nedir

nasreddin hoca

 Nasrettin Hoca’nın Hayatı

Seyyid Mahmud Hayrani Seyyid Haci Ibrahim’in derslerini dinledi, Islam diniyle ilgili çalismalarini sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadilik görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayi kendisine Nasuriddin Hâce adi verilmis, sonradan bu ad biçimini almistir. Onun yasamiyla ilgili bilgiler, halkin kendisine olan asiri sevgisi yüzünden, söylentilerle karismis, yer yer olaganüstü nitelikler kazanmistir. Bu söylentiler arasinda, onun Selçuklu sultanlariyla tanistigi, Mevlânâ Celâleddin ile yakinlik kurdugu, kendisinden en az yetmis yil sonra yasayan Timur’la konustugu, birkaç yerde birden göründügü bile vardir. ’nin degeri, yasadigi olaylarla degil, gerek kendisinin, gerek halkin onun agzindan söyledigi gülmecelerdeki anlam, yergi alay ögelerinin inceligiyle ölçülür. Onun oldugu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açiklanisindan anlasildigina göre o, belli bir dönemin degil Anadolu halkinin yasama biçimini, güldürü ögesini, alay eglenme türünü, övgü yergi becerisini dile getirmistir. Onunla ilgili gülmeceleri olusturan ögelerin odagi sevgi, yergi, övgü, alaya alma. O, bunlari söylerken bilgin, bilgisiz, açikgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, saskin, kurnaz, korkak, atilgan gibi çelisik niteliklere bürünür. Özellikle karsisindakinin durumuyla çeliski içinde bulunma, gülmecelerinin egemen ögesidir. Bu ögeler Anadolu insaninin, belli olaylar karsisindaki tutumun yansitan, düsünce ürünlerini olusturur. , halkin duygularini yansitan, bir gülmece odagi olarak ortaya çikarilir. Söyletilen kisi, söyletenin agzini kullanir, böylece halk ’nin diliyle kendi sesini duyurur. , bütün gülmecelerinde, soyut bir varlik olarak degil, yasanmis, yasanan bir olayla, bir olguyla baglantili bir biçimde ortaya çikar. Olay karsisinda duyulan tepkiyi ya da onayi gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanik oldugu olaylar, genellikle, halk arasinda geçer.

Hoca soylularin, yüksek saray çevresinde bulunanlarin aralarina ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelisi onun tanistigi söylenen Selçuklu sultanlariyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur’la ilgili “hamam, Timur pestemal” gülmecesi de, Timur’dan çok önce yasadigi için, sonradan üretilmistir. Halk begenisi Hoca’yi Timur gibi çevresine salan bir imparatorun karsisina hamamda çikarak, “kizim sana söylüyorum, gelinim sen isit” türünden bir yergi yaratmistir. Burada yerilen, dolayli olarak, kendi toplumun, halkin üstünde gören saray insanlaridir.

gülmecelerinde dile gelen, onun kisiliginde, halkin duygularini yansitan baska bir özellik de esegin yeridir. Hoca eseginden ayri düsünülemez, onun tasiti, binegi olan esek gerçekte bir yergi alay ögesidir. Anadolu insaninin yarattigi gülmece ürünlerinde atin yeri yoktur denilebilir. Esek, aciya, sikintiya, dayaga, açliga katlanisin en yaygin simgesidir. Soylularin, saraylarin çevresinde üretilmis gülmecelerde esek bulunmaz, oysa at genis bir yer tutar. Bu konuda, baska bir çeliski sergilenir, gülmecede güldürücü öge ile yerici öge yanyana getirilir. Bunun örnegi de kendisinden esegi isteyen köylüye, “esek evde yok” deyince ahirda onun anirmasini duyan köylünün “iste esek ahirda” diye diretmesi karsisinda, Hocanin “esegin sözüne mi inanacaksin benimkine mi” demesidir. Onun gülmecelerinde, kaba sofularin “ahret” le ilgili inançlari da önemli bir yer tutar. “Fincanci Katirlari”, “Ben Sagligimda Hep Burdan Geçerdim” baslikli gülmeceler kati bir inanç karsisindaki duyguyu açiga vurur. Toplumda neye önem verildigini anlatan “Ye Kürküm Ye” gülmecesi, Hoca’nin dilinde, halkin tepkisini gösterir.

