Yazan: Korhan Gümüş Tarih: 31 Ocak 2005
İnformel ilişkiler, doğrudan yönetim ve plansız ve vizyonsuz programlar kentin gelişiminin karşısındaki en büyük engel.
İstanbul gibi kentler 19. yüzyıl ortalarından başlayarak bir dönüşüm geçirdiler. Modernleşme atılımları içinde kentlerin kamu hizmetlerini geliştirmeleri, havagazı, elektrik üretimi için büyük tesisler kurmaları, limanları ve depolarını yenilemeleri gerekiyordu. İstanbul bu ilk modernleşme atılımını Avrupa’daki büyük kentlerle aynı zamanda yaşadı. 1980’lere kadar İstanbul kendi elektriğini, gazını üretiyor, kentin merkezinde gelen malları depoluyor, işliyor, dağıtıyordu.
Üretiminin desantralize olması ile birlikte bu büyük tesisler bir anda işlevsiz, kent içindeki boşluklar gibi kaldılar. Enerji üretimi, depolama işlevlerin yeraldığı büyük tesisler kamunun elinde olduğu için hızla iş merkezlerine, konut alanlarına dönüşmedi. Bir zamanlar kentin can damarları olan fabrikalar, tersaneler, depolar, limanlar kendi kaderlerine terkedildiler. Kentteki değişim sonrasında çok uzun sayılabilecek bir süre geçti. İstanbul’da kamu yönetimlerinin en önemli tecrübesi yıkım faaliyetlerine girişmek veya birkaç tesisi ticari amaçlı kuruluşlara devretmekle sınırlı kaldı. Oysa Avrupa’da benzer bir dönüşümü yaşayan kentler ihtiyaçları yeni politikalarla yönlendirmeye çalıştılar ve bir deneyim ürettiler. İstanbul bu dönüşümü kolay telafi edilemeyecek hasarlar yaşayarak ıskaladı. İstanbul’un bugünkü durumu bir bakıma geçen yüzyılda kentlilere elektrik sunamayan, ulaşımını geliştiremeyen, kendini planlayamayan, uzmanlardan yararlanamayan ’’geri kalmış’’ yerleşim alanlarının durumuna benziyor.
Kentin içindeki havagazı fabrikaları, tersaneler, antrepolar…
1980’li yılların sonu İstanbul’da havagazı üretiminin sona erdiği tarih. Bundan önce de üretim küçülmüş, kent içinde gaz dağıtımı sınırlı bir bölgede kalmıştı. Aradan onlarca sene geçti. Bu tarihten beri İstanbul’un iki büyük gaz fabrikası kaderlerine terkedildi. Haliç’teki sanayi tesisleri artık yok. Boğaz’daki cam fabrikası artık çalışmıyor. Kundura, içki fabrikaları, askeri bölgeler, depolar, tersaneler kent içindeki işlevlerini yitirdiler. Fabrikalar metruk vaziyette bekliyor. 1930’ların kamu örgütlenmesine göre bu mekanların sahibi olmuş kurumların bu dönüşümün öznesi olmaları mümkün değil. Bu mekanları artık ne kamunun dönüştürmesi, yeniden işlevlendirmesi mümkün, ne de özel kuruluşların. İşlevlerinin sona ermesi sonrasındaki tanımsızlık da bunun bir işareti. Yılların tahribatı yanında, eşi bulunmaz parçaların hurdaya verildiği, kimi zaman bazı mekanların ilgili kuruluşların depolarına dönüştüğü görülüyor. Bu mekanlarda nelerin olacağı, İstanbul’un bunları nasıl kullanacağı bilinmiyor. Süreler hiçbir deneyim üretmeden geçiyor. Oysa değil yirmi sene beklemek, yeni fikirlere kapalılık bir kenti birkaç senede yaşanmaz hale getirebilir. Bugün kente yön veren en önemli kamu hizmeti, planlama gelişmeyi yönlendiremez durumda. Bu tesisler ya özel kuruluşlara verilecek ya da kamu elinde tarifsiz, tepeden inme, yaratıcılığa kapalı, kaynakları tüketen bir süreç yaşanacak. Bu mekanların kar amaçlı kuruluşlara devredilmesi ile kentin içindeki yeşil alanların, tarihi yapıların, anıtların inşaata açılması arasında bir fark yok. Bu mekanları geçmişte olduğu gibi yalnızca bir takım işlevlerin yeralacağı yerler olarak düşünmek, yaratıcı programlar ve finansman modelleri geliştirememek, dönüşüm fikrinin baştan ortadan kalkması demek. Dolayısı ile bu dönüşüm dar siyasal fikirlerin sahalarını aşıyor. Bu nedenle kamu yönetimlerinin ve uzmanlık kuruluşlarının farklı tarafları etkileşime sokacak bir rol oynaması, profesyonel enerjiyi, yaratıcı fikirleri, yeni finansman kaynaklarını harekete geçirmesi gerekiyor. Buna karşılık informel ilişkiler, doğrudan yönetim ve plansız ve vizyonsuz programlar kentin gelişiminin karşısındaki en büyük engel.
Girişimler katılımcı ve yaratıcı bir rol oynamalı
Sonuçta bu yapılar hala kamu yapıları. Bir takım kuruluşlara devredilseler de kamunun sahipliği devam edecek. Ancak sınırlı sayıdaki inisiyatifin geçmişteki sahiplenme biçimlerini tekrarlamaması gerekli. Yerel yönetim karşısına çıkan ilgi grupları ile fırsatları değerlendirmek yerine bu defa farklı bir şey yapmalı. Bağımsız STK’lar ve yaratıcı kültür sermayesini harekete geçirmeli. Bu girişimler içe kapanmak yerine kamunun politika geliştirmesini desteklemeli, farklı kuruluşların katılımını güçlendirici, kolaylaştırıcı bir rol oynamalı. Dolayısı ile bu alanların dönüşümü, binaların, mekanların dönüşümünden çok yönetimlerin, profesyonellerin ilişkilerinin dönüşümünü ilgilendiriyor. İstanbul’da bir öğrenme ve deneyim üretme süreci yaşamamız gerekiyor. İstanbul’da gecikmeyi, kötü yönetimlerin ortaya koyduğu hasarları telafi edecek yeni deneyimlere ve atılımlara ihtiyaç var. Bu ise artık kimsenin tek başına yapabileceği bir iş değil.
Benzer yazılar:
- Benzer yazı yok