nedir

Cerrah Paşa’ nın hastanenin çesi [değiştir]

’de modern anlamda 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından kurulan İstanbul Darülfününu ile başlamış, 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Fakültesi ile devam etmiş 1967 yılında Fakültesi ikiye bölünerek Fakültesi doğmuştur.

Fakültenin kuruluş öncesi çesine bakarsak; Fakültesi adını bulunduğu semtten almaktadır. Buraya denmesinin nedeni Sultan III. Murat III. Mehmet döneminde saray cerrahı olan sadrazamlığa kadar yükselen Cerrah Mehmet Paşa’nın isminden kaynaklanmaktadır.
Cerrahpaşanın ilk yılı
Cerrahpaşanın ilk yılı

Fakültesinin temelini teşkil eden ilk ; şimdi fakültenin bulunduğu yerde bulunan “Takiyeddin Paşa Konağı”nın Belediye tarafından satın alınarak gerekli düzenlemelerin yapılması ile 10 Temmuz 1911 tarihinde açılan, sadece hastalara hizmet veren 80 yataklı “İstanbul Belediyesi Hastanesi”dir. 1912 yılında ahşap olan Takiyeddin Paşa Konağı yıkılarak yerine 150 yataklı, şimdi Fakültesi Müzesi’nin bulunduğu kagir bina buna ek olarak şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bina inşa edilmiştir. 1930 yılında şimdiki Psikiyatri ünün bulunduğu bina Dahiliye kliniği olarak inşa ettirilmiş yatak sayısı 250′ye ulaşmıştır.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun bulunduğu binanın balkonunda oturarak ile ilgili görüşlerini “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiş, ayrıca konuk defterine “Gördüklerimden memnun oldum, temizlik intizam ciddi, mesai takdire şayandır” şeklinde yazmıştır.

1933 Üniversite Reformu ile Haydarpaşa’da bulunan fakültesi İstanbul’un Avrupa yakasına nakledilmiş fakültesi merkezi Beyazıt’a, klinikler ise İstanbul’un 5 hastanesine (Şişli Etfal, Haseki, , Guraba, Bakırköy Akıl Hastaneleri) yerleştirilmiştir.

Üniversite fakültesinin öğretim üyesi öğrenci sayısındaki artış, öğrencilerin Haseki, Çapa arasındaki gidiş gelişlerinde yaşanan zorluklar nedeni ile 5 Ocak 1967 tarihinde toplanan Üniversite Fakültesi Profesörler Kurulu Fakültesi adı ile ikinci bir fakültesi kurulması ını alarak Üniversite Senatosuna teklif etmiş bu teklif 27 Temmuz 1967 tarihinde toplanan Üniversite Senatosunda kabul edilerek Fakültesi resmen kurulmuştur. Fakültesi ilk Dekanı Prof. Dr. Celal Öker 5 Eylül 1967 tarihinde göreve başlamıştır.

İstanbul Üniversitesi içinde bulunan tek “ Fakültesi” 1967 yılında İstanbul Fakülteleri olarak ikiye ayrılırken 140 yıllık köklü bir tarihin mirasına da ortak oldular.

II. Mahmut dönemi eseri olan 14 Mart 1827’de kurulan Tıphane Osmanlı Devleti’nin batılı anlamda açtığı ilk kuruluşlardandır. 15 Haziran 1826’da yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış Batı usulü tümen, tabur bölüklere ayrılan, tüfenk kılıncı olan, ceket pantolon potin giyen yeni bir ordu kurulmuştur. Askerlik alanındaki yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için Yüksek Harp Okulu kurulurken, ordunun gereksinimi için de çağa uygun gerekiyordu.

Mustafa Behçet Efendi üçüncü defa görevlendirildiği Hekimbaşılığı sırasında Padişaha verdiği bir takrirle askerlerin savaşta barışta modern hekimlik kurallarına göre bakılması için yeni bir okulu kurulmasının gereğini belirtiyordu.

Bu mektep 14 Mart 1827 tarihinde Vezneciler’de Tulumbacıbaşı Konağında Tıphane adıyla kuruldu. Tıphane’de okutulan dersler: 1. sınıf: Arapça, , Fransızca, , Kimya, 2. sınıf: , Arapça, Teşrih, Nebatat, Hayvanat, 3. sınıf: Hıfz-ı sıhhat, Müfredatı, Fizyoloji, Askeri Cerrahi, 4. sınıf: Dahili hastalıklar, Harici Hastalıklar, Doğum. Beş yıl sonra Topkapı Sarayı’nın sahil kısmında bulunan üç koğuşlu Hastalar Odasında ayrıca Cerrahhane kuruldu.

Tıphane Cerrahhane 1836 yılında Topkapı Sarayı yakınındaki Kırmızı Kışla olarak da adlandırılan Otlukçu Kışlasına taşındılar. Fakat bu bina için küçük yetersiz olduğundan Galatasarayın’daki Enderun Ağalarına ait binaya taşınılmasına verildi. Bina onarıldıktan sonra 1838 tarihinde Tıphane Cerrahhane, Galatasarayı tıbbiyesi olarak isimlendirdiğimiz binaya taşındı bir süre sonra eğitimleri birleştirildi. 1839’da II. Mahmut’un da bulunduğu bir törenle açılan adı “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne” olarak değişen okulda Avusturya’dan gelen Dr. Charles Ambroise Bernard’ın (1808-1844) eğitimde önemli rolü oldu. Kadavra üzerinde anatomi öğretimi başladı. Bitki koleksiyonu, tabiat müzesi, jeolojik oluşumlar koleksiyonu, kütüphanesi, hidrolik basınç aletleri, deneyler için tüm lara sahip laboratuvarı, botanik gravür resimleri kimya laboratuvarına sahip Galatasarayı Tıbbiyesi 1849’da yandı. Mektep önce Hasköy’de bulunan Humbarahane Kışlasına, daha sonra 1865’te kolera salgını sebebi ile haline getirilen Humbarahane Kışlasından yine Hasköy’de bulunan Gergeroğlu Konağına nakledildi. Salgın sebebi ile öğretime bir süre ara verildi.

mektebi 1866’da Sirkeci’de bulunan Demirkapı Kışlasına taşındı 1874 yılına kadar burada eğitimine devam etti. 1874 yılında 1849’da yanan Galatasarayı binasının yerine yapılan yeni binaya taşındı. İdadi kısmı (lise) Galasarayında kalan Mektebi 1876 yılında tekrar Demirkapı’ya taşındı “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane” adı verildi. İdadi kısmı da Kuleli’ye taşınınca binaya Galatasay Sultanisi (bugünkü Galatasaray Lisesi) yerleşti. Mektebi 1903 yılına kadar Demirkapı Kışlasında öğretim yaptı.

Mektebi 1892 yılında yapımına başlanan Haydarpaşa’daki binaya (Şu anda Marmara Üniversitesi’nin kullandığı bina) 1903 yılında taşındı. Tıphane Cerrahhanenin dört yıl olarak başlayan giderek gelişti, zaman içinde birçok mezunu çeşitli Avrupa şehirlerine ihtisas için gönderildi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, kurulduğundan beri askeri bir okuldu, 1867 yılında bu Askeri Tıbbiye binası içinde Sivil (Mülki) Tıbbiye kuruldu önce Ahırkapı’da daha sonra Kadırga’da çeşitli binalarda öğretime başlandı. Mülki Tıbbiye de daha sonra Haydarpaşa’ya taşındı. 1909 yılında Askeri Sivil Tıbbiyeler Haydarpaşa’da birleştirilerek İstanbul Darülfününü Fakültesi adı verildi. O yıllarda görev yapan öğretim kadrosunda Dr. Esat Şerafettin (Köprülü) ( Botaniği), Dr. Mazhar Paşa (Anatomi), Dr. Tevfik Recep (Örensoy) (Histoloji Embriyoloji), Dr. Kemal Cenap (Berksoy) (Fizyoloji), Dr. Abdi Kurtaran (Cerrahi), Akil Muhtar (Özden) ( Fenni), Dr. Bahaettin Şakir ( Kanunu), Dr. Hamdi Suat (Aknar) (Patolojik Anatomi) gibi önemli hocalar bulunuyordu.