’nin etkisi bütün toplum kesimlerine yayilmis, “Incili Çavus”, “Bekri Mustafa”, “Bektasi” gibi çok degisik yörelerin duygularini yansitan gülmece türlerinin dogmasina olanak saglamistir.

ekleyen: isbara kaynak:Aksehir Belediyesi web sitesi

 

100 Eser’in Tam Listesi
Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik tarafından açıklanan ilköğretim öğrencileri için “100
Eser” yazarları şöyle:
1. Dede Korkut Hikâyeleri (İlköğretim İçin Uyarlama)
2. ’nın Mesnevisinden Seçme Hikâyeler (İlköğretim Çocukları İçin Seçme Hikâyeler)
3. Karagöz ile Hacivat (İlköğretim İçin Seçme Hikâyeler)
4. Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal)
5. Ömer’in Çocukluğu (Muallim Naci)
6. Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
7. Şermin (Tevfik Fikret)
8. Işık (Ziya Gö)
9. Yalnız Efe (Ömer Seyrettin)
10. Çocuk Şiirleri (İbrahim Alaaddin Gövsa)
11. Hep O Şarkı ()
. Peri ı ile Çoban Hikâyesi (Orhan Seyfi Orhon)
13. Uluç Reis (Halikarnas çısı-Cevat Şakir Kabaağaçlı)
14. Damla Damla (Ruşen Eşref Ünaydın)
15. Bağrıyanık Ömer (Mahmut Yesari)
16. Domaniç Dağlarının Yolcusu (Şukufe Nihai)
17. Evvel Zaman İçinde (Eflatun Güney)
18. Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikâyeler (Mehmet Seyda)
19. Gururlu Peri (Mehmet Seyda)
20. Akın (Faruk Nafiz Çamlıbel)
21. Havaya Uçan At (Peyami Safa)
22. Benim Küçük Dostlarım (Halide Nusret Zorlutuna)
23. Sevdalı Bulut (Nazım Hikmet)
24. Kuklacı (Kemalettin Tuğcu)
25. Yer Altında Bir Şehir (Kemalettin Tuğcu)
26. Arif Nihat Asya’dan Seçme Şiirler (Arif Nihat Asya)
27. Sait Faik Abasıyanık’tan Seçme Hikâyeler (Sait Faik Abasıyanık)
28. Koçyiğit Köroğlu (Ahmet Kutsi Tecer)
29. Az Gittik Uz Gittik (Pertev Naili Boratav)
30. Aritmetik İyi Pekiyi (Cemal Süreya)
31. Çocuklara Şiirler (Vehbi Aşkun)
32. 87 Oğuz (Rakım Çalapala)
33. Yonca (Kemal Bilbaşar)
34. Bitmeyen Gece (Mithat Enç)
35. Halime Kaptan (Rıfat Ilgaz)
36. Gümüş Kanat (Cahit Uçuk)
37. Vatan Toprağı (Mükerrem Kamil Su)
38. Barbaros Hayrettin Geliyor (Feridun Fazıl Tülbentçi)
39. Eşref Saati (Şevket Rado)
40. Hikâyeleri (Orhan Veli)
41. İnci’nin Maceraları (Orhan Kemal)
42. Allı ile Fırfırı (Oğuz Tansel)
43. Tiryaki Sözleri (Cenap Şahabettin)
44. Keloğlan Masalları (Tahir Alangu)
45. Billur Köşk Masalları (Tahir Alangu)
46. Osmancık (Tarık Buğra)
47. Balım Dalım Oğul (Ceyhun Atuf Kansu)
48. Falaka (Ahmet Rasim)
49. Bir Gemi Yelken Açtı (Ali Mümtaz Arolat)
50. Üç Minik Serçem (Necati Cumalı)
51. Memleket Şiirleri Antolojisi (Osman Atilla)
52. Ülkemin Efsaneleri (İbrahim Zeki Burdurlu)
53. Anılarda Öyküler (İbrahim Zeki Burdurlu)
54. Aldı Sözü Anadolu (Mehmet Önder)
55. Göl Çocukları (İbrahim Örs)
56. Miskinler Tekkesi (Reşat Nuri Güntekin)
57. Tanrı Misafiri (Reşat Nuri Güntekin)
58. Ötleğen Kuşu (Halil Karagöz)
59. Arılar Ordusu (Bekir )
60. Yankılı Kayalar (Yılmaz Boyunağa)
61. Yürekdede ile Padişah (Cahit Zarifoğlu)
62. Serçe Kuş (Cahit Zarifoğlu)
63. Bir Küçük Osmancık Vardı (Hasan Nail Canat)
HAZIRLATILACAK ESERLER
64. Tekerlemeler
65. çede Deyimler
66. Atasözlerinden Seçmeler
67. Bilmecelerinden Seçmeler
68. Ninnilerinden Seçmeler
69. ülerden Seçmeler
70. Manilerinden Seçmeler
DÜNYA EDEBİYATI
71. Küçük Prens (A. de Exupery)
72. Şeker PortakaIı (Jose Mauro de Vasconcelos)
73. 0liver Twist (Charles Dickens)
74. Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carrol)
75. Gülliver’in Gezileri (Swift)
76. Define Adası (Robert Louis Stevenson)
77. Robin Hood (Howard Pyle)
78. Tom Sawyer (Mark Twain)
79. Ezop Masalları
80. Andersen Masalları I-II
81. Üç Silahşörler (Alexander Dumas)
82. La Fontaine’den Seçmeler (La Fontaine)
83. Pinokyo (Carlo Collodi)
84. 80 Günde Devr-i Alem (Jules Verne)
85. İnci (John Steinbeck)
86. Beyaz Yele (Rene Guillot)
87. Peter Pan (James Matthew Barrie)
88. Uçan Sınıf (Erich Kastner)
89. Yağmur Yağdıran Kedi (Marcel Ayme)
90. Ölümsüz Aile (Natalie Babbitt)
91. Yaşlı Adam Deniz (Ernest Hemingway)
92. Mutlu Prens (Oscar Wilde)
93. Şamatalı Köy (Astrid Lindgren)
94. Momo (Michael Ende)
95. Heidi (Johanna Styri)
96. İnsan Ne ile Yaşar (Leo Tolstoy)
97. Sol Ayağım (Christy Brown)
98. Hikâyeler (Anton Çehov)
99. Değirmenimden Mektuplar (Alfonse Daudet)
100. Pollyanna (Elaanor Porter)
KAYNAK: .gov.tr

Asker, devlet adamı, Cumhuriyeti’nin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanı, Türklerin babası, çağımızın en büyük lideri. Eşi görülmez lara imza atmış, ülkesi için hayatı pahasına kahramanca savaşmış, çökmüş bir imparatorluktan yeni, çağdaş dinamik bir ülke yaratmış, bugün halkının bir bayrak altında bağımsız şekilde yaşamasını sağlamış turkiye’yi kurtarmıştır. Bayrağımızı topraklarımızı ona komuta ettiği binlerce Mehmetçiğe borçlu olduğumuz için yediden yetmişe şükran doluyuz. Zira , kaderimizi değiştirmiş, boyunduruk altında olmadan yaşamamız için bize bu ülkeyi bırakmıştır. Ülkemizin en büyük tarihi sınavı olan kurtulus-savasi’nda askerini komuta etmiş, ekonomik askeri açıdan yokluk sınırında olan ülkemizi azmi, sabrı, çalışkanlığı dehası sayesinde tek vücut haline getirip, bağımsızlığına kavuşturmuştur. Ülkemizin geleceğini her şeyin üstünde tutmuş, inkılâpları ilkeleriyle bugün ’nin çağdaş milletler içinde hak ettiği yerde olmasını sağlamıştır. Arkasında çok daha iyi bir dünya bırakarak hayata gözlerini yummuş olan , hiç kuşkusuz Türklerin en büyük şansıdır. Hayatı boyunca sevilen, tevazusu, hoşgörüsü, barışçı uzlaşmacı kişiliği, entelektüelliği, hümanizmi, görgüsü, karizması eşsiz özellikleriyle dünyanın da hayran olduğu , savaş yerine barışa, ayrılık yerine beraberliğe sahip çıkmış, bayrağı altındaki herkese tüm dünyaya şu önemli mesajı vermiştir: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”

, ’ ün tarihinde gönlünde ebediyen yaşayacaktır, ölümsüzdür.

’ün Kökenleri

Cumhuriyetimizin kurucusu, kahraman asker büyük devlet adamı ’ün kökenleri Karaman Beyliği’ne uzanmaktadır. Babasının ailesi, anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynamış olan “ıl-Oğuz” ya da “Kocacık Yörükleri” denilen Türkmenlerden geliyordu. ’in padişahlığı döneminde parçalanan Karaman Beyliği’nin Yörük aşiretlerindendiler Karaman’ın Taşkale Köyü’nden Rumeli’ye göç ettirilmişlerdi. ’ün büyük dedesi olan Kırmızı Hafız Efendi, anne tarafından “Gulalar” baba tarafındansa “Pınarlar” olarak anılan ailelerin mensubuydu. 1850 yılında, Hafız Ahmet Efendi kardeşi Hafız Mehmet Emin’le birlikte ticaret amacıyla Manastır şehrine gelmiş, daha sonra da Selanik’e yerleşmişti.

’ün anne tarafının kökenleriyse, Orta Anadolu’dan getirilerek Batı Makedonya’nın Sarıgöl Bucağı’na yerleştirilen, daha sonra Selanik’in Lankaza(Lagaza) bölgesine göç eden “Evlad-ı Fatihan” olarak anılan yörüklere uzanıyordu. ’ün büyükannesinin adı Ayşe, dedesi ise Sofi-Zade Feyzullah efendiydi, Hasan Hüseyin isimlerinde iki çocukları vardı. Zübeyde Hanım’a döneminde kadınların okula gitmesi yaygın olmadığı için, okuryazar oluşu nedeniyle Zübeyde Molla deniliyordu.

’ün babası Ali Rıza Bey, Manastır vilayetinin Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık nahiyesinde doğdu. Ali Rıza Bey, bir süre Selanik Evkaf kâtipliğinde bulunmuş, 1876 yılında Selanik Asakir-i Milliye Taburu’nda birinci mülazım olarak görev almış, 1877’deki Osmanