nedir

NTV’nin düzenlediği Türk Mucit yarışmasına katılıp, jüri tarafından elenen projelerden biri olan “Sanal Yangın Cihazı”, hayvanların istenmeyen yerlere yaklaşmasını önlüyor. Feyzi Kaya ve Mustafa Gülbay adında iki mucidin geliştirdiği bu proje, söz konusu yarışmada elenmesine karşın, Türk Patent Enstitüsü’nden (TPE) “Şekli Uygunluk Belgesi” aldığı gibi, TÜBİTAK’tan kaynak tahsisine uygun görüldü.
Feyzi Kaya ve Mustafa Gülbay’ın geliştirdiği Sanal Yangın cihazı, TPE’nin inceleme sonuçlarına göre dünyada benzeri olmayan bir buluş. Bu buluş başta bağ, bahçe, meyve ağaçları ve arı kovanlarının bulunduğu yerlerde, meyve ve arıları yiyerek beslenen kuşlar ve diğer omurgalı hayvanların vereceği zararlar ile yabani omurgalı hayvanların taşıdıkları mikropları evcil hayvanlara bulaştırmaları sonucu ortaya çıkacak hastalıkları (kuş grubu vb gibi) daha oluşmadan bertaraf edilmesini amaçlıyor. Buluş ayrıca kuşların çatılar, balkonlar, hava alanları, elektrik kablo ve trafoları, fabrikalar vb gibi yerlere yaklaşmalarını engellemeyi hedefliyor.
CİHAZIN ÇALIŞMA PRENSİPLERİ
Mustafa Gülbay, cihazının çalışma prensipleri ve hangi enerji türünden yararlandığı konularında şu bilgileri veriyor: “Plastik ve/veya polyester küre üzerindeki kütük aynalara, gündüz günün değişik zamanlarında, değişik açılarla çarpan ve yansıyan güneş ışınlarının ateşin cisimleri yakarken çıkardığı düzensiz devinen (hareket eden) alev, şimşek çakması ve yıldırım düşmesi gibi sanal yangın kaynağı görüntüsü oluşturulması esasına dayalı olan bu buluş, doğal hava akınımın (rüzgârın) döndürdüğü Rüzgâr Vantilatörüyle çalışan bir cihazdır.”
Cihazın gece de etkin olacağını açıklan mucitler, iki yeni model üzerinde yaptıkları çalışmaların son aşamaya geldiğini söylüyor ve cihazlarının uygulamaya girdiği anda bahçelerin çevresine tel örgü çekmeye ihtiyaç kalmayacağına dikkat çekiyor.
TARİM ÜRÜNLERİNİN %40′INI KURTARACAK
Çevreye ve hayvanlara hiçbir zarar vermeyen bu cihazın bulunduğu nokranın çevresindeki en az yaklaşık 5.000 m’lik alana hayvanların yaklaşmasını önleyeceğini söyleyen mucitler, cihazın yalnızca gündüz etkin olanının yaklaşık 150 ile 200.-YTL’ ye mal olacağını, gece de etkin olacak modelin maliyet hesaplamalarını daha tam olarak yapmadıklarını bildiriyor.
Son yıllarda yapılan istatistiksel çalışmalara göre, Türkiye’de üretilen tarım ürünlerinin, yaklaşık %40′ı üretici toplamadan, kuşlar başta olmak üzere, sincap, domuz, kirpi, tavşan v.b. gibi omurgalı hayvanlar tarafından yeniyor. Bu durum, hayvanlarla mücadelenin ekonomik önemini ortaya koyuyor.
Bugün kuşlarla mücadelede kullanılan yöntemlerden bazıları şöyle: Ses teknolojisi ile çalışan sonik ve ultrasonik cihazlar, lazer tabancası uygulaması, hologram yanardöner şerit uygulamaları, sürüldüğü alanlarda kuşların konması halinde onlara rahatsızlık veren, uzaklaşma isteği uyandıran jöleler, koku ve tat alma duyularına hitap eden diğer ürün ve cihazlar, ağ benzeri fiziksel mücadele araç ve yöntemleri. Bu ürünlerin tamamına yakını ne yazık ki ithal ediliyor. Korunmak istenen alana yaklaşması istenmeyen hayvanlar ile mücadelede, bugüne kadar yoğun olarak kullanılan ses teknolojisi ile çalışan son derece pahalı, insanın algılayamadığı frekansta sesler yayan ultrasonik ve insanı rahatsız edecek boyutta gürültü kirliliğine yol açan yüksek frekanslı sesler yayan sonik cihazlar yetersiz kalıyor. Bunun nedeni, ses teknolojisi ile çalışan sonik ve ultrasonik cihazların takıldığı mekânda %01 de olsa duyma özürlü canlıların olabilmesi, dolayısıyla cihazın, bu duyma özürlü canlıya etki etmemesidir. Oysa Kaya ve Gülbay’a göre Sanal Yangın Cihazlarında böyle bir sorun yaşanmıyor. Çünkü sağır bir hayvan hayatta kalabilir, ama köstebek ve yarasa dışında kör bir hayvan hayatta kalamaz. Bu nedenle korunmak istenen alana yaklaşması istenmeyen hayvanlar ile mücadelede görme duyusuna hitap eden, yangın olduğu görüntüsünü (imajını) yaratan Sanal Yangın Cihazları, ses, koku ve tat alma duyularına hitap eden diğer ürün ve cihazlar ile jöle ile ağ benzeri fiziksel mücadele yöntem ve araçlarından daha avantajlıdır. Gülbay, kendi cihazlarının doğa ile uyumlu, mücadele edilen canlıya hiçbir zarar vermeyen ve kesin sonuç alınmasını garantileyen bir cihaz olduğunu ileri sürüyor.
Mustafa Gülbay’ın verdiği bilgiye göre korkutucu sesler yayan sonik ve ultrasonik cihazların etkili olabilmesi için 3 ile 15 günlük bir süreye ihtiyaç vardır. Ayrıca bu cihazların 24 saat çalışır konumda tutulmaları gerekir.
Oysa Sanal Yangın Cihazları doğal hava akımı gücüyle çalıştığından kurulduğu anda etkili olabilir.
Her canlı, yuvası, yumurtası veya yavrusu bulunan alanlardan, ne yapılırsa yapılsın kolay kolay uzaklaşmaz. Yeni yetişen yavrular sonik ve ultrasonik cihazdan çıkan seslere bağışık olarak büyürse, doğayı ve sesleri tanımadıkları ve bu seslerden etkilenmedikleri için bulundukları mekânı terk etmezler. Bu durumda söz konusu alandaki yuvalar, barınaklar mutlaka bozularak temizlenir. Örneğin kuşlar, ultrasonik cihazdan çıkan rahatsız edici sesleri duymayacağı bir gedik veya girinti bulduğu noktalarda saklanıp gizlenebilir. Oysa Sanal Yangın Cihazlarının konulduğu alanda yangın var imajı yaratması sebebiyle, kuşlar bu alanlara asla yaklaşamazlar. Lazer tabancasının da 500 metre çapındaki etki mesafesi içinde birçok kuş türünde etkili olduğu, gürültü kirliliği yaratmadığı ve kimyasal içermediği için cazip olduğu söylense de, bunlar akşam gün batımı ve sabah gün ağardığı saatlerde etkilidir. Ne var ki parlak ve açık günlerde lazer ışığının görünürlüğü azaldığından etkili olamıyor.
CİHAZIN DÜNYADA. BAŞKA ÖRNEĞİ YOK!
Bu cihazın dünyada başka örneği olmadığını söyleyen Mustafa Gülbay, patent başvurusundan önce yaptıkları araştırmalar sırasında bu cihaza yakın sayılabilecek tek cihazın İsrailli bir firma olan DIM ARIZOT LTD tarafından geliştirildiğini keşfetmiş. Bu firmanın kuşları kaçırmak amacıyla geliştirdiği cihaz, ileri teknoloji kullanılmasına karşın periyodik bir çalışma prensibi içeriyor. Bunun sakıncası hayvanların periyodik bir devinime karşı zamanla şartlı refleks geliştirmeleri. İnsan ile hayvan arasındaki en temel farklılıklardan birinin insanlardaki çok gelişmiş ritim duygusu olduğunu belirten mucitler, hayvanların düzensiz devinime karşı şartlı refleks geliştiremediklerini böylece Sanal Yangın Cihazları’nın sanal yangın kaynağı yaratılması esasına dayalı olduğu için hayvanları korkuttuğuna işaret ediyor. İlave bilgi için e-posta sanalyangin@gmail.com.
(Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Dergisinden alıntıdır!)

youtube dan izlemek için : http://www.youtube.com/watch?v=I9ALvDyeK00

Altı yüzü farklı renklere boyalı 3 x 3 x 3′lük bir küpün, önce karıştırılıp sonra da başlangıç konumuna getirilmesine dayanan ünlü Rubik Küpü 1974′te piyasaya sürüldüğünden beri en sevilen mekanik bulmaca olma özelliğini korudu. Bunda tam 43 trilyon farklı olasılığın yarattığı karmaşıklığın da etkisi var. Rubik küpü çok zor olmayan bir çaba sonucu çözülse de bu kadar olasılık içinde her durumda en iyi (yani çözüme en az hamlede ulaşan) çözümün kaç hamle gerektirdiği henüz bilinmiyor. Hesaplar süperbilgisayarlar için bile fazla uzun. Kuzeydoğu Üniversitesinden bilimciler Daniel Kunkle ve Gene Cooperman, yeni bir hesaplama yöntemi sayesinde gereken en çok hamle sayısını 26′ya kadar indirdiler. Bilgisayarın tüm durumları sonuna kadar çözmek yerine bunları çözümü kaç hamle gerektirdiği kesin olarak bilinen 15 bin kadar duruma indirgemesine dayanan yeni yöntemle, cevabın yakında bulunabileceği sanılıyor. Uzmanların tahmini, 20′den biraz fazla sayıda hamlenin çözüm için yeterli olacağı.

Türkiye Zeka Vakfı, 24 Ağustos 2007

Kobay ikizler

1968 yılında ikizler, ABD’de farklı ailelere evlatlık verildi. Yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenen Elyse Schein, ikiz kızkardeşi Paula Bernstein’ın (solda) izini buldu.

Çevre ve genetiğin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini araştıran bir deneyin kobayları olduklarını öğrendiklerinde ise şoke oldular.

ABD’de yıllar önce insan karakterinin genetik özelliklerden mi, yoksa çevreden mi daha çok etkilendiğini anlamak için, ünlü bir çocuk psikiyatrı tarafından yapılan tuhaf ve acımasız bir deney için doğduktan hemen sonra ayrı ailelere evlatlık olarak verilen ikizler, birbirine kavuştu.

1968 yılında ikiz kardeşler Paula Bernstein ile Elyse Schein, bir deneyin parçası olarak iki ayrı aileye evlatlık olarak verildi. Evlatlık verilen aileler de deneyden haberdar değildi. Deneyle ilgili olarak Yale Üniversitesi arşivinde saklanan bilimsel belgeler, 2066 yılına kadar açılmayacaktı. Ancak yıllar sonra, tüm hayatlarının sosyal bir deneyin parçası olduğunu anlayan ikizler, büyük bir mücadelenin ardından birbirine kavuşunca “Identical Strangers” (Öz Yabancılar) diye kitap yazdılar ve herşey aydınlandı.

İKİZİNİ BULDU

Olayın en ilginç tarafı, birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen iki kadının da sinema eğitimi almaları, yazar olmaları ve New York’a yerleşmeleri oldu. İkizlerin birbirine kavuşmasıyla sonuçlanan olaylar dizisi, şöyle meydana geldi. Kardeşlerden Elyse, bir şekilde evlatlık olduğunu öğrendi ve öz annesini bulmak için harekete geçti. Ancak Elyse, annesinin kendisiyle görüşmek istemediğini öğrendi. Araştırması sırasında Elyse, ikiz kardeşi olduğunu da öğrendi. Elyse, kısa bir süre içinde ikizi Paula’yı bulmayı başardı. İkiz kardeşler, 35 yıl sonra birbirine kavuştu.

ÜNLÜ PSİKİYATR

New York’ta yaşayan ve ikisi de yazar olan kardeşler, araştırdıkça yeni bulgulara ulaştılar. Sonuçta, bir deneyin parçası olduklarını ve henüz bebekken acımasızca birbirlerinden koparıldıklarını anladılar. İkizler, bu zalim deneyin sahibini bulmak için koşuştururken, uluslararası üne sahip çocuk psikiyatr Peter Neubauer’i buldular. Önceleri, Neubauer, ikizlerle buluşup konuşmayı reddetti. Ancak, ikizlerin ısrarları sonuç verdi. Neubauer, konuşmalarının kayda alınmaması şartıyla, ikizlerle buluşmayı kabul etti. İkizler, buluşmanın, en az konusu oldukları deney kadar acı verici olduğunu söylediler. Neubauer, en ufak bir üzüntü belirtisi göstermemiş, yaptığı deneyden ötürü özür dilememişti. Hatta Neubauer, eleştiri ve suçlamalara hedef olacağını bildiği için, deneyle ilgili belgeleri sakladığını da itiraf etti.

Kitap yazdılar

Şimdi ikizlerin hayat hikayeleri kitap oldu. İşin ilginç yanı ise iki kardeş de birbirinden habersiz sinema eğitimi görmüş, yazar olmuş ve New York’a yerleşmişti.

İnsanoğlu, 3000 yılında Gollum’a benzeyecek

London School of Economics öğretim üyelerinden evrim teorisyeni Dr.Oliver Curry, insanın fiziksel gelişiminin 3000 yılında doruk noktasına ulaşacağını ve insan ırkının ilerki yıllarda iki farklı tür haline geleceğini iddia etti.

Dr. Curry’ye göre o dönemde insan ırkı ikiye ayrılacak. Egemen, çekici ve zeka düzeyi üst seviyedeki ırkta ortalama boy 2 metreye, ortalama ömür de 120 yıla çıkacak. Alt sınıf sayılabilecek ırkta ise boy kısalacak, insanlar çirkinleşecek ve Gollum gibi çocuksu ama korkunç bir yüze sahip olacaklar. Dr. Curry’ye göre, 10 bin yıl sonra teknolojide sağlanan gelişmeler paralelinde insanın görüntüsü dramatik bir biçimde değişirken, ilaçlar yüzünden insanların bağışıklık sistemi zayıflayacak. İnsanlar daha çocuksu bir görünüme kavuşacak

Kobay ikizler

1968 yılında ikizler, ABD’de farklı ailelere evlatlık verildi. Yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenen Elyse Schein, ikiz kızkardeşi Paula Bernstein’ın (solda) izini buldu.

Çevre ve genetiğin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini araştıran bir deneyin kobayları olduklarını öğrendiklerinde ise şoke oldular.

ABD’de yıllar önce insan karakterinin genetik özelliklerden mi, yoksa çevreden mi daha çok etkilendiğini anlamak için, ünlü bir çocuk psikiyatrı tarafından yapılan tuhaf ve acımasız bir deney için doğduktan hemen sonra ayrı ailelere evlatlık olarak verilen ikizler, birbirine kavuştu.

1968 yılında ikiz kardeşler Paula Bernstein ile Elyse Schein, bir deneyin parçası olarak iki ayrı aileye evlatlık olarak verildi. Evlatlık verilen aileler de deneyden haberdar değildi. Deneyle ilgili olarak Yale Üniversitesi arşivinde saklanan bilimsel belgeler, 2066 yılına kadar açılmayacaktı. Ancak yıllar sonra, tüm hayatlarının sosyal bir deneyin parçası olduğunu anlayan ikizler, büyük bir mücadelenin ardından birbirine kavuşunca “Identical Strangers” (Öz Yabancılar) diye kitap yazdılar ve herşey aydınlandı.

İKİZİNİ BULDU

Olayın en ilginç tarafı, birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen iki kadının da sinema eğitimi almaları, yazar olmaları ve New York’a yerleşmeleri oldu. İkizlerin birbirine kavuşmasıyla sonuçlanan olaylar dizisi, şöyle meydana geldi. Kardeşlerden Elyse, bir şekilde evlatlık olduğunu öğrendi ve öz annesini bulmak için harekete geçti. Ancak Elyse, annesinin kendisiyle görüşmek istemediğini öğrendi. Araştırması sırasında Elyse, ikiz kardeşi olduğunu da öğrendi. Elyse, kısa bir süre içinde ikizi Paula’yı bulmayı başardı. İkiz kardeşler, 35 yıl sonra birbirine kavuştu.

ÜNLÜ PSİKİYATR

New York’ta yaşayan ve ikisi de yazar olan kardeşler, araştırdıkça yeni bulgulara ulaştılar. Sonuçta, bir deneyin parçası olduklarını ve henüz bebekken acımasızca birbirlerinden koparıldıklarını anladılar. İkizler, bu zalim deneyin sahibini bulmak için koşuştururken, uluslararası üne sahip çocuk psikiyatr Peter Neubauer’i buldular. Önceleri, Neubauer, ikizlerle buluşup konuşmayı reddetti. Ancak, ikizlerin ısrarları sonuç verdi. Neubauer, konuşmalarının kayda alınmaması şartıyla, ikizlerle buluşmayı kabul etti. İkizler, buluşmanın, en az konusu oldukları deney kadar acı verici olduğunu söylediler. Neubauer, en ufak bir üzüntü belirtisi göstermemiş, yaptığı deneyden ötürü özür dilememişti. Hatta Neubauer, eleştiri ve suçlamalara hedef olacağını bildiği için, deneyle ilgili belgeleri sakladığını da itiraf etti.

Kitap yazdılar

Şimdi ikizlerin hayat hikayeleri kitap oldu. İşin ilginç yanı ise iki kardeş de birbirinden habersiz sinema eğitimi görmüş, yazar olmuş ve New York’a yerleşmişti.

İnsanoğlu, 3000 yılında Gollum’a benzeyecek

London School of Economics öğretim üyelerinden evrim teorisyeni Dr.Oliver Curry, insanın fiziksel gelişiminin 3000 yılında doruk noktasına ulaşacağını ve insan ırkının ilerki yıllarda iki farklı tür haline geleceğini iddia etti.

Dr. Curry’ye göre o dönemde insan ırkı ikiye ayrılacak. Egemen, çekici ve zeka düzeyi üst seviyedeki ırkta ortalama boy 2 metreye, ortalama ömür de 120 yıla çıkacak. Alt sınıf sayılabilecek ırkta ise boy kısalacak, insanlar çirkinleşecek ve Gollum gibi çocuksu ama korkunç bir yüze sahip olacaklar. Dr. Curry’ye göre, 10 bin yıl sonra teknolojide sağlanan gelişmeler paralelinde insanın görüntüsü dramatik bir biçimde değişirken, ilaçlar yüzünden insanların bağışıklık sistemi zayıflayacak. İnsanlar daha çocuksu bir görünüme kavuşacak

2007 Nobel Fizik Ödülüne Fransiz Albert Fert ve Alman Peter Grünberg, “dev manyetik dirençle” (GMR) ilgili çalismalari nedeniyle layik görüldü.
Nobel komitesinin açiklamasinda, bilim adamlarina, bilgisayarin sabit disklerine kayitli bilgilerin okunmasi tekniginde devrim yaptiklari için bu ödülün verilecegi belirtildi.

Açiklamada, arastirmacilarin çalismalarini ayri olarak yürüttükleri kaydedildi.