Tıbbiyemizin tarihi sadece eğitim tarihi değildir. Savaşlar da Tıbbiyenin tarihi için önem taşır. 20. yüzyılın başında Trablusgarb Balkan Savaşları sırasında Fakültesi hoca hekimlerinin gayretle çalışmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Haydarpaşa Fakülte binası Yedek Askeri haline getirildi. Öğretim üyeleri, yardımcıları, yeni mezunlar hatta talebeleri cephelere gittiler. Bu zor günlerde öğretimin aksamaması için gayret gösterildi fakülte kapatılmadı. Savaş sonunda İstanbul’a giren İşgal Orduları Fakültesini kapatmak istediler. 1919 Şubat ayında Fakülte Merkez binasına giren İngilizler burasını yarı yarıya işgal etmişlerdi. Binanın tamamını işgalden korumak için dönemin Fakülte Reisi Akil Muhtar Özden denge siyasetine baş vurarak 1920 yılında dört Fransız doktorunu öğretim kadrosuna atadı. 14 Mart’ın Bayramı olarak kutlanmasına da İstanbul’un işgali sırasında başlandı. Tıbbiyeliler bir 14 Mart’ta İşgalci güçlerin haksız tutum baskılarına şı gösteriler yaptılar. Aynı yıllarda Fakülte hocalarından Süleyman Numan Paşa (İç hastalıkları) Esat Işık Paşa (Göz hastalıkları) İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edildiler. Tıbbiye savaş sırasında büyük yaralar aldı. Fakat on yıl süren savaş sırasında bu fedakar hekimler cephedeki görevleri ile birlikte zor koşullar altında bulaşıcı hastalıklarla da başarı ile savaştılar. Zaferden sonra tıbbi gelişimine hızla devam etti.

1924 ders yılından itibaren FKB (o dönemdeki ismiyle PCN) sınıfı açıldı. Dr. İhsan Hilmi Alantar (Çocuk), Dr. Behçet Sabit (Erduran) (Üroloji), Muzaffer Esat (Güçhan) (İç hastalıkları), Kazım İsmail (Gürkan) (Cerrahi), Şinasi Hakkı (Erel) (Cerrahi) gibi genç isimler Tıbbiye’nin eğitim kadrosuna girerek, savaş yıllarının boşluğunu kısa sürede giderdiler.Haydarpaşa’da öğretim devam ederken, hocalar tekrar İstanbul yakasına dönmek istediler. Bunun için ilk girişim 1925 yılında yapıldı. Fakat 1933 Üniversite Reformuna kadar eğitim Haydarpaşa’da devam etti.

1933 yılında İstanbul Darülfününu lağvedili yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bu kuruluşu gerçekleştiren gereğ İstanbul Üniversitesi Fakültesi Haydarpaşa’dan ayrıldı İstanbul yakasına taşındı. Fakülte idare merkezi bilimler Beyazıt’ta bulunan eski Harbiye Nezareti Binasına (üzerinde Arap harfleri ile Daire-i Umur-ı Askeriye yazan ihtişamlı kapıdan girilerek ulaşılan günümüzde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan büyük tarihi bina), klinikler Şişli Çocuk, Haseki, , Gureba Bakırköy’de bulunan hastanelere taşındılar. Nazi idaresi sebebi ile Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan Musevi bilim adamlarından bazıları 1933 Üniversite Reformundan sonra ’ye geldiler. Çeşitli fakültelerde görev alan bu bilim adamlarından bazıları Fakültesinde öğretim üyeleri ile birlikte öğretim kadrosunda görev aldılar. Bunlardan Hans Winterstein (Fizyoloji), Werner Lipschitz (Biyokimya), Hugo Braun (Mikrobiyoloji), Rudolphe Nissen (Cerrahi), Wilhelm Liepmann ( Doğum), Leopard İgerscheimer (Göz)’i sayabiliriz.

İstanbul Üniversitesi Fakültesi’nin Kampüsü

Tarihi bir yerleşim alanı içinde bulunan İstanbul Üniversitesi Fakültesinin kısmında bulunan ilk binası Belediye tarafından satın alınıp 80 yatakla 10 Temmuz 1911 tarihinde hizmete açılan Taküyiddin Paşa konağıdır. Ahşap olan bu bina ihtiyaca cevap vermediğinden yıktırılarak yerine şimdi Kültür Biriminin bulunduğu yerde idare binası 150 yataklı yeni bir klinik yaptırıldı 1912 yılında hizmete açıldı. Bu bina bir koridorla şu anda Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu binaya bağlıydı. Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bu yapı önce Cerrahi sonra Şişli Çocuk Hastanesinden nakledilen Üroloji Kliniğine aitti.kullandığı. Hastaneye girişi şu anda Kültür Biriminin bulunduğu binanın bodrum katındaki kemerli kapıydı.

Belediye yaptığı istimlâklerle hastaneyi genişletmeye devam etti. Şu anda Psikiyatri Anabilim Dalının bulunduğu bina 1930 yılında İç Hastalıkları Kliniği olarak hizmete girdi. Bir koridorla İç Hastalıklarına geçiş sağlanan Neşet Ömer Amfisi 1930 yılında Üniversite tarafından inşa edildi. Amfinin altında Patolojik Anatomi Enstitüsü kuruldu.

tarihimizde özel bir yeri olan Farmakoloji Kliniği (Şu anda İstanbul Üniversitesine bağlı olan Kardiyoloji Enstitüsü) 1938 yılında Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in çabaları ile inşa edildi. girişinin sağında günümüzün Göğüs Hastalıkları binası modern bir Göz Kliniği olarak Fakültesi tarafından 60 yataklı olarak 1940 yılında hizmete girdi. Şu anda Nöroşiruji Ortopedi Anabilim Dallarının bulunduğu bina I. Cerrahi Kliniği olarak 1943’te hizmete açıldı. Cerrahi pavyonuna yeni eklenen ameliyathane bloğu ile 3. Cerrahi servisi meydana getirildi. Şu anda Nöroloji ile Fiziksel Rehabilitasyon Anabilim Dallarının bulundu bina Belediye tarafından Verem Pavyonu olarak inşa edildi ve1947 yılında kullanıma girdi. Verem Pavyonunun 100 yatağı 1953 yılında Fakültesi’nin Fitizyoloji Kliniğine verildi.

Günümüzde Hastalıkları Doğum Anabilim Dalına bağlı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalının kullandığı bina 1946 yılında tamamlandı aynı yıl Bakırköy Akıl Hastanesi içinde bulunan Nörolojiye tahsis edildi.

1953 yılında temeli atılan Hastalıkları Doğum Anabilim Dalı ile Çocuk Kliniğinin bulunduğu binalar kompleksi 1967 yılında tamamlandı Hasekide çalışmalarını sürdüren bu kürsüler yeni binalarına taşındılar.

İstanbul Üniversitesine bağlı tek Fakültesi’nin kampüsü grubu Belediye ile çalışmalarını sürdürürken, Çapa kampüsü grubu da Vakıf hastaneleri ile işbirliği içindeydi. Binaları satın alan İstanbul Üniversitesi 1967’de Vakıf Gureba, 1969’da Belediye ile ilgili bağlantılarını kestiler her iki kampüste de İstanbul Üniversitesi Fakültesine bağlı olarak tamamen yapılmaya başlandı.

İstanbul Fakültelerinin Kurulmaları

Haydarpaşa’dan ayrılan Fakültesi İstanbul yakasında çok geniş bir coğrafyada çalışıyordu. Bilimler Beyazıt’da, Klinikler Bakırköy, Şişli Çocuk Hastanesi, Haseki, Çapa ’daydı. Gerek idari yönden gerekse öğrencilerin bu geniş alanda öğrenim görmeleri zordu. Öğrenci sayısı artmıştı. 1967 yılında fakültesinin ikiye ayrılması Fakültesi’nin 7 Ocak 1967 günkü toplantısında kliniklerin çoğunun kampüsü içinde olması göz önüne alınarak “ Fakültesi” adıyla ayrılmasına verildi. Üniversite Senatosunun 27 Temmuz 1967 78 sayılı ı ile iki fakültesi kurulmuş oldu. Fakültelerinden biri İstanbul diğeri adlarını aldılar. Her iki fakülte dünyaca ünlü öğretim üyelerine sahipti.

, İstanbul Üniversitesinin tek fakültesi döneminden itibaren ; Ord. Prof. Dr. Fahri Arel (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Burhanettin Toker (Almanya’da cerrahi radyoloji ihtisası yapan Dr. Burhanettin Toker ’nın bir Cerrahi hastanesi olması için büyük çaba göstermiştir), Nissen (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Neş’et Ömer İrdelp (İç hastalıkları, Prof. Dr. Muzaffer Esat Güçhan (İç hastalıkları), Igerscheimer (Göz), (Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı (Cildiye), Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil ( Doğum), Prof. Dr. Necdet Sezer (Göz), Prof. Dr. Sedat Tavat ( Kliniği), Prof. Dr. Necmettin Polvan (Nöroloji), Prof. Dr. Gıyas Korkut (Üroloji), Prof. Dr. Feyyaz Berkay (Nöroşirurji) gibi iz bırakmış hocalara sahip olmanın onurunu yaşar.

Fakültesi

Fakültesi’nin ilk yönetim kadrosu şu öğretim üyelerinden oluşuyordu: Prof.Dr.Celal Öker (Dekan), Prof.Dr.Meliha Terzioğlu, Prof.Dr.Kemal Önen, Prof.Dr.[[Suat Vural, Doç.Dr.Erdoğan Özdamar, Doç.Dr.Mecdi Ramazanoğlu. Yönetim kadrosu akıp giden zaman içinde görevlerini başka öğretim üyelerine devrettiler. Prof. Dr. C. Öker’den sonra sırasıyla Prof. Dr.Osman Barlas, Prof.Dr.Hikmet Altuğ, Prof.Dr.'i Demiroğlu, Prof.Dr.Bülent Berkarda, Prof.Dr.Nurettin Sözen, Prof.Dr.Şefik Kayahan, Prof.Dr.Faruk Yenel, Prof.Dr.Hürol İnsel, Prof.Dr.Nafi Oruç, Prof.Dr.Ahmet Nejat Özbal, Prof.Dr.Fikret Sipahioğlu Prof.Dr.Özgün Enver dekanlık görevini yürüttüler. Şu andaki dekan Prof.Dr.Halil Yanardağ’dır.

İki fakültesi bünyelerinde bulunmayan birimleri kurmaya başladılar. Fakültesi çevresindeki mahalleleri istimlak ederek hızlı bir büyüme sürecine girdi.

Fakültesi kurulduğu yıllarda yerleşim şöyleydi: Şu anda Kültür Birimi olan binanın bodrum katında poliklinikler, giriş katında Dekanlık, Fakülte sekreterliği, bürolar, Başhekimlik; birinci katında Eczane, ikinci katında diğer idari birimler bulunuyordu. Bir koridorla bağlantısı ikinci binanın (Bugünkü Meslek Yüksek Okulu) giriş katında Radyoloji üst katında Üroloji Kürsüsü yer alıyordu. Yer darlığı sebebi ile İdare binası ile Üroloji Radyoloji Kürsülerinin bulunduğu binalar arasına bir bina inşa edilmişti ( Kültür Birimi binasının restorasyonu sırasında bu bina yıktırılmıştır) burayı da Radyoloji Kürsüsü kullanıyordu.

Burhanettin Toker Anfisinin yanına inşa edilen binanın üst katı (Şu anda İş Bankasının yer aldığı bina) Profesörler Kurul Salonu, alt katı okuma salonuydu. Cerrahi binası kompleksi içinde Rehabilitasyon, Ortopedi, Acil poliklinik servisi, Merkez Laboratuvarı, kütüphane, öğrenci kantini yer alıyordu.

Bilimler İstanbul Fakültesinde kalmıştı. Belediyeden alınan Verem Pavyonunda gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1969 yılında kliniksiz kürsülere tahsis edildi.

Cerrahi Kliniğine (Bugün Nöroşirurji Ortopedi) kat ilavesi ile Anesteziyoloji Reanimasyon kürsüsü kuruldu.

Doğum Çocuk binaları kompleksi içinde Kulak Burun Boğaz, Psikiyatri, Cildiye kürsüleri bulunuyordu.

Cerrahi içinde kurulan Nöroşirurji Dr. Feyyaz Berkay döneminde kürsü oldu.

Bugünkü Fakültesi

Nöroloji şu anda 1979’da bilimlerin boşalttığı onarımdan geçen yenilenen eski Verem Pavyonunda faaliyetini sürdürmektedir. Celal Öker Reşat Garan amfilerinin de bulunduğu İç Hastalıklarının bulunduğu A Blok 1977 yılında hizmete girdi. Ekrem Kadri Unat, Meliha Terzioğlu Talia Bali Aykan amfilerinin yer aldığı Bilimler binası 1978-1979 yıllarında hizmete girdi. Göz, KKB, Üroloji Dermatoloji 1980 yılında İç Hastalıkları binasına bitişik blok olarak inşa edilen binalarına taşındılar. Genel Cerrahi, Çocuk, Damar, Plastik Cerrahisi klinik ameliyathaneleri ile polikliniklerin de hizmete girmesi ile İç Hastalıklarından başlayıp Genel Cerrahide biten monoblok içinde yer aldılar.

Geçen yıllar içinde bu kısa çeye sığdıramayacağımız anabilim dalları içinde bilim dalları kurulduğu gibi, bazı bilim dalları anabilim dalı oldular.

1987 yılında, Fakülte içinde İngilizce eğitim veren İngilizce ı açıldı.

1842 yılında Mektebi içinde kurslarla öğretime başlayan, daha sonra okul olarak gelişen ebe okulu, Doğum Kliniği ile birlikte Haseki’den ’ya taşındı. 1973 yılında Hemşire Laborant Okullarının ilave edildi gündüzlü olan okula yatılı öğrenci kabulüne başlardı. Üç okul 1975 yılında bugün İngilizce ının kullandığı yeni inşa edilen binasına taşındı. Şu anda iki kat ilave edilerek hemşire lojmanı yapılan bina yatakhaneydi.

Çeşitli okuma salonları bulunan büyük kütüphane binası 1981 yılında hizmete girdi. Kütüphanemize birçok yerli yabancı süreli yayın alınmaktadır. Fakültenin yayını olan “ Fakültesi Dergisi” 1967 yılında yayın na girdi. Kütüphanenin ortamı ile yabancı yayınlara ulaşılmaktadır.

İstanbul Üniversitesine bağlı Bilimleri Enstitüsü, Meslek Yüksek Okulu, Tıbbi sekreterlik, Radyoloji, Laboratuvar önlisans okulları Fakültesi bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Fakülte idari sistemi 1985 yılında reorganize edilerek , Hemşirelik Hizmetleri, Eczacılık,, Teknik Hizmetler vb. birimler kurularak görev yetkileri belirlendi.

Merkez Laboratuvarı Cerrahi İç hastalıkları monobloğu içinde 1981 yılında faaliyete geçti. çalışanlarını daha verimli kılan Kreş de 1981 yılında açıldı.

1000 kişi kapasiteli Oditoryum 1990 yılında faaliyete geçti. Dekanlık idari birimlerin yeni binası 1995 yılında hizmete girdi.

Tıpla ilgili tarihi malzemenin bulunduğu Kültür Birimi 2004 yılında hizmete girdi.

Eski mutfak, çamaşırhane, idare binaları garajının bulunduğu binalar yıkıldı ilki 2000 yılında öğrenci kabul eden 200 yatak kapasiteli iki öğrenci yurdu açıldı.

1995 yılında bilgi işlem merkezi faaliyete geçti.

Edirne Fakültesi 1973 yılın Fakültesi içinde kuruldu. Fakültesi öğrenci sayısı bakımından 1981 yılında ’de bir rekorun sahibi idi. Öğrenci sayısı Edirne Fakültesi öğrencileri ile birlikte 3000’di. Fakültesi 1967-1968 ders yılında 903 öğrenci ile eğitime, 1000 yatak kapasitesi ile hizmete devam ederken 75 000 metrekare alan üzerindeydi. Bugün 140 000 metre kare açık alana, içinde salonları, derslikleri, klinik laboratuvarları, kan merkezi, santral iletişim merkezi, bilgi işlem otomasyon merkezi, kütüphane, yemekhane, lojman, yurt, restoran, bankalar, taksi durağı vb. bulunan 210 000 metrekare kapalı alana sahiptir. Kampüs ağacı, çiçeği çimi ile bir yeşil alan içindedir.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki hizmetleri meslek Yüksek Okulunun balkonunda oturarak görüşünü “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiştir. ’ün dediği gerçekleşmiş sahile kadar inmiştir. Küçük bir konakla faaliyete geçen kampüs bugün 2500 civarında öğrencisi, 1100 akademik 657 sayılı yasaya bağlı 2343 personeli ile faaliyet gösteren büyük seçkin bir Fakültesi olarak gelişimini hızla sürdürmektedir.

Personel Bilgileri [değiştir]

Fakültesi öğretim üyesi öğretim yardımcısı sayıları yıllara göre belirgin bir artış göstermiştir. Kuruluşunda 62 olan öğretim üyesi sayısı bugün 528′e, öğretim yardımcısı sayısı ise 138′den bugün 612′e ulaşmıştır. Kuruluşta 39 Profesör, Doçent, 11 Üniversite Doçenti, 36 Uzman 102 Asistan Doktor ile eğitim hizmetlerine başlayan fakültemizde bugün 400 ün üzerinde Profesör, 135 Doçent, 6 Yardımcı Doçent 469 Uzmanlık öğrencisi mevcut bulunmaktadır.

Teknik Bilgiler [değiştir]

Fakültesi kampüsü yaklaşık 140 Bin metre kare açık alana sahip bulunmakta olup içerisinde Dekanlık, Oditoryum, Yemekhane, Kapalı Salonu, Merkez Kütüphane, Bilimler, Monoblok, Yeni Poliklinik, Acil-Ortopedi-Nöroşirurji, Çocuk Hastalıkları- Doğum, Jinekolojik Onkoloji, Nöroloji- , Hemşire Lojmanı, İngilizce , Radyasyon Onkolojisi, Psikiyatri, Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Müzesi Göğüs Hastalıkları olmak üzere toplam 210 Bin metre kare kapalı alana sahip 20 ayrı bina bulunmaktadır.

İstanbul Üniversite’sindeki Konumu [değiştir]

Fakültesi’nin Üniversite Senato sırası 9, Akademik rengi ise Bordo’dur.

drama koprusu hasan dardir gecilmez
soguktur sulari hasan bir tas icilmez
at martinini debreli hasan daglar inlesin
drama mahpusunda hasan karakedi dinlesin

mezar taslarini hasan koyun mu sandin
adam oldurmeyi hasan oyun mu sandin
at martinini debreli hasan daglar inlesin
drama mahpusunda hasan dostlar dinlesin

drama koprusu hasan dardir daracik
cok istemem yanko corbaci bin bes yuz liracik
at martinini debreli hasan daglar inlesin
drama mahpusunda hasan karakedi dinlesin

drama koprusunu hasan gece mi gectin
ecel serbetini hasan olmeden mi ictin
at martinini debreli hasan daglar inlesin
drama mahpusunda hasan dostlar dinlesin.

Unutulmaz Bir Hikâyesi
Latif, bir çoban… Saf huylu, düşünceli, temiz kalpli bir çoban… Bir gün, koyunlarını otlatırken nehre su almaya inen güzeller güzeli Latife’yi gördü. ona âşık oldu. ıyla her gece yanıp tutuştu. Latife, o kadar bir kızdı ki köyün tüm genç delikanlıları ona âşıktı. Fakat Latife’nin babasının korkusundan Latife’yle değil görüşmek, göz göze bile gelemiyorlardı. Ama bizim saf huylu çobanımız Latife’ye öyle bir âşık olmuştu ki, ı için dağları bile delip geçerdi. Öylesine seviyordu Latife’yi. Latife, Latif adlı çobanın kendisine âşık olduğunu daha sonra öğrendi. o da bir gün Latifle göz göze geldi. Artık o da Latif’e vurulmuştu.
Latife’nin babası, adamlarına ına âşık olan çoban Latif’i bulmalarını emretti. Maho Ağa (Latife’nin babası) ının bir çobana âşık olmasına çok sinirlenmişti. Onun ının ancak bir saraya gelin olabileceğinin düşüncesindeydi. Ama o sadece kendi düşüncesi… Latife babasından çok farklı düşünüyordu. O, gönlünün sevdiği kişiyle evlenmeyi istiyordu. Neyseki bizim çoban Latif, Maho . Ağa’nın adamlarına yakalanmamıştı. Çoban Latifle, güzeller güzeli Latife gizlice buluşuyorlardı. Maho Ağa bu durumdan oldukça rahatsızdı. Adamlarına:
—Eğer o çobanı bulamazsanız bir daha gözüme gözükmeyin! Diye sert bir tonuyla çıkıştı. Adamları hemen Maho Ağa’nın yanından dağıldılar. Dağılışlarında uğultu ön plandaydı. yakalayacaklarını düşünüyorlardı, daha önce tüm çabalarına rağmen Çoban . Latif’i yakalayamamışlardı. Maho Ağa bu uğultunun arkasından adamlarına:
—Dediklerimi duydunuz, eğer yakalayamazsanız bu köyden gidin! Diye seslendi.
Latif ile Latife, güneşin etrafı tepeden gözlemlediği, yapraklarının sürçüşmesiyle oluşan uğultunun kulağa hoş bir verdiği, bir yaşlı çınar ağacının altında el ele tutuşmuş bir vaziyette konuşuyorlardı. Maho Ağa’nın adamları onları birkaç kilometreden fark . etmişlerdi. Ellerinde silahlarıyla onlara doğru yaklaşıyorlardı. Latife babasının adamlarının kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti hemen Latif’i uyardı. Onu:
—Latif’im! Hemen ayrılmalısın yanımdan. Babamın adamları geliyor! Ellerinde silahları var! Çabuk ol! Çabuk! Diye kaçması için uyardı.
Latif, önemsemedi pek… Ama Latife’nin yalvarışları şısında tehlikeyi süzmüştü. Latife’ye:
—Sen de gel Latifem! Sen de gel, dedi. Latife:
—Olmaz, gelemem… O zaman peşimizi bırakmazlar. Hiç değilse git, merak peşinden gelmemeleri için onları oyalarım, dedi. Latif:
—Ben yakalanmaktan korkmuyorum Latif’em. Ben senden ayrı düşeceğim için korkuyorum. Buluşalım, sonra buluşalım, dedi. Latife telaşla:
—Tamam, ama şimdi gitmelisin, çabuk gitmelisin, diye yalvardı.
Latif, . Latife’nin alnından öpüp ellerini okşadı, sonra da oradan ayrıldı. Bir süre sonra Maho Ağa’nın adamları oraya geldi. Latife’yi alıp götürdüler. Geç kaldıkları için Latif’in peşinden gitmekten de vazgeçtiler…
Konaktayız…
Maho Ağa’nın adamları, konağa gelmişlerdi. Telaşla Maho Ağa’nın ayağına gittiler. Maho Ağa hınçla:
—Ne oldu buldunuz mu çobanı? Diye sordu adamlarına.
Adamlarından biri öne atılarak:
—Daha önemlisi ınızı bulduk ağam, dedi.
Maho Ağa:
ım zaten eninde sonunda buraya gelecekti. Ben size bir daha ımın o çobana gitmemesi için çobanı bulun demedim mi?
Adamları birbirlerine bakışarak, ıştılar. Maho Ağa gür bir sesle:
—Susun! Derhal pılınızı pırtınızı toplayın köyden defolun gidin! Diye söylendi adamlarına…
Adamlarından biri atılarak:
—Bize bir şans daha verin ağam son bir şans daha, diye yalvardı.
Bu söz adamları arasında birkaç defa tekrarlanarak bir uğultu haline geldi. Maho Ağa son bir şans daha mıştı adamlarına… Adamları yarından tezi yok yola düşme ı almışlardı kendi aralarında…

Çoban Latif üzgün düşünceli adımlarla koyunlarını otlatıyordu. Bir kavak ağacının altına uzandı. Derin derin düşüncelere daldı. Latife’yi düşünüyordu. Onun gündüzleri güneşin ışıkları altında bir deniz gibi dalgalanan masmavi gözlerini düşünüyordu. Onun bir su gibi kaygan ışık vurunca parlayan yüzünü düşünüyordu. Düşünceler arasında dönüp duruyordu ki duyduğu bir . onu hayallerinden alı koydu. Uyandığında, koyunlarıyla oynaşan elinde, uzun, bir sopa olan, uzun kirli, yırtık pırtık pardösülü, başında parçalanmış bir takke olan yamalı pantolonlu bir adam gördü. Galiba o adam köyün delisiydi. Latif ayağa kalktı deliye seslendi. Deli, Latif’in yanına koşarak yaklaştı ona:
—Nabber nassın? . Nassı gidiyo? Diye sordu. Latif, şın bakışlarla Deli’ye:
—İyiyim, iyiyim de senin adın ne? Diye sordu. Deli gülerek ellerini çırparak cevap verdi:
—Mennan! Mebus Mennan! Mebus! Mebus olacam Mebus! Ben Mebus’um Mebus! Diye söylendi Latif’e…
Latif güldü. Mennan’a:
—İyi o zaman. Benimle dost olur musun? Diye sorduğunda . Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Tamam ol! Ama sadece ol! Başka bir şey olma! Mebus olma haa… Ben olcam mebus ben! Ben! Ben! Diye söylendi…
Latif, elini Mennan’ın omzuna atarak beraber koyunların yanına doğru yürüdüler uzun uzun konuştular…
Sabah olmuştu. Maho Ağa’nın adamları sabah erkenden kalkmış çoban Latif’in kaldığı kulübeyi aramaya koyulmuşlardı. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda çoban Latif’in kulübesini bulmuşlardı. Aniden kapıyı kırarak kulübeyi bastılar. Ama kulübede kimse yoktu. Çünkü çoban Latif, dün tanıştığı Mennan’ın kulübesinde kalmıştı.
Mennan’ın Kulübesindeyiz…
Mennan sabah yemeği için tavşan yakalamıştı onu kızartıyordu. Tavşanın kızarmış etinin kokusu, kulübede uyuyan Latif’in burnunda tütüyordu. Latif bu kokuyla uyandı gözlerini ovuşturdu, etrafa şöyle bir bakındı. Yatağından kalkarak Mennan’ın yanına geldi ona:
—Ne bir , dedi.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
, … (Suratını asarak) olan değil, olan tavşan. ben tavşanın canına kıydım. (Kendine kızarak) Ama eğer ben kıymasam aç kalacaz, aç kalacaz. (Sesini alçaltarak) Ama ben kıymasam belki tavşan çok mutlu olacaktı, çok mutlu olacaktı! Diye söylendi kendi kendine…
Latif, Mennan’ı anlıyordu az da olsa. ona şöyle dedi:
—Sen onu öldürmesen o kendine kendisini öldürecek birini arayacak, Mennan. Sen eğer onu öldürmeseydin o başka birine vurulacak. Eğer sen onu öldürmeseydin aç kalırdık ben de bu kokuyu bir daha hissedemezdim. mdaki en an, dedi biraz durdu, düşündü sonrasında:
—Tabi Latife’yi gördüğüm andan sonraki, diye söylendi kendi kendine.
Mennan, Latif’e dönerek:
—Latife ? Diye sordu.

Latif:
—Latife, benim. . Latife de ben… Ben oyum o da ben… Ben neysem o da o… O neyse ben de o… Ben onu çok seviyorum Mennan. Anlıyor musun?
Mennan yutkunarak:
—Anlıyorum, dedi boynunu yere doğru eğdi.
Aradan günler geçti. Latif ile Latife zaman bulduklarında buluşuyorlardı. Latife, Mennan ile de tanışmıştı.
Maho Ağa’nın sabrı taşmıştı artık. ını, o çobandan kurtarmanın tek yolunun şehre taşınmanın olduğunu düşünmüştü. Zaten işi de vardı şehirde. Hemen toplandılar yola koyulmak için gün saydılar.
Latife, babasının bu ını Latif’le paylaştı. Latif isyan etmişti. Küplere binmişti.
Latife:
—Artık kader bize sırtını çevirdi Latif’im. Artık babamın . bu ı değişmez. Kaçır beni desem, köyün dışına bile çıkamayız. Her yer babamın emrinde. En iyisi şehre taşınalım biz, sonra sen beni şehirden alırsın, kaçarız…
Latif:
—Sen git, ben daha sonra düşünürüm. Ama şunu sakın unutma, eninde sonunda kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz. Ben seni çok seviyom, hem de çok! . Diye haykırır… Bu dağlardan dağlara yankılanır ta Maho Ağa’nın kulağına kadar gider. Maho Ağa gür bir sesle:
—Latife! Diye haykırır.
Yoldayız…
Maho Ağa özel bir arabayla köyün çıkışına varmıştı. Arabayı durdurdu çıkış görevlisinden birine:
—Bu civarlarda Çoban Latif diye biri var. Onun bu köyün dışına çıkmasına izin vermeyin. Sakın! Diyerek uyardı.
Görevli:
—Tamam, efendim, dedi.
Arabayla oradan ayrıldılar.

Çoban Latif derin düşünceler içinde Latife’yi köyün çıkışına yakın olan bir tepeden uğurladı. Yanında Mennan da vardı. Mennan, Latif’e:
—Düşünme, bir yolunu bulucaz, buluşacaksınız, birbirinizden alacaksınız…

Aradan aylar geçti. Latif aylarca Latife’den bir alamadığına yanıyordu. Yoksa Latife onu unutmuşmuydu. Zengin çocuğu onun aklını çelmişmiydi diye düşünüyordu. Eli kolu bağlıydı. Köy dışına da çıkamıyordu.
Mennan, Latif’in yanına geldi Latif’e:
üzülüyon? Diye sordu.
Latif:
sordun? Dedi.
Mennan:
—Yüzün üzgün, gözlerin ağlıyor.
Latif:
—Latifem’den uzak, yapayalnız, çaresiz olmaktan üzülüyorum. Ona üzülüyorum. Bir bile alamıyorum.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Artık alacaksın. Aylardır proşe yapılıyodu… Araya Latif girdi:
—Ne projesi? Diye sorduğunda Mennan sözüne devam etti aynı tavırlarıyla:
proşesi…

Latif sevinç içinde:
—Ne yani bizim köye de mi döşeniyor? Diye sordu.
Mennan:
—Evvet, öyle diyolardılar, dedi…
Latif hemen köye indi. Sevinçle, Latife’ye çekeceği ı düşünerek, ın çekildiği yerin yakınına geldi. Sıra çok uzundu. Mennan Latif şın gözlerle o kalabalığa bakıyordu. Sıra hiç bitmiyordu. Bir çeken bir daha çekiyordu. bu köye okuma yazmayı geliştirme teknolojiyle daha yakınlaşma amacıyla yapılmıştı. da olabilirdi fakat yazışmayla olduğundan hem okuma yazmada katkı sağlayacak hem de haberleşmede kolaylık sağlayacaktı. , Latife’nin gittiği şehir ile Latif’in olduğu köy arasında haberleşme yapılsın diye deneme amaçlı çekilmişti. Latif saatleri sayıyordu. Bir kere şansını denedi hemen kalabalığa atıldı hırslı köylülerin arasından bir ton azar işiterek ayrıldı. Bunun böyle olmayacağına kara verdi. Bekledi. Aradan aylar geçti. Bahar mevsimi gelmişti. Latif, ın tellerine şöyle bir baktı dikkatlice. Mennan da bir Latif’e bir de tellere bakıyordu. Latif bir anda ın tellerine ın konmasıyla baharın geldiğinin farkına varmıştı. içten bir sesle:
ın tellerine mı konar, herkes sevdiğine yârim, Latif’em böyle mi yanar, . diye mırıldandı.
Mennan hemen eline aldığı mürekkepli kalemle, çıkardığı kâğıdın üzerine Latif’in dediklerini yazdı.
Latif daha sonra kalabalığa baktı :
ın tellerini arşınlamalı, yar üstüne yar seveni de be gülüm şunlamalı, diye mırıldandı tekrar.
Mennan bu sözlerini de kaydetti.
Latif, Mennan’a:
—Hadi kalk, gidelim, dedi.
Mennan:
—Tamam, deyerek elindeki malzemeleri sakladı.
direklerine kuş bakışı bakan bir tepeden Latif tekrar mırıldandı:
ın direkleri semaya bakar, senin o ahu gözlerin çok canlar yakar. Benim ki gibi… Latif’em, Latif’em, diye…
Mennan bu sözlerini de kaydeder. Latif, Mennan’a:
—Ne yazıyorsun? Diye sorduğunda Mennan:
—Hiç, hiçbir şey… . Kaçmak için planlar yapıyom.
Latif:
—Ne planı?
Mennan:
—Ne planı olacak, senin Latife’ne kavuşma planını…
Latif güldü solgun bakışlarla, hevessiz tavırlarla:
, her yer Maho Ağa’nın adamlarıyla sarılı, dedi.
Mennan:
—Ne olacak, biz de dağlardan kaçarız.
Latif:
yani?
Mennan:
—Yanımıza alcaz bir şeyler sonra da dağların arkasından şehre . inecez. Hem daha kestirme.
Latif sevinçle umutla:
—Tamam, o zaman ben hemen hazırlıklara başlayayım, diyerek hazırlıklara başladı.

Mennan:
—Tamam, dedi.
Hazırlıklarını tamamlamışlardı. Her şey hazırdı. Hemen yola koyuldular. Yolda eğlenceli anlar yaşadılar. Ama gittiklerinin farkında olan Maho Ağa’nın köydeki diğer adamları hemen ellerindeki silahlarla deli Mennan ile çoban Latif’in peşine düştüler. Latif ile Mennan her şeyden habersiz dağları aşıp şehre inmeyi planlıyordu. Yollarına devam ederken silah sesi duyuldu. Arkalarına bakındılar Maho Ağa’nın adamlarının kendilerine doğru koştuklarını gördüler. Hemen kaçmaya başladılar. Maho Ağa’nın adamlarından birinin ayağı iki taş arasına takıldı. Adamın ayağı bileğinden kırılmıştı. Acılar içerisinde kıvranıyordu. Arkadaşı onu bıraktı ikisinin peşinden koşmaya devam etti. Ayağı kırılan adam ise daha fazla acıya dayanamadı kendisini silahıyla öldürdü. Mennan dağın ormanlık alanının kestirme olduğunu düşünerek Latif’le birlikte karanlık ormana daldılar. Maho Ağa’nın adamı ormanın yakınına geldi izlerini kaybettiğini anlayınca geri döndü. Karanlık iyice bastırmıştı Maho Ağa’nın adamı dağın çlarında bir ayı tarafından parçalanarak öldürüldü. Latif Mennan ise ormanın derinliklerinde içinde yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Bir anda karanlık orman içinden bembeyaz bir ışık göründü. Hemen o ışığa doğru koştular. Sonunda şehre varmışlardı. Latif sevinçle dağın yamacından aşağı inerken şısına ayı çıktı. Latif hemen durakladı . heyecanlandı, korkmuştu. Daha önce ayıyla şılaşmıştı ama bu ayı sanki Latif’in, Latife’yle buluşacağını biliyordu sanki bir şeytanmış gibi ikisinin bir araya gelmemesi için pençelerini savuruyordu Latif’in üzerine. Latif ölümle iç içeydi. Mennan arkasından bağırarak:
—Yat, yat aşağı yat! Öl! Ölme numarası yap! Yap, diye seslendi. Kendi de ölme numarasını yaptı. Latif de arkasından kendini bıraktı yere. Ayı ikisinin üzerini kokladıktan sonra oradan uzaklaştı. Mennan etrafına tek gözünü açıp bakındı Latif’e:
—Uyan! Uyan! Gitti, diyerek ayağı kalktı. Latif de sanki yeni uykudan uyanırmış gibi kalkarak yoluna sarhoş adımlarla devam etti. Mennan da Latif’in koltuk altına girerek beraber indiler dağın . yamacından…

Latif, şehre inmişti. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda Latife’nin babasının yaşadığı evi bulmuştu. Hemen evin önüne geldi müstakil evin ına ufak bir taş attı. Latife, perdeyi açtı, sonra taşı atanın Latif olduğunu görünce pencereyi de açtı.
Latife:
—Latif’im. Sen misin?
Latif:
—Evet, bir tanem senin için dağları yarıp gelmesem de dağları aşıp geldim…
Latife:
—Olsun yine geldin ya… Biliyordum…
Latif:
—Sana ne dedim kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz.

Mennan tam zamanı düşüncesiyle Latif’in efkârlıyken söylediği sözleri kaydettiği kâğıdı Latif’e verdi. Latif kâğıda şöyle bir baktı Mennan’a:
bu? Diye sordu.
Mennan gülerek:
—Oku, dedi.
Latif okumaya başladı kâğıttaki yazıları bir üslupla tonuyla:
ın tellerine mı konar
Herkes sevdiğine yârim böyle mi yanar
ın tellerini arşınlamalı
Yar üstüne yar seveni şunlamalı
ın direkleri semaya bakar
Senin o mahrur gözlerin çok canlar yakar

Okudu. Elindeki kâğıdı . bıraktı kendi yaptı:
—Yanıma gel yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi cahil başıma…

Latife kendisi için yazılan bu mısraları çok beğendi. Babası hemen arkasından gözüktü Latif’e:
—Okuduğun mısraları dinledim evladım. Haklısın aslında. ımı böyle seven birini daha görmedim. Gerçekten sizin ınız Ferhat ile Şirin gibi… Tam bir … Ben bu ın şısına dikilirsem ömrüm ne çok olur ne de sonum hayırlı… En iyisi siz beni affedin de buradan sevinçle hayırlı bir iş sonunda köyümüze dönelim.
Latife, babasına dönerek:
—Hayırlı iş? Diye sordu.
Maho Ağa:
—Evet, sizi evlendireceğim. Ama beni affederseniz…
Latif sevinçle:
ın direkleri semaya şı
Gel güzelim barışalım düşmana şı
ın direkleri semaya şı
Gel güzelim barışalım düşmana şı
— Yanıma gel yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi cahil başıma…

Latif ile Latife köye dönmüşlerdi. Düğünlerini yapıp mutlu huzurlu bir hayat yaşadılar…
Latif ile Latife evlendiler de Mennan ne yaptı derseniz, Mennan kendine göre birini bulmuştu. O da Latif gibi âşık olmuştu. Onun ı da dillere destandı. Ama o Latif gibi hiç zorluklarla şılaşmamıştı. Eee olsa mebustu…

19 yüzyılın modern çağın en köklü bir öyküsü olmuştu bu

SONSUZA KADAR LATİF LATİFE’NİN AŞKI DÜNYADA HER BAHAR KUTLANIYORDU…

“TELGRAFIN TELLERİNE KUŞLAR MI KONAR” ADLI PARÇADAN ESİNLENEREK YAZILMIŞTIR. ALINTI DEĞİLDİR. HAYAL ÜRÜNÜDÜR…

OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER…

  • Ellerin kâbesi var, benim Kâbem insandır.
  • Okunacak en büyük insandır.
  • ·Her ne arar isen kendinde ara.
  • ·Yolumuz, ilim, irfan insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur
  • ·Hiç bir milleti insanı ayıplamayınız!”
  • ·Doğruluk dost kapısıdır. Doğruluk karargâhımızdır.
  • ·Dosttan gayrı dost aramak, fesâd-ı muhabbet butlan-ı (hükümsüz, boş) mârifettir.
  • ·Komşu hakkı, Allah hakkıdır.Komşu hakkına dokunulmaz; emanete hıyanet edilmez.
  • ·Göze nur gönülden gelir.
  • ·İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir; kemâli, işlerinin doğruluğundadır. Yani insanın ziyneti (süsü) güzelliği, sözlerinin iyiliğindedir; kemâli de işinin dürüstlüğündedir.
  • ·Dini, dili, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
  • ·İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
  • ·Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
  • ·Madde karanlığı, akıl nuru ile; cehalet karanlığı, ilim nuru ile; nefis karanlığı, marifet nuru ile; gönül karanlığı nuru ile aydınlanır.
  • ·Akıl aya, ilim yıldıza, marifet güneşe benzer.
  • ·Kadınları okutunuz.
  • ·İncinsen de incitme.
  • ·Düşmanınızın da insan olduğunu unutmayınız.
  • ·Kuvvetini zavallıya değil, zalime kullan.
  • ·Ara bul!
  • ·Her ne arar isen kendinden ara.
  • ·Düşünceyi, eylemi, sevgiyi siz, Tanrı’nın tadı biliniz.
  • ·Yüreğinin ağırlığıncadır kişinin değeri.
  • ·İyi mi olsun şındaki, sen iyi ol ilkin.
  • ·Yalnız bilgelerdir, hem arı olan, hem arıtıcı olan.
  • ·Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
  • ·Nefsine ağır geleni kimseye tatbik .
  • ·Nebiler, veliler insanlığa Allah’ın hediyesidir.
  • ·Eline, diline, beline sahip ol.
  • ·İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundandır.
  • ·Delilsiz sözle gıyapta bulunma. Doğru yola gidene veli, eğri yolda gidene deli derler.
  • ·Asıl kör, nankörlüktür. İyiliğe şı kötülük, ktır.
  • ·İnsanoğlunun en büyük düşmanları yalancılık, nefsine düşkünlük, mal mevki hırsı, gıybet, edepsizlik, hıyanet Hakk’ı inkardır.
  • ·Namahreme bakma, hatır yıkma, başa kakma, dünya için kaygı çekme
  • ·Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.
  • ·Biz, dile söze değil, öze hale bakarız.
  • ·Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.
  • ·Hamı pişiremezsen, bâri pişmişi ham .
  • ·Mürşidlik alıcılık değil, vericiliktir.
  • ·Bizim semahımız ilahi bir aşktır.
  • ·En büyük keramet çalışmaktır.
  • ·Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
  • ·Özünle, sözünle, gözünle işinde ol.
  • ·Edep elbisenizi sırtınızdan ölünceye dek çıkartmayınız.
  • ·Bizim meclisimizin tarafı yoktur.
  • ·Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
  • ·Âlimin sohbeti, cahilin ibadetinden daha faydalıdır.
  • ·Âlimlere fikir lâzımdır, dervişlere zikir. Zira ki fikirsiz âlim, seraptır; zikirsiz derviş yapraksız ağaçtır.
  • ·Fikirsiz âlim, Nuh’suz gemidir; zikirsiz derviş, ruhsuz kalbidir. Fikirsiz âlim, Tur’suz ’dır zikirsiz derviş, nursuz kandil-dir.
  • ·Fenalardan sakın, temizlerle ülfet (sohbet) et. Çünkü ülfet hem zehirdir, hem panzehirdir.
  • ·Marifet güne (güneşe), akıl ay’a, ilim yıldıza benzer. hem ay, gün doğar, dolanır; ilim okunur.
  • ·Eğer ilerlemek istiyorsan herkesin önüne atılma.
  • ·Merhem mum gibi ol, diken olma!
  • ·Hiç kimseden sana fenalık gelmesin istersen, fena özlü, fena düşünceli fena huylu olma!
  • ·Biz olduğumuz gibiyiz öyle de olacağız; iki âlemde, bugün de, yarın da.
  • ·Ol söz verme, öl sözünden dönme. Her tavlada boşanan, bizim tavlada yer bula; bizim tavladan boşanan, başka tavlada yer bulmaz ola. Gel ha gel, insan ol da öyle gel.
  • ·Dört şey, her şeyin en yazığıdır: 1. Güneşe şı yanan ışık; 2. Görmeyen göze şı yüz; 3. Çorak toprağa şı yağmur; 4. Karnı toka şı hoş bir , ahmaka şı hak sözü.
  • ·Beş şey mutluluğun delilidir: 1. Doğru sözlülük; 2. ameller; 3. Olgunlaşma için gösterilen çaba; 4. Helalından rızık arama; 5. Hâl ehli dervişlerle sohbet.
  • ·İçinde kibir, düşmanlık, cimrilik, kıskançlık, öfke, maskaralık gibi türlü şeytan işi olanlara ne yazık!
  • ·Bunlar dışlarında su ile yıkansalar (abdest alsalar) hiç temiz olurlar mı? Şeytana mahsus bu şeylerden biri bile içinde olan bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, boşuna olur.
  • ·Kendini temizlemeyen başkasını temizleyemez. (Kendisi arı olmadan, başkasını arıtamaz).
  • ·İnsanoğluna kâfirden de büyük üç düşman vardır: Birincisi hava vü heves (nefsine düşkünlük), ikincisi dalalet kibir (sapkınlık kendini beğenmişlik), üçüncüsü yalancılık kalleşliktir.
  • ·Adem’de değil mi seb-ül mesani, Adem’de değil mi âyet-ül Kürsi?
  • ·Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır.
  • - Ara bul !
  • - Her ne ararsan kendinde ara!
  • - Dili, dini, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
  • - Hiçbir milleti insanı ayıplamayın.
  • - İncinsen de incitme !
  • - Eline, diline, beline sahip ol !
  • - Kadınları okutun!
  • - Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan!
  • - Okunacak en büyük insandır.
  • - İnsanın değeri, yüreğinin ağırlığı kadardır.
  • - Düşünce, eylem sevgi, Tanrı’nın tadıdır.
  • - En büyük kerâmet çalışmaktır.
  • - Okunacak en büyük insandır.
  • - İlim beşikte başlar, mezarda biter.
  • - En yüce servet ilimdir.
  • - İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
  • - Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu !
  • - Benim Kâbem insandır.
  • - Kendine ağır geleni başkasına yapma !
  • - Asıl kör, nankördür.
  • - Düşmanının bile insan olduğunu unutma !
  • - Sürekli olarak mutlu olmak istiyorsan, herkesle dost ol, kimseye kin
  • haset besleme !
  • - Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
  • - Özünü bilirsen özürden kurtulursun.
  • - İnsanın âli sözünün güzelliğidir. (İnsan iyi sözlüyse güzeldir, kötü
  • sözlüyse çirkindir.)
  • - Peygamberler Erenler, insanlığa Tanrı’nın hediyesidirler.
  • - Doğruluk dost kapısıdır. (Onunla dostlar edinirsin)
  • - Dikkat et, lokma seni yemesin, sen lokmayı ye !
  • - Mârifet, nefsi silmek değil, bilmektir.
  • - Allah ile gönül arasında perde yoktur.
  • - Oturduğun yeri pâk et, kazandığın lokmayı hak et.
  • - Madde karanlığı, akıl nûru ile; cehâlet karanlığı, ilim nûru ile; nefis
  • karanlığı marifet nûru ile;
  • gönül karanlığı da nûru ile aydınlanır.
  • - Yolumuz ilim, irfan insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.
  • - Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden
  • cüdâdır (ayrıdır).
  • - Bizim semâhımız, tanrısal bir aşktır.
  • - Bizi sevenlerin gönüllerinde biz oturur, dillerinde de biz
  • konuşuruz.

’nın söylediği günümüze kadar insanlığa ışık tutan sözlerinden bazıları:

· Sevgide güneş gibi ol, dostluk kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi
ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
· Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu verir de, şeytandan dert satın alır.
. Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..
. değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır..
. Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil güzeldir..
· Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
. , davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..
· Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yı mı hiç?
· İsa’nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.
· Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.
· Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.
· Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir,helvadır.
· Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
· Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.
· Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.
· olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, olur da güneş üflemekle söner?
· Akıl padişahı kafesi kırdı mı, ın her biri bir yöne uçar
· bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.
·O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.
· Genişlik, sabırdan doğar.
· Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.
· daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.
· Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.
· Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.
· Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.
· Ey sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.
· Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.
· Birisi bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
· Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah’ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.
· Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle bir koku verir. Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
· Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah’tır. Tamahkarın kıblesi ise torbası.
. Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur..
· Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim”der. Kendinde olmayış,kendiliğinden gelmedi sana,onu sen çağırdın.
· İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.
· Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya ıştırıp ker*** yapman gerek.
· Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış,oysa önünde yüzlerce dağ var
· Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.
· Adalet ? Her şeyi yerine koymak. Zulüm ? Bir şeyi yerine koymamak,başka yere koymak.
· Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.
· Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde.
· Yol kesenler olmadıkça ,lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça,sabırlılar ,gerçek erler,yoksulları doyuranlar belirir,anlaşılır?
·Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır.
· Anlayış,edep şehirlilerdedir. Ziyafet,garip konaklamak da köylülerde.
· Resimler ister haberleri olsun,ister olmasın, de ressamın elindedir,o elden çı.
· Alışsan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç?O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker,kaçar.
· Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.
· Çalınmış kumaş,devamlı kalmaz insanda. Hırsızı da darağacına götürür.
· Ağlayışın,feryat edişin bir sesi,sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.
· Her korkuda binlerce eminlik vardır,göz karasında onca aydınlık mevcut.
· Verdiğini geri alan kişi, ***** gibi kusmuğunu yemiş olur.
· Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını,şarabı verene aç.
· Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,şılığını bulma günüdür.
· Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
· Bulutlar ağlamasa yeşillikler güler?
· Bülbüllerin sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kor kafese?
· Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler
· Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.
· Dünya malı, bedene tapanlara helaldir.
· Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.
· Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.
· Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.
· Kötü nefis, yırtıcı kuştur.
· Hırsın yemdir, cehennemse tuzak.
· Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.
· Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.
· Yemekle dolu ın, şeytanın pazarıdır.
· Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da verir, yalan olduğunu da.
· Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet’in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.
· Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.
· Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.
· Rüşvet alan pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.
· Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
· İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir. Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.
· İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir.
· A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın, kulluk kalkanını almadan gitme.
· Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana.
· Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.
· Saman çöpü gibi her yelden titrersin. Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.
· O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.
· ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra
· Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gama binlerce defa aferin.
· Nefsin, üzüm hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?
· Ağzını kapa dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç.
· İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır. Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana.
· Doğruluk, ’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar.
· Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek Allah’ın inayet muhabbetine mazhar olmanın delilidir.
· Sıkıntı huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin şılığıdır.
· Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker. Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.
· Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz
· Ümit, güvenlik yolunun başıdır.
· Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda ın düşmanı avcısıdır.
· Dert, insana yol gösterir.
· İman, namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır.
· İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur.
· Sokak köpeğine ister , ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz.
· Cübbe sarık ile alimlik olmaz. Alimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.
· Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak, peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kase tutacakmışım?
· Hangi tohum yere ekildi de bitmedi, ne diye insan tohumunda böyle bir şüpheye düşüyorsun?
· Testi taştan korkar ama o taş çeşme oldu mu, testiler her an ona gelmeye can atar.
· Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak,
sırları örtmek yaraşır.
· aramıyorum, olmaya yeteneği olan bakır nerede?
· Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren mum petek değildir. Arı biziz. Şekil sadece bizim imal ettiğimiz mumdur
· Dünya köpüktür. Tanrı sıfatlarıysa denize benzer. Fakat şu cihan köpüğü, denizin arılığına,