Levent Uluçerli- Çinli bilimcilerin insan organi klonlayabildigi açiklandi.
‘Çin haberleri’ isimli internet sitesi, Çinli bilimcilerin uzun süreli yaptiklari arastirmalar sonucunda 206 insan dokusu ve organini klonladiklarini bildirdi. Böylece Çinli bilimciler vücutta hasarli ya da bozuk olan bir organ dokusundan yeni organ elde edebiliyor ya da hasarli olan organi tedavi edebiliyorlar. Bunun yani sira Çinli bilimciler tümör hücrelerindeki degisimlerle ilgili arastirmalarini da tamamlamis oldu. Pekin Rongsiang Yenileme Tibbi Arastirmalar Enstitüsü’nün yöneticisi ve Mebo Uluslararasi Grubun Baskani Sü Rongsiang, arastirmalari sonunda klonlamayla ilgili olarak bulduklari teknolojik yeniliklerden 7’si için Abd’den, 2’si Japonya’dan ve 2’si Ab’den patent aldiklarini açikladi. Sü, bulduklari teoriler isiginda klonladiklari insan dokusu ve organlarin en az 300 yil yasayabilecegini de iddia etti. Sü böylece kesfettikleri yeni buluslarla insanin yasam süresinin çok daha uzun olacagini söyledi.

2007 Nobel Fizik Ödülüne Fransiz Albert Fert ve Alman Peter Grünberg, “dev manyetik dirençle” (GMR) ilgili çalismalari nedeniyle layik görüldü.
Nobel komitesinin açiklamasinda, bilim adamlarina, bilgisayarin sabit disklerine kayitli bilgilerin okunmasi tekniginde devrim yaptiklari için bu ödülün verilecegi belirtildi.

Açiklamada, arastirmacilarin çalismalarini ayri olarak yürüttükleri kaydedildi.

Levent Uluçerli- Çinli bilimcilerin insan organi klonlayabildigi açiklandi.
‘Çin haberleri’ isimli internet sitesi, Çinli bilimcilerin uzun süreli yaptiklari arastirmalar sonucunda 206 insan dokusu ve organini klonladiklarini bildirdi. Böylece Çinli bilimciler vücutta hasarli ya da bozuk olan bir organ dokusundan yeni organ elde edebiliyor ya da hasarli olan organi tedavi edebiliyorlar. Bunun yani sira Çinli bilimciler tümör hücrelerindeki degisimlerle ilgili arastirmalarini da tamamlamis oldu. Pekin Rongsiang Yenileme Tibbi Arastirmalar Enstitüsü’nün yöneticisi ve Mebo Uluslararasi Grubun Baskani Sü Rongsiang, arastirmalari sonunda klonlamayla ilgili olarak bulduklari teknolojik yeniliklerden 7’si için Abd’den, 2’si Japonya’dan ve 2’si Ab’den patent aldiklarini açikladi. Sü, bulduklari teoriler isiginda klonladiklari insan dokusu ve organlarin en az 300 yil yasayabilecegini de iddia etti. Sü böylece kesfettikleri yeni buluslarla insanin yasam süresinin çok daha uzun olacagini söyledi.

Esasinda 1999 senesinden beri, Amerikalilarin Ay’a gitmedigini gösteren pek çok kanit internet sitelerinde yayinlaniyordu. Ilerleyen zaman da o kadar bu konuyla ilgilenen ve arastirma yapan çiktiki, internette pek çok insan siteler açarak bunu halka duyurmaya çalistilar. Öyleki bu siteleri Amerikanin kendi halkindan insanlar açti.

Benim internetten yapmis oldugum arastirmalarimda sunu gördümki Kimse Ne Ay’a gitti nede nede döndü. Gizli bir sütüdyoda çekilen Ay’a inme sahnesi artik bütün delilleriyle Hem Video olarak, hemde yazili kanitlarla verilmektedir.
Arastirma yapmak için önce özgür ansiklopedi Wikipedia’dan baslayabilirsiniz.

Daha sonra google videolarindan bu konuyla ilgili Videolari izleyerek gerçeklerin aslinda nasil oldugunu görebilirsiniz. Mesela bunlardan biri FOX TV’de yayinlanan bu program konuyla ilgili bakis açinizi oldukça degistirebilir.Ayin karanlik yüzü belgeselini blog sayfamdan izlemenizi tavsiye ederim. Bu konuyla ilgili düsüncelerini paylasmak isteyenler, bunu bu forumda yapabilirler. Arastirma yaptiktan sonra oy kullanabilirsiniz. Bazilariniz söyle düsünebilirler, Amerika Ay’a gitmediyse ne olmus bize ne!!!.

Amerika kendi propagandasini ve imajini Ay’a insan götümekle oldukça degistirmis ve kendisini bu konuda yetkili konuma sokmustur. Konuyla ilgili derin arastirma yapildiginda halen uzaya çikilmadigi, Mars’a yada diger gezegenlere gönderilen uydularin aslinda bir düzmece oldugu daha rahat anlasilacaktir. Ay’a insan gönderme sahnesinde Stanley Kubrick’inde rol aldigini ve Kubrick’in 2001: Uzay macerasi filmini ayni sene hazirladigini düsünürsek, O filimde geçen Meshur Siyah tasin Ne oldugu daha net anlasilacaktir. O siyah Tas’i bence Kubrick sizi nasilda kandirdim, bu dünyadan ayrildim gitti sene 2007 ve halen insanlar o tasin ne oldugunu bir türlü çikaramadilar

36 ülkeden 2 binden fazla fizikçi eylülde evrenin sirlarini çözmek için yüzyilin deneyini yapacak. Deneye Türkiye’den de üç ayri bilim adami ekibi katilacak…

BAHAR ÇUHADAR’in haberi

Merkezi Isviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Arastirma Örgütü (CERN) 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin katilimiyla tarihin en büyük fizik deneyini gerçeklestirmeye hazirlaniyor. Yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek olan zamanin en büyük fizik deneyinde Türkiye de üç ayri ekiple yer aliyor. Bilim dünyasinin 10 yildan fazla bir süredir hazirlandigi ve yarim milyar Isviçre Frangi’na (580 milyon YTL) mal olan deneyin temel amaci maddeyi olusturan parçaciklari inceleyerek, evrenin isleyisi hakkinda daha fazla bilgiye sahip olmak. Türk bilim insanlari Compact Muon Solenoid (CMS) isimli projenin, doganin sifresini desifre edecegi yorumunu yapiyor. Insanlik adina, evrenin olusumu, isleyisi ve gelecegi adina büyük kesifler yapacak olan deneye Türkiye’den Çukurova Üniversitesi, ODTÜ ve Bogaziçi Üniversitesi fizik bölümlerinden ögretim görevlileri ve doktora ögrencileri katiliyor.

Evrenin olusumu gözlenecek

Deneyin önümüzdeki eylül ayinda gerçeklestirilmesi planlaniyor. Isviçre’de bulunan CERN laboratuvarinda insa edilen Büyük Hadron Çarpistiricisi (LHC) isimli parçacik hizlandiricisinda, atom çekirdeginde bulunan proton adli parçaciklar çok yüksek enerjiyle çarpistirilacak. Simdiye kadar insa edilen en büyük ve en yüksek enerjili parçacik hizlandirici olan LHC’deki çarpisma sonucunda ortaya çikacak parçaciklarin evrenin isleyisindeki rolleri incelenecek. LHC’de protonlar tünelin çevresine yerlestirilmis yaklasik 10 bin adet dev süper iletken miknatis tarafindan yönlendirilecek. Böylece zit yönlerde dönen iki proton isini üretilecek. Bilim dünyasi çarpismalar sonunda simdiye kadar kesfedilmemis yeni parçaciklarin açiga çikmasini bekliyor.

Deney, evreni her seyiyle baslatan ‘büyük patlama’dan (Big Bang) sonra ortaya çikan büyük enerji yogunlugunu tekrar yaratarak parçaciklarin tekrar ortaya çikmasini saglayacak. Böylece fizik modellerinin temelini olusturan ve maddeye kütle özelligini veren ‘Higgs’ parçacigi da tekrar ortaya çikarilip gözlemlenebilecek.

Fizik kuramlari degisebilir

Dev deney her seyden önce bilim dünyasinin dogada cevap vermeye çalistigi sorulara yanit arayacak. ODTÜ CMS ekibi baskani Doç. Dr. Meltem Serin ve Prof. Dr. Mehmet Zeyrek CMS projesiyle atom, molekül ve canli yapisinin nasil olustuguna dair yeni sonuçlar beklediklerini açikliyor. Bu, bilinen fizik kuramlarinin da gelisebilecegi ya da degisebilecegi anlamina geliyor. Evrenin yüzde 27’sini olusturan ve ‘karanlik madde’ olarak tanimlanan enerji biçimi hakkinda bilgiye erisilmesi de hedefler arasinda.

Doç. Dr. Meltem Serin, deneyin evrenin geleceginin nasil olacagi konusunda da ipuçlari verecegini belirtiyor. Deney için gelistirilen dedektörler ileride yeni teknolojiler gelistirilmesine de ön ayak olacak. Dedektörler, basta hizli iletisim sistemleri olmak üzere, daha hizli, çok daha yüksek kapasiteli bilgisayarlarin, süper iletkenlerin olusturulmasinda ve kanser terapisi alaninda kullanilarak önemli teknolojik-tibbi gelismelerin önü açilacak.

‘Bilim dünyasinin Avrupa Birligi’ olarak bilinen CERN laboratuvarindaki bu çalismalara, Türkiye 1960′li yillardan beri gözlemci statüsüyle katiliyor. Bu Türkiye’ye bütçeye katkida bulunmadan deneylere katilabilme özelligini veren bir konum. Türkiye’nin deneye katkisi dedektör insasi ve fizik analizinde oldu. Bogaziçi Üniversitesi CMS grubu baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez, Türkiye’nin TÜBITAK ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da destekleriyle CMS dedektörünün yapilmasina da katki sundugunu açikliyor. Bilimin en uç noktalarindaki bu projede kullanilacak olan dev dedektörün alt parçalarinda iki ayri Türk firmasinin katkisi bulunuyor.

Deneyin tehlikesi yok

ODTÜ CMS ekibinden Prof. Dr. Mehmet Zeyrek, yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek dev proton çarpistirmasinin herhangi bir istenmeyen patlamaya ya da radyasyon sizintisina neden olmayacagini su sözlerle açikliyor: “CERN laboratuvari ve benzeri deney merkezleri yerin metrelerce altinda bulunur. Bu alanlarin üzerine çiftlik kurulur, inekler otlar, hatta üzüm baglari bulunur. Bu, güvenilirliginin en büyük kanitlarindan biri.”

‘Heyecan ve gurur doluyuz’

Prof. Dr. Mehmet Zeyrek: LHC mega-bilim projesinin tasarlandigi 1990′larin basindan beri bu fikirle hasir nesir birisi ve 1995 yilinda ODTÜ grubunun LHC deneylerinden CMS’de yer almasini öneren kisi olarak heyecanim sonsuz. Beni en çok heyecanlandiran sey ise ulasilacak yüksek enerji sinirlarinda doganin sifresini çözmeye yönelik olasi sürpriz sonuçlarin elde edilebilecek olmasidir.

CMS ODTÜ ekip lideri Doç. Dr. Meltem Serin: Gelinen bugünkü bilimsel seviye insanlik adina gurur verici. Bu olusumda, hem de özellikle bir Türk grubunun dahilinde yer almak bana son derece gurur ve heyecan veriyor.

Bogaziçi CMS ekibi adina, ekip baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez: Projedeki tüm arkadaslar olarak bilimin en uç noktalarinda, en son teknolojileri kullanarak ve bu teknolojilerin gelistirilmesine katkida bulunarak çalismaktan büyük zevk aliyoruz. Bu proje sonunda elde edeceklerimizden Türkiye’nin de kazanç saglamasi ayri bir övünç kaynagi olacak.

Çukurova Üniversitesi CMS ekibi adina ekip baskani Prof. Dr. Gülsen Önengut: Bilimin en ön saflarindaki bu projede çalisiyor ve katkida bulunuyor olmaktan gurur ve heyecan duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin CERN’e hâlâ üye olmamasi nedeniyle CERN’deki bir takim imkânlari kullanamamamiz, CERN çalismalari için destegin hangi kurumdan gelecegine dair belirsizliklerin olmasi gibi sikintilarimiz var. Yine de giderek artan sayida gencimizi dünyanin en önde gelen arastirma merkezinde egitebildigimiz için mutluyuz.

ODTÜ CMS ekibi doktora ögrencileri:

Sezen Sekmen: Zamanin en büyük bilimsel olayina dahil olmak gurur verici. Bilim uzun zamandir deneysel kesifte kis uykusunda. Simdi uyanmak üzere ve evrene dair anlayisimiza büyük katkida bulunacak olay gerçeklesecek.

Efe Yazgan: CMS benim için Kolomb’un gemisi gibi. Kesif için bir maceraya çiktik. Ama önce tayfalarla birlikte Higgs parçaciginin ve diger olabilecek yeni parçaciklarin kendilerini nasil göstereceklerini anlamamiz gerek, yoksa kesfettigimiz Amerika’yi Hindistan sanabiliriz.

Halil Gamsizkan: CERN’in ev sahipligi yaptigi deney projeleri dünya çapinda bilim insanlarini, mühendisleri, teknisyenleri, bilgi islem uzmanlari ve daha pek çok insani bilim gibi ticari veya politik olmayan bir amaç ugruna bir araya getirerek belki de bir ilki basardi.

Çigdem Özkan: CERN gelecege ve evrene isik tutan, dünyanin en büyük ve en hizli gelisen laboratuvarlarindandir. Bunun parçasi olmak büyük bir zevk.

TÜBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi Bilim Serisi CD’lerinin ilki olan Günes Sistemi CD’sini Temmuz sayisinda okurlarina armagan edecek.

TÜBITAK Bilim ve Teknik Dergisi, ILG Bilisim Teknolojileri isbirligiyle olusturdugu, ögrenmeyi zevkli hale getiren Bilim Serisi CD’lerini okurlarina sunmaya basliyor.

Derginin Temmuz sayisinda okurlara, serinin ilk parçasi olan Günes Sistemi CD’si armagan edilecek.

CD, renkli animasyonlar, interaktif uygulamalar ve oyunlarin yani sira Günes Sistemiyle ilgili testler de barindiriyor.

Esasinda 1999 senesinden beri, Amerikalilarin Ay’a gitmedigini gösteren pek çok kanit internet sitelerinde yayinlaniyordu. Ilerleyen zaman da o kadar bu konuyla ilgilenen ve arastirma yapan çiktiki, internette pek çok insan siteler açarak bunu halka duyurmaya çalistilar. Öyleki bu siteleri Amerikanin kendi halkindan insanlar açti.

Benim internetten yapmis oldugum arastirmalarimda sunu gördümki Kimse Ne Ay’a gitti nede nede döndü. Gizli bir sütüdyoda çekilen Ay’a inme sahnesi artik bütün delilleriyle Hem Video olarak, hemde yazili kanitlarla verilmektedir.
Arastirma yapmak için önce özgür ansiklopedi Wikipedia’dan baslayabilirsiniz.

Daha sonra google videolarindan bu konuyla ilgili Videolari izleyerek gerçeklerin aslinda nasil oldugunu görebilirsiniz. Mesela bunlardan biri FOX TV’de yayinlanan bu program konuyla ilgili bakis açinizi oldukça degistirebilir.Ayin karanlik yüzü belgeselini blog sayfamdan izlemenizi tavsiye ederim. Bu konuyla ilgili düsüncelerini paylasmak isteyenler, bunu bu forumda yapabilirler. Arastirma yaptiktan sonra oy kullanabilirsiniz. Bazilariniz söyle düsünebilirler, Amerika Ay’a gitmediyse ne olmus bize ne!!!.

Amerika kendi propagandasini ve imajini Ay’a insan götümekle oldukça degistirmis ve kendisini bu konuda yetkili konuma sokmustur. Konuyla ilgili derin arastirma yapildiginda halen uzaya çikilmadigi, Mars’a yada diger gezegenlere gönderilen uydularin aslinda bir düzmece oldugu daha rahat anlasilacaktir. Ay’a insan gönderme sahnesinde Stanley Kubrick’inde rol aldigini ve Kubrick’in 2001: Uzay macerasi filmini ayni sene hazirladigini düsünürsek, O filimde geçen Meshur Siyah tasin Ne oldugu daha net anlasilacaktir. O siyah Tas’i bence Kubrick sizi nasilda kandirdim, bu dünyadan ayrildim gitti sene 2007 ve halen insanlar o tasin ne oldugunu bir türlü çikaramadilar

36 ülkeden 2 binden fazla fizikçi eylülde evrenin sirlarini çözmek için yüzyilin deneyini yapacak. Deneye Türkiye’den de üç ayri bilim adami ekibi katilacak…

BAHAR ÇUHADAR’in haberi

Merkezi Isviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Arastirma Örgütü (CERN) 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin katilimiyla tarihin en büyük fizik deneyini gerçeklestirmeye hazirlaniyor. Yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek olan zamanin en büyük fizik deneyinde Türkiye de üç ayri ekiple yer aliyor. Bilim dünyasinin 10 yildan fazla bir süredir hazirlandigi ve yarim milyar Isviçre Frangi’na (580 milyon YTL) mal olan deneyin temel amaci maddeyi olusturan parçaciklari inceleyerek, evrenin isleyisi hakkinda daha fazla bilgiye sahip olmak. Türk bilim insanlari Compact Muon Solenoid (CMS) isimli projenin, doganin sifresini desifre edecegi yorumunu yapiyor. Insanlik adina, evrenin olusumu, isleyisi ve gelecegi adina büyük kesifler yapacak olan deneye Türkiye’den Çukurova Üniversitesi, ODTÜ ve Bogaziçi Üniversitesi fizik bölümlerinden ögretim görevlileri ve doktora ögrencileri katiliyor.

Evrenin olusumu gözlenecek

Deneyin önümüzdeki eylül ayinda gerçeklestirilmesi planlaniyor. Isviçre’de bulunan CERN laboratuvarinda insa edilen Büyük Hadron Çarpistiricisi (LHC) isimli parçacik hizlandiricisinda, atom çekirdeginde bulunan proton adli parçaciklar çok yüksek enerjiyle çarpistirilacak. Simdiye kadar insa edilen en büyük ve en yüksek enerjili parçacik hizlandirici olan LHC’deki çarpisma sonucunda ortaya çikacak parçaciklarin evrenin isleyisindeki rolleri incelenecek. LHC’de protonlar tünelin çevresine yerlestirilmis yaklasik 10 bin adet dev süper iletken miknatis tarafindan yönlendirilecek. Böylece zit yönlerde dönen iki proton isini üretilecek. Bilim dünyasi çarpismalar sonunda simdiye kadar kesfedilmemis yeni parçaciklarin açiga çikmasini bekliyor.

Deney, evreni her seyiyle baslatan ‘büyük patlama’dan (Big Bang) sonra ortaya çikan büyük enerji yogunlugunu tekrar yaratarak parçaciklarin tekrar ortaya çikmasini saglayacak. Böylece fizik modellerinin temelini olusturan ve maddeye kütle özelligini veren ‘Higgs’ parçacigi da tekrar ortaya çikarilip gözlemlenebilecek.

Fizik kuramlari degisebilir

Dev deney her seyden önce bilim dünyasinin dogada cevap vermeye çalistigi sorulara yanit arayacak. ODTÜ CMS ekibi baskani Doç. Dr. Meltem Serin ve Prof. Dr. Mehmet Zeyrek CMS projesiyle atom, molekül ve canli yapisinin nasil olustuguna dair yeni sonuçlar beklediklerini açikliyor. Bu, bilinen fizik kuramlarinin da gelisebilecegi ya da degisebilecegi anlamina geliyor. Evrenin yüzde 27’sini olusturan ve ‘karanlik madde’ olarak tanimlanan enerji biçimi hakkinda bilgiye erisilmesi de hedefler arasinda.

Doç. Dr. Meltem Serin, deneyin evrenin geleceginin nasil olacagi konusunda da ipuçlari verecegini belirtiyor. Deney için gelistirilen dedektörler ileride yeni teknolojiler gelistirilmesine de ön ayak olacak. Dedektörler, basta hizli iletisim sistemleri olmak üzere, daha hizli, çok daha yüksek kapasiteli bilgisayarlarin, süper iletkenlerin olusturulmasinda ve kanser terapisi alaninda kullanilarak önemli teknolojik-tibbi gelismelerin önü açilacak.

‘Bilim dünyasinin Avrupa Birligi’ olarak bilinen CERN laboratuvarindaki bu çalismalara, Türkiye 1960′li yillardan beri gözlemci statüsüyle katiliyor. Bu Türkiye’ye bütçeye katkida bulunmadan deneylere katilabilme özelligini veren bir konum. Türkiye’nin deneye katkisi dedektör insasi ve fizik analizinde oldu. Bogaziçi Üniversitesi CMS grubu baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez, Türkiye’nin TÜBITAK ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da destekleriyle CMS dedektörünün yapilmasina da katki sundugunu açikliyor. Bilimin en uç noktalarindaki bu projede kullanilacak olan dev dedektörün alt parçalarinda iki ayri Türk firmasinin katkisi bulunuyor.

Deneyin tehlikesi yok

ODTÜ CMS ekibinden Prof. Dr. Mehmet Zeyrek, yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek dev proton çarpistirmasinin herhangi bir istenmeyen patlamaya ya da radyasyon sizintisina neden olmayacagini su sözlerle açikliyor: “CERN laboratuvari ve benzeri deney merkezleri yerin metrelerce altinda bulunur. Bu alanlarin üzerine çiftlik kurulur, inekler otlar, hatta üzüm baglari bulunur. Bu, güvenilirliginin en büyük kanitlarindan biri.”

‘Heyecan ve gurur doluyuz’

Prof. Dr. Mehmet Zeyrek: LHC mega-bilim projesinin tasarlandigi 1990′larin basindan beri bu fikirle hasir nesir birisi ve 1995 yilinda ODTÜ grubunun LHC deneylerinden CMS’de yer almasini öneren kisi olarak heyecanim sonsuz. Beni en çok heyecanlandiran sey ise ulasilacak yüksek enerji sinirlarinda doganin sifresini çözmeye yönelik olasi sürpriz sonuçlarin elde edilebilecek olmasidir.

CMS ODTÜ ekip lideri Doç. Dr. Meltem Serin: Gelinen bugünkü bilimsel seviye insanlik adina gurur verici. Bu olusumda, hem de özellikle bir Türk grubunun dahilinde yer almak bana son derece gurur ve heyecan veriyor.

Bogaziçi CMS ekibi adina, ekip baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez: Projedeki tüm arkadaslar olarak bilimin en uç noktalarinda, en son teknolojileri kullanarak ve bu teknolojilerin gelistirilmesine katkida bulunarak çalismaktan büyük zevk aliyoruz. Bu proje sonunda elde edeceklerimizden Türkiye’nin de kazanç saglamasi ayri bir övünç kaynagi olacak.

Çukurova Üniversitesi CMS ekibi adina ekip baskani Prof. Dr. Gülsen Önengut: Bilimin en ön saflarindaki bu projede çalisiyor ve katkida bulunuyor olmaktan gurur ve heyecan duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin CERN’e hâlâ üye olmamasi nedeniyle CERN’deki bir takim imkânlari kullanamamamiz, CERN çalismalari için destegin hangi kurumdan gelecegine dair belirsizliklerin olmasi gibi sikintilarimiz var. Yine de giderek artan sayida gencimizi dünyanin en önde gelen arastirma merkezinde egitebildigimiz için mutluyuz.

ODTÜ CMS ekibi doktora ögrencileri:

Sezen Sekmen: Zamanin en büyük bilimsel olayina dahil olmak gurur verici. Bilim uzun zamandir deneysel kesifte kis uykusunda. Simdi uyanmak üzere ve evrene dair anlayisimiza büyük katkida bulunacak olay gerçeklesecek.

Efe Yazgan: CMS benim için Kolomb’un gemisi gibi. Kesif için bir maceraya çiktik. Ama önce tayfalarla birlikte Higgs parçaciginin ve diger olabilecek yeni parçaciklarin kendilerini nasil göstereceklerini anlamamiz gerek, yoksa kesfettigimiz Amerika’yi Hindistan sanabiliriz.

Halil Gamsizkan: CERN’in ev sahipligi yaptigi deney projeleri dünya çapinda bilim insanlarini, mühendisleri, teknisyenleri, bilgi islem uzmanlari ve daha pek çok insani bilim gibi ticari veya politik olmayan bir amaç ugruna bir araya getirerek belki de bir ilki basardi.

Çigdem Özkan: CERN gelecege ve evrene isik tutan, dünyanin en büyük ve en hizli gelisen laboratuvarlarindandir. Bunun parçasi olmak büyük bir zevk.

TÜBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi Bilim Serisi CD’lerinin ilki olan Günes Sistemi CD’sini Temmuz sayisinda okurlarina armagan edecek.

TÜBITAK Bilim ve Teknik Dergisi, ILG Bilisim Teknolojileri isbirligiyle olusturdugu, ögrenmeyi zevkli hale getiren Bilim Serisi CD’lerini okurlarina sunmaya basliyor.

Derginin Temmuz sayisinda okurlara, serinin ilk parçasi olan Günes Sistemi CD’si armagan edilecek.

CD, renkli animasyonlar, interaktif uygulamalar ve oyunlarin yani sira Günes Sistemiyle ilgili testler de barindiriyor.

Beyin kafatasindan daha iletken
Bilim insanlari, beynin kafatasina göre 18.7 kat daha elektrik iletkeni oldugunu tespit etti. Arastirma koma, epilepsi ve benzeri hastaliklarla mücadelede yeni tedavilerin gelistirilmesine yarayacak.
NEW YORK - Beyin ve kafatasinin elektrik iletkenligi özelligi oldugu biliniyordu. Ancak kafatasinin, insan canliykenki elektrik geçirgenligi düzeyi gelecekte yapilacak tedavi çalismalari için önem tasiyor. Beyinde milyarlarca elektrik yüklü hücre bulunuyor, simdiye dek beynin kafatasina göre 80 kat daha elektrik yüklü oldugu tahmin ediliyordu. Ancak bu yeni bir arastirma bu rakami güncelledi.

University of Minnesota porfesörü Bin He’nin arastirmasi beynin kafatasina oranla en fazla 25 kat daha elektrik yüklü oldugunu gösteriyor. Kafatasinin elektrik geçirgenliginin ölçümlenmesi için, He ve ekibi ameliyat olmayi bekleyen epilepsi hastasi iki çocugu inceledi. Doktorlar, beyinde epilepsiye neden olan bölümlere elektrodlar yerlestirdi. Bu esnada doktorlar hasta çocuklarin beyin faaliyetlerini kafatasinin disina takilan ayri bir elektrod sistemiyle karsilastirdi. Yapilan gözlemlerde beynin kafatasina göre, 18.7 kat daha elektrik geçirgeni oldugu görüldü. Ayni oran en üst düzeyde 25 kat olarak gerçeklesiyor.

Beyin kafatasindan daha iletken
Bilim insanlari, beynin kafatasina göre 18.7 kat daha elektrik iletkeni oldugunu tespit etti. Arastirma koma, epilepsi ve benzeri hastaliklarla mücadelede yeni tedavilerin gelistirilmesine yarayacak.
NEW YORK - Beyin ve kafatasinin elektrik iletkenligi özelligi oldugu biliniyordu. Ancak kafatasinin, insan canliykenki elektrik geçirgenligi düzeyi gelecekte yapilacak tedavi çalismalari için önem tasiyor. Beyinde milyarlarca elektrik yüklü hücre bulunuyor, simdiye dek beynin kafatasina göre 80 kat daha elektrik yüklü oldugu tahmin ediliyordu. Ancak bu yeni bir arastirma bu rakami güncelledi.

University of Minnesota porfesörü Bin He’nin arastirmasi beynin kafatasina oranla en fazla 25 kat daha elektrik yüklü oldugunu gösteriyor. Kafatasinin elektrik geçirgenliginin ölçümlenmesi için, He ve ekibi ameliyat olmayi bekleyen epilepsi hastasi iki çocugu inceledi. Doktorlar, beyinde epilepsiye neden olan bölümlere elektrodlar yerlestirdi. Bu esnada doktorlar hasta çocuklarin beyin faaliyetlerini kafatasinin disina takilan ayri bir elektrod sistemiyle karsilastirdi. Yapilan gözlemlerde beynin kafatasina göre, 18.7 kat daha elektrik geçirgeni oldugu görüldü. Ayni oran en üst düzeyde 25 kat olarak gerçeklesiyor.

Yapılan son bir deney, posta güvercinlerinin yön bulmada dünyanın manyetik alanından faydalandıkları teorisi için önemli destek sağladı.

İnsanlar, mesajlarını uzaktaki alıcılara ulaştırmada eski çağlardan beri güvercinlerden faydalanmıştır. Örneğin güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter, 1850 yılında Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıtmıştır.

Posta güvercinleri çok uzun mesafeleri katedebilirler. Daha sonra evine dönmeyi başaran bir güvercin için, en uzağa uçma rekoru 1689 mil (yaklaşık 2719 km)dir.

Bilimsel adı Columba livia olan güvercinlerin nasıl olup da evlerinin yolunu tekrar bulabildikleri sorusu, bugüne kadar bir gizem oluşturuyordu. Muhtemel açıklamalar arasında güçlü bir koku duyusu ile manyetik alanları algılama yeteneği ön plana çıkıyordu. Bilim adamları onyıllar süren çalışmalardan sonra, güvercinlerin gerçekten manyetik alanları algılama yeteneğine sahip olduğunu ortaya çıkardılar.

Chapel Hill’deki Cornell Üniversitesi’nden Cordula Mora ve arkadaşları, güvercinleri bir tünelin içine koydular. Bunun çatısında bulunan bir manyetik halka, çalıştırıldığında tünelin merkezinde maksimum seviyeye ulaşan bir manyetik alan oluşturuyordu. Mora, dört güvercini, manyetik alan çalışıyorken tünelin bir tarafında; çalışmıyorken ise diğer tarafında tüneyecek şekilde eğitti. Daha sonra güvercinlerin manyetik alanı tespit yeteneğini ölçtü. Bu amaçla yaptığı 24 denemede, güvercinlerin doğru tercihlerinin oranı 55% ila 65% arasında gerçekleşti.

Burnuna mıknatıs parçası monte edilmiş bir deney güvercini
Daha önceleri araştırmacılar güvercinlerin gagalarının üstünde manyetit kristalleri bulmuşlardı. Bu bölgenin, kuşun manyetik yeteneklerinin karargahı olup olmadığını test etmek için, Mora her bir kuşun gagasına, manyetik alanları tespit etme yeteneklerini zayıflatacak şekilde minik mıknatıslar monte etti. Bunun sonucunda, kuşun manyetik alanı tespit yeteneğinde belirgin bir düşüş yaşandı. Başarı oranı 50%’nin altına indi. Ancak kuşun, mıknatısın sebep olduğu şaşırtmaya uyum sağladığı ve başarı oranının buna paralel olarak tekrar yükseldiği gözlendi.

Ancak gagalara manyetik olmayan (örneğin pirinç madeninden yapılmış) malzemeler monte edildiğinde manyetik alanı tespit başarısı bundan etkilenmedi. Aynı şekilde, koku sinirlerinin kuşların gaga bölgesine yapılan cerrahi müdahele ile kesilmesi de söz konusu yeteneği zayıflatmadı.

Bu bulgular, güvercinlerin, Dünya’yı çevreleyen manyetik alana göre konumlarını belirledikleri teorisini güçlendirdi.
Göçücü kuşların; Güneş, Ay, yıldızlar ve yüzey şekillerindeki hatırlatıcı işaretler gibi diğer görsel ipuçlarından yararlandıkları biliniyordu. Şimdi Mora, bunlara dünyanın manyetik alanını da ekleyerek bunun, hedefi şaşmaz bir yön belirleme yeteneğine katkıda bulunduğunu belirtiyor ve şöyle söylüyordu:

“Dünya üzerindeki her nokta, manyetik eğilim ve manyetik yoğunluğuna ait özel bir kombinasyona sahiptir. Bu da, güvercine varacağı hedefe göre hangi konumda olduğunu bilmede yardımcı olur”.

Diğer araştırmacılar da bu bulgunun, güvercinlerin duyu sistemlerini anlamada büyük bir adım olduğu yorumunu yapıyorlar.

Öte yandan, bu son çalışma ile aydınlanan manyetik konumlandırma sistemi, üstün teknolojiye dayalı bir sistemi de çağrıştırmakta.

Küresel Konum Belirleme Sistemi

Hassas bir konumlandırma sistemi olan GPS, yüksek teknolojiye dayalıdır ve akıllı tasarım ürünüdür.
Güvercinin manyetik konum belirleme sistemine bakıldığında, akla hemen Küresel Konum Belirleme Sistemi (global Positioning System-GPS) gelmektedir. Küresel Konum Belirleme Sistemi, herhangi bir şeyin tam yerini belirlemede kullanılan bir uydu takip sistemidir. Bu sistemde, en az 24 adet uydudan meydana gelen bir uydu takımı kullanılmaktadır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından tasarlanmış ve kontrol edilmekte olan GPS, kullanımı herkese açık, ücretsiz bir sistemdir. Sistemin üç elemanı vardır: uzay, kontrol ve kullanıcı. Uzay elemanı GPS uydularını ifade eder. Kontrol elemanı ise yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki yer istasyonlarını belirtir. Bu istasyonlar, uyduların seyir yollarını izler, uydularda bulunan hassas saatleri birbirleri arasında uyumlandırır ve uydulara, iletecekleri bilgileri yükler. Kullanıcı elemanı ise GPS alıcısından meydana gelir. Bir GPS alıcısı, birkaç uydudan gelen zaman sinyali iletilerini çözümler ve konumunu hesaplar. Bu hesaplama, trilaterasyon ismi verilen bir yöntemle yapılır.

Trilaterasyon, geometri kullanarak objelerin nisbi konumlarını hesaplama yöntemidir. Çemberlerin geometrisinin yardımıyla yapılan bu hesaplama en az üç referans noktasının yerinin bilinmesini gerektirir. Aşağıdaki şekle bakıldığında bu hesaplamaların mantığı hemen kavranabilir:

Yandaki şekilde, P1, P2 ve P3 noktalarının arasında bir yerlerde geziyor olduğunuzu ve bu noktalara göre tam konumunuzu bilmek istediğinizi farzedin. (Bu aşamada, farklı renklerde görülen çemberleri yok sayın. Sadece P1, P2 ve P3 noktalarını gördüğünüzü düşünün). Eğer sizi arayan birisine sadece “P1, P2 ve P3 noktaları arasında bir yerdeyim” derseniz tam konum belirtmiş olmazsınız. Ancak bu üç noktaya olan uzaklığınızı biliyorsanız, kesin bir konum belirtmeniz mümkün olabilir. Bunun için şu aşamalar yeterlidir: r1’in hesaplanması, konumunuzu pembe çemberin alanına indirir. Daha sonra, r2’nin ölçülmesi, muhtemel konumunuzu iki noktaya indirger: A ve B. Ve son olarak r3’ün ölçülmesi ile B noktasında olduğunuz kesinleşir. Böylece koordinatlarınız ortaya çıkmış olur. Bu anlatımda P1, P2 ve P3 ile gösterilen noktalar, GPS sisteminde uyduları temsil etmektedir.

Çarpıcı Benzerlikler

Küresel Konum Belirleme Sistemi ile güvercinlerin manyetik konumlandırma sistemleri arasında işlev açısından çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Her ikisinde de, yeryüzü üzerindeki bir konuma dair verileri aktarabilen bir ortam mevcuttur. GPS’de, uydulardan gelen veriler atmosferde iletilirken güvercinlerdeki sistemde dünyanın manyetik alanının bu işlevi gördüğü düşünülmektedir. Her ikisinde de çevreden gelen bu verileri (sinyalleri) algılayacak sistemler mevcuttur: Yani uydularda paneller; güvercinlerde gagada bulunan ve manyetit barındıran hücreler… Her ikisinde de bu verileri yorumlayan sistemler mevcuttur. GPS’de bilgisayarlar ve diğer dijital cihazlar geometrik ölçümler gerçekleştirirken (yukarıda özetlenen trilaterasyon yöntemindeki gibi); güvercinlerde bu işlevi, duyu aracılığıyla iletilen sinyalleri yorumlayan beyin üstlenmektedir.

Ayrıca, günümüzde birçok havayolu firması, uçaklara GPS yerleştirmekte, bunu uçuş kontrol sistemlerine entegre etmektedirler. Bir uçağın elektronik uçuş sistemlerinin burunda yerleştirildiği gibi, güvercinin manyetit barındıran hücrelerinin de gagada yerleştirilmiş olması önemli bir benzerliktir.

GPS sisteminin ve tüm uydu ve yer kontrol sistemlerinin özel olarak tasarlandığına şüphe bulunmamaktadır. Bu sistem belli bir amaca yönelik olarak planlanan parçaların oluşturduğu bir bütündür. Uydu ve yer kontrol sistemlerindeki çok sayıda elektronik cihaz, bu amaç doğrultusunda birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadırlar.

Güvercinlerdeki manyetik konumlandırma sistemi de tasarımın bu belli başlı özelliklerini açıkça barındırmaktadır. Dünyanın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler; bu hücrelerin algıladığı verileri ileten sinirler ve tüm bunları yorumlayan beyin, mükemmel bir uyum içinde çalışmaktadır. Güvercin bu sayede, binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilmektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir yetenektir. Çünkü güvercinin binlerce kilometrelik uçuş menzili göze alındığında bir ev, minicik bir noktadan farksızdır.

Peki ama böylesine üstün bir konumlandırma yeteneği sağlayan sistem nasıl ortaya çıkmış olabilir? Hiçbir şuuru olmayan tesadüflerin, mükemmel bir tasarıma sahip güvercini meydana getirmesi, bu güvercine mükemmel fizyolojik sistemler eklemesi, burun bölgesinde manyetitli hücreler yerleştirip kusursuz bir duyu sistemi oluşturması mümkün olabilir mi? Elbette, hayır.
GPS sistemindeki tasarım özellikleri, bunların mühendislerce tasarlandığının şüphe götürmez delilleridir. Benzer şekilde, aynı tasarım özelliklerini ortaya koyan sistem de tasarlanmış, yani yaratılmış olmalıdır. Hiç şüphesiz güvercini sonsuz bir bilgi ve kudretle vareden, ona binlerce kilometre uzaklıktaki bir noktayı şaşmaz bir şekilde bulmasını sağlayan sistemler veren Yaratıcı, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

Tavus kelebeğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri kanatlarının üzerinde aniden beliren gözlerdir. Peki bu gözler neden birdenbire ortaya çıkarlar. Bunu anlamak için kelebeğin bulunduğu çevreye şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kelebeğin kanadında aniden beliren sahte gözler etrafta bir avcı kuşun olduğuna işarettir. Tehlikenin farkında olan tavus kelebeği düşmanını korkutup kaçırmak için bu sahte gözlere başvurmaktadır.

Bu çarpıcı savunma taktiğinin ne kadar etkili olduğu ölçmek için Stockholm Üniversitesi zooloğu Adrian Vallin ve ekibi tavus kelebekleri üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Ekip, tavus kelebeklerinin kanatlarındaki sahte gözleri bir teknik uygulayarak koyulaştırıp, onları serbest bırakmıştır. Sonuçta sahte gözleri koyulaştırılan kelebeklerin 20’sinden 13′ünü kuşlar yemiş, kanatlarına müdahale edilmeyen 34 kelebekten ise sadece 1 tanesi avlanmıştır.

Bu çalışma kelebeklerin kendilerini savunmak için oldukça zekice planlanmış bir yöntem kullandıklarını göstermektedir. Açıktır ki kelebekler bu özellikle birlikte var olmak zorundadırlar, aksi takdirde türlerinin devamını sağlamaları mümkün olmayacaktır. Elbette burada akla pek çok soru gelmektedir. Kelebekler tehlikenin farkına nasıl varmışlardır? Sahte gözler kullanarak kuşları korkutabileceklerini, bunun etkili bir savunma tekniği olduğunu nasıl keşfetmişlerdir?

Bir kelebeğin düşmanlarını nasıl kaçıracağını kendiliğinden bilmesi, sonra buna göre yine kendi kendine bir taktik geliştirmesi ve bu taktiğe uygun vücut yapısını bedeninde oluşturması elbette ki mümkün değildir. Bu özellik kelebekle birlikte var olmak zorundadır, ayrıca kelebek bu özelliğini nasıl kullanacağını da bilmelidir.

Sonuç olarak ortada her vicdanlı insanın birleşeceği bir gerçek vardır; tavus kelebeği bu özelliklere sahip olarak bir anda yaratılmıştır. Düşmanlarına karşı uyguladığı bu ileri teknikteki savunmayı da Allah’ın ilhamıyla yapmaktadır.

Kudüs (AA) - Evren biliminin en büyük teorisyenleri arasinda gösterilen ”tekerlekli sandalye”ye mahkum Ingiliz fizikçi Stephen Hawking, Kudüs’te, Ibrani Üniversitesi’nde ”Evrenin Orijini” konulu bir konferans verdi.

Stephen Hawking’in konusmasini izlemek isteyenler, erken saatlerden itibaren üniversiteye akin etti. Güvenlikten de geçirilen izleyiciler, üniversitenin içinde yüzlerce metrelik uzun kuyruklar olusturdu.

Hawking’in konferans verdigi yaklasik 1000 kisilik salon tümüyle dolarken, konferans salonuna sigmayanlar, üniversitenin baska bir salonunda hazirlanan ekrandan Hawking’in konusmasini canli olarak izleme firsatini buldular.

Tekerlekli sandalyesi üzerine monte edilen bilgisayariyla, bir refakatçi esliginde konferans verecegi salona getirilen Hawking’i, konferans salonundaki tüm izleyciler, ayakta alkislayarak karsiladi.

Sesini de yitirdigi için 1985 yilindan bu yana kendisi için özel hazirlanmis tekerlekli sandalyesinde, yazilari sese dönüstüren bilgisayariyla iletisim kuran Hawking, arkasina kurulan dev ekrandan da konusmasini slaytlarla destekledi.

Ilk sözleri ”Beni isitebiliyor musunuz” olan Hawking’e, salonu dolduran tüm izleyiciler, hep birlikte ”Evet” diyerek yanit verdi.

”Afrika’nin orta yerindeki Bosongolular’a göre, baslangiçta yalnizca karanlik, su ve büyük tanri Bumba vardi. Bir gün Bumba, mide rahatsizligindan çektigi agri nedeniyle günesi kustu, hala aci çeken Bumba, ayi, yildizlari, sonra hayvanlari, leopari, timsahi, kaplumbagayi ve en sonunda insani kustu.”

Konusmasinin ilk satirlarinda bu sözlere yer veren Hawking, bu yaratilis mitinin, diger birçok benzeri gibi, herkesin ortak sorusu olan ”Niye buradayiz, nereden geldik” gibi sorulara yanit bulmaya çalistigini hatirlatti.

Aristo’dan Einstein’a birçok örnek vererek, evrenle ilgili düsünce ve çalismalari aktaran Hawking, bugün gelinen noktada, bazi çok büyük basarilar elde edilmesine karsin her seyin çözümlenmedigini söyledi.

Henüz gözlemlere iliskin iyi bir kuramsal anlayisa sahip olunamadigini, bu nedenle evrenin gelecegi konusunda emin olunamayacagini ifade eden ünlü fizikçi, kozmolojinin oldukça heyecan verici ve devingen bir konu oldugunu belirtirken, ”niçin buradayiz ve nereden geldik” gibi ”eski” sorulara yanit verme çagina yaklasildigini anlatti.

Yapılan son bir deney, posta güvercinlerinin yön bulmada dünyanın manyetik alanından faydalandıkları teorisi için önemli destek sağladı.

İnsanlar, mesajlarını uzaktaki alıcılara ulaştırmada eski çağlardan beri güvercinlerden faydalanmıştır. Örneğin güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter, 1850 yılında Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıtmıştır.

Posta güvercinleri çok uzun mesafeleri katedebilirler. Daha sonra evine dönmeyi başaran bir güvercin için, en uzağa uçma rekoru 1689 mil (yaklaşık 2719 km)dir.

Bilimsel adı Columba livia olan güvercinlerin nasıl olup da evlerinin yolunu tekrar bulabildikleri sorusu, bugüne kadar bir gizem oluşturuyordu. Muhtemel açıklamalar arasında güçlü bir koku duyusu ile manyetik alanları algılama yeteneği ön plana çıkıyordu. Bilim adamları onyıllar süren çalışmalardan sonra, güvercinlerin gerçekten manyetik alanları algılama yeteneğine sahip olduğunu ortaya çıkardılar.

Chapel Hill’deki Cornell Üniversitesi’nden Cordula Mora ve arkadaşları, güvercinleri bir tünelin içine koydular. Bunun çatısında bulunan bir manyetik halka, çalıştırıldığında tünelin merkezinde maksimum seviyeye ulaşan bir manyetik alan oluşturuyordu. Mora, dört güvercini, manyetik alan çalışıyorken tünelin bir tarafında; çalışmıyorken ise diğer tarafında tüneyecek şekilde eğitti. Daha sonra güvercinlerin manyetik alanı tespit yeteneğini ölçtü. Bu amaçla yaptığı 24 denemede, güvercinlerin doğru tercihlerinin oranı 55% ila 65% arasında gerçekleşti.

Burnuna mıknatıs parçası monte edilmiş bir deney güvercini
Daha önceleri araştırmacılar güvercinlerin gagalarının üstünde manyetit kristalleri bulmuşlardı. Bu bölgenin, kuşun manyetik yeteneklerinin karargahı olup olmadığını test etmek için, Mora her bir kuşun gagasına, manyetik alanları tespit etme yeteneklerini zayıflatacak şekilde minik mıknatıslar monte etti. Bunun sonucunda, kuşun manyetik alanı tespit yeteneğinde belirgin bir düşüş yaşandı. Başarı oranı 50%’nin altına indi. Ancak kuşun, mıknatısın sebep olduğu şaşırtmaya uyum sağladığı ve başarı oranının buna paralel olarak tekrar yükseldiği gözlendi.

Ancak gagalara manyetik olmayan (örneğin pirinç madeninden yapılmış) malzemeler monte edildiğinde manyetik alanı tespit başarısı bundan etkilenmedi. Aynı şekilde, koku sinirlerinin kuşların gaga bölgesine yapılan cerrahi müdahele ile kesilmesi de söz konusu yeteneği zayıflatmadı.

Bu bulgular, güvercinlerin, Dünya’yı çevreleyen manyetik alana göre konumlarını belirledikleri teorisini güçlendirdi.
Göçücü kuşların; Güneş, Ay, yıldızlar ve yüzey şekillerindeki hatırlatıcı işaretler gibi diğer görsel ipuçlarından yararlandıkları biliniyordu. Şimdi Mora, bunlara dünyanın manyetik alanını da ekleyerek bunun, hedefi şaşmaz bir yön belirleme yeteneğine katkıda bulunduğunu belirtiyor ve şöyle söylüyordu:

“Dünya üzerindeki her nokta, manyetik eğilim ve manyetik yoğunluğuna ait özel bir kombinasyona sahiptir. Bu da, güvercine varacağı hedefe göre hangi konumda olduğunu bilmede yardımcı olur”.

Diğer araştırmacılar da bu bulgunun, güvercinlerin duyu sistemlerini anlamada büyük bir adım olduğu yorumunu yapıyorlar.

Öte yandan, bu son çalışma ile aydınlanan manyetik konumlandırma sistemi, üstün teknolojiye dayalı bir sistemi de çağrıştırmakta.

Küresel Konum Belirleme Sistemi

Hassas bir konumlandırma sistemi olan GPS, yüksek teknolojiye dayalıdır ve akıllı tasarım ürünüdür.
Güvercinin manyetik konum belirleme sistemine bakıldığında, akla hemen Küresel Konum Belirleme Sistemi (global Positioning System-GPS) gelmektedir. Küresel Konum Belirleme Sistemi, herhangi bir şeyin tam yerini belirlemede kullanılan bir uydu takip sistemidir. Bu sistemde, en az 24 adet uydudan meydana gelen bir uydu takımı kullanılmaktadır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından tasarlanmış ve kontrol edilmekte olan GPS, kullanımı herkese açık, ücretsiz bir sistemdir. Sistemin üç elemanı vardır: uzay, kontrol ve kullanıcı. Uzay elemanı GPS uydularını ifade eder. Kontrol elemanı ise yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki yer istasyonlarını belirtir. Bu istasyonlar, uyduların seyir yollarını izler, uydularda bulunan hassas saatleri birbirleri arasında uyumlandırır ve uydulara, iletecekleri bilgileri yükler. Kullanıcı elemanı ise GPS alıcısından meydana gelir. Bir GPS alıcısı, birkaç uydudan gelen zaman sinyali iletilerini çözümler ve konumunu hesaplar. Bu hesaplama, trilaterasyon ismi verilen bir yöntemle yapılır.

Trilaterasyon, geometri kullanarak objelerin nisbi konumlarını hesaplama yöntemidir. Çemberlerin geometrisinin yardımıyla yapılan bu hesaplama en az üç referans noktasının yerinin bilinmesini gerektirir. Aşağıdaki şekle bakıldığında bu hesaplamaların mantığı hemen kavranabilir:

Yandaki şekilde, P1, P2 ve P3 noktalarının arasında bir yerlerde geziyor olduğunuzu ve bu noktalara göre tam konumunuzu bilmek istediğinizi farzedin. (Bu aşamada, farklı renklerde görülen çemberleri yok sayın. Sadece P1, P2 ve P3 noktalarını gördüğünüzü düşünün). Eğer sizi arayan birisine sadece “P1, P2 ve P3 noktaları arasında bir yerdeyim” derseniz tam konum belirtmiş olmazsınız. Ancak bu üç noktaya olan uzaklığınızı biliyorsanız, kesin bir konum belirtmeniz mümkün olabilir. Bunun için şu aşamalar yeterlidir: r1’in hesaplanması, konumunuzu pembe çemberin alanına indirir. Daha sonra, r2’nin ölçülmesi, muhtemel konumunuzu iki noktaya indirger: A ve B. Ve son olarak r3’ün ölçülmesi ile B noktasında olduğunuz kesinleşir. Böylece koordinatlarınız ortaya çıkmış olur. Bu anlatımda P1, P2 ve P3 ile gösterilen noktalar, GPS sisteminde uyduları temsil etmektedir.

Çarpıcı Benzerlikler

Küresel Konum Belirleme Sistemi ile güvercinlerin manyetik konumlandırma sistemleri arasında işlev açısından çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Her ikisinde de, yeryüzü üzerindeki bir konuma dair verileri aktarabilen bir ortam mevcuttur. GPS’de, uydulardan gelen veriler atmosferde iletilirken güvercinlerdeki sistemde dünyanın manyetik alanının bu işlevi gördüğü düşünülmektedir. Her ikisinde de çevreden gelen bu verileri (sinyalleri) algılayacak sistemler mevcuttur: Yani uydularda paneller; güvercinlerde gagada bulunan ve manyetit barındıran hücreler… Her ikisinde de bu verileri yorumlayan sistemler mevcuttur. GPS’de bilgisayarlar ve diğer dijital cihazlar geometrik ölçümler gerçekleştirirken (yukarıda özetlenen trilaterasyon yöntemindeki gibi); güvercinlerde bu işlevi, duyu aracılığıyla iletilen sinyalleri yorumlayan beyin üstlenmektedir.

Ayrıca, günümüzde birçok havayolu firması, uçaklara GPS yerleştirmekte, bunu uçuş kontrol sistemlerine entegre etmektedirler. Bir uçağın elektronik uçuş sistemlerinin burunda yerleştirildiği gibi, güvercinin manyetit barındıran hücrelerinin de gagada yerleştirilmiş olması önemli bir benzerliktir.

GPS sisteminin ve tüm uydu ve yer kontrol sistemlerinin özel olarak tasarlandığına şüphe bulunmamaktadır. Bu sistem belli bir amaca yönelik olarak planlanan parçaların oluşturduğu bir bütündür. Uydu ve yer kontrol sistemlerindeki çok sayıda elektronik cihaz, bu amaç doğrultusunda birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadırlar.

Güvercinlerdeki manyetik konumlandırma sistemi de tasarımın bu belli başlı özelliklerini açıkça barındırmaktadır. Dünyanın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler; bu hücrelerin algıladığı verileri ileten sinirler ve tüm bunları yorumlayan beyin, mükemmel bir uyum içinde çalışmaktadır. Güvercin bu sayede, binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilmektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir yetenektir. Çünkü güvercinin binlerce kilometrelik uçuş menzili göze alındığında bir ev, minicik bir noktadan farksızdır.

Peki ama böylesine üstün bir konumlandırma yeteneği sağlayan sistem nasıl ortaya çıkmış olabilir? Hiçbir şuuru olmayan tesadüflerin, mükemmel bir tasarıma sahip güvercini meydana getirmesi, bu güvercine mükemmel fizyolojik sistemler eklemesi, burun bölgesinde manyetitli hücreler yerleştirip kusursuz bir duyu sistemi oluşturması mümkün olabilir mi? Elbette, hayır.
GPS sistemindeki tasarım özellikleri, bunların mühendislerce tasarlandığının şüphe götürmez delilleridir. Benzer şekilde, aynı tasarım özelliklerini ortaya koyan sistem de tasarlanmış, yani yaratılmış olmalıdır. Hiç şüphesiz güvercini sonsuz bir bilgi ve kudretle vareden, ona binlerce kilometre uzaklıktaki bir noktayı şaşmaz bir şekilde bulmasını sağlayan sistemler veren Yaratıcı, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

Tavus kelebeğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri kanatlarının üzerinde aniden beliren gözlerdir. Peki bu gözler neden birdenbire ortaya çıkarlar. Bunu anlamak için kelebeğin bulunduğu çevreye şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kelebeğin kanadında aniden beliren sahte gözler etrafta bir avcı kuşun olduğuna işarettir. Tehlikenin farkında olan tavus kelebeği düşmanını korkutup kaçırmak için bu sahte gözlere başvurmaktadır.

Bu çarpıcı savunma taktiğinin ne kadar etkili olduğu ölçmek için Stockholm Üniversitesi zooloğu Adrian Vallin ve ekibi tavus kelebekleri üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Ekip, tavus kelebeklerinin kanatlarındaki sahte gözleri bir teknik uygulayarak koyulaştırıp, onları serbest bırakmıştır. Sonuçta sahte gözleri koyulaştırılan kelebeklerin 20’sinden 13′ünü kuşlar yemiş, kanatlarına müdahale edilmeyen 34 kelebekten ise sadece 1 tanesi avlanmıştır.

Bu çalışma kelebeklerin kendilerini savunmak için oldukça zekice planlanmış bir yöntem kullandıklarını göstermektedir. Açıktır ki kelebekler bu özellikle birlikte var olmak zorundadırlar, aksi takdirde türlerinin devamını sağlamaları mümkün olmayacaktır. Elbette burada akla pek çok soru gelmektedir. Kelebekler tehlikenin farkına nasıl varmışlardır? Sahte gözler kullanarak kuşları korkutabileceklerini, bunun etkili bir savunma tekniği olduğunu nasıl keşfetmişlerdir?

Bir kelebeğin düşmanlarını nasıl kaçıracağını kendiliğinden bilmesi, sonra buna göre yine kendi kendine bir taktik geliştirmesi ve bu taktiğe uygun vücut yapısını bedeninde oluşturması elbette ki mümkün değildir. Bu özellik kelebekle birlikte var olmak zorundadır, ayrıca kelebek bu özelliğini nasıl kullanacağını da bilmelidir.

Sonuç olarak ortada her vicdanlı insanın birleşeceği bir gerçek vardır; tavus kelebeği bu özelliklere sahip olarak bir anda yaratılmıştır. Düşmanlarına karşı uyguladığı bu ileri teknikteki savunmayı da Allah’ın ilhamıyla yapmaktadır.

Kudüs (AA) - Evren biliminin en büyük teorisyenleri arasinda gösterilen ”tekerlekli sandalye”ye mahkum Ingiliz fizikçi Stephen Hawking, Kudüs’te, Ibrani Üniversitesi’nde ”Evrenin Orijini” konulu bir konferans verdi.

Stephen Hawking’in konusmasini izlemek isteyenler, erken saatlerden itibaren üniversiteye akin etti. Güvenlikten de geçirilen izleyiciler, üniversitenin içinde yüzlerce metrelik uzun kuyruklar olusturdu.

Hawking’in konferans verdigi yaklasik 1000 kisilik salon tümüyle dolarken, konferans salonuna sigmayanlar, üniversitenin baska bir salonunda hazirlanan ekrandan Hawking’in konusmasini canli olarak izleme firsatini buldular.

Tekerlekli sandalyesi üzerine monte edilen bilgisayariyla, bir refakatçi esliginde konferans verecegi salona getirilen Hawking’i, konferans salonundaki tüm izleyciler, ayakta alkislayarak karsiladi.

Sesini de yitirdigi için 1985 yilindan bu yana kendisi için özel hazirlanmis tekerlekli sandalyesinde, yazilari sese dönüstüren bilgisayariyla iletisim kuran Hawking, arkasina kurulan dev ekrandan da konusmasini slaytlarla destekledi.

Ilk sözleri ”Beni isitebiliyor musunuz” olan Hawking’e, salonu dolduran tüm izleyiciler, hep birlikte ”Evet” diyerek yanit verdi.

”Afrika’nin orta yerindeki Bosongolular’a göre, baslangiçta yalnizca karanlik, su ve büyük tanri Bumba vardi. Bir gün Bumba, mide rahatsizligindan çektigi agri nedeniyle günesi kustu, hala aci çeken Bumba, ayi, yildizlari, sonra hayvanlari, leopari, timsahi, kaplumbagayi ve en sonunda insani kustu.”

Konusmasinin ilk satirlarinda bu sözlere yer veren Hawking, bu yaratilis mitinin, diger birçok benzeri gibi, herkesin ortak sorusu olan ”Niye buradayiz, nereden geldik” gibi sorulara yanit bulmaya çalistigini hatirlatti.

Aristo’dan Einstein’a birçok örnek vererek, evrenle ilgili düsünce ve çalismalari aktaran Hawking, bugün gelinen noktada, bazi çok büyük basarilar elde edilmesine karsin her seyin çözümlenmedigini söyledi.

Henüz gözlemlere iliskin iyi bir kuramsal anlayisa sahip olunamadigini, bu nedenle evrenin gelecegi konusunda emin olunamayacagini ifade eden ünlü fizikçi, kozmolojinin oldukça heyecan verici ve devingen bir konu oldugunu belirtirken, ”niçin buradayiz ve nereden geldik” gibi ”eski” sorulara yanit verme çagina yaklasildigini anlatti.

Rusya’da mayıs ayında bulunan donmuş mamut yavrusunun 37 bin yıllık olduğu bildirildi.

Yavru mamutun bulunduğu yer olan Yamalo-Nenets bölgesindeki valilik basın merkezinden yapılan açıklamada, “Luba” adı verilen, 1 yaşındaki, 85 cm uzunluğundaki dişi yavrunun 25 mayısta Yamal yarımadasındaki bir nehirde bulunduğu hatırlatıldı.

50 kilogram ağırlığındaki mamutun vücudunun, kürkünün, gözlerinin ve hortumunun neredeyse hiç bozulmadığı belirtildi.

Rusya Bilimler Akademisi Zooloji Enstitüsü’den Aleksiy Tihonov da yaptığı açıklamada, ”Bu dünyanın en değerli keşiflerinden biri. Mamutun kuyruğu ve sağ kulak memesi dışında vücudun tüm parçaları yerinde duruyor” dedi.

Mamutu inceleyecek olan Prof. Naoki Suzuki de ”Bu araştırma için 20 yıldır bekliyorduk ve önemli sonuçlar elde edeceğimizi umuyorum” diye
konuştu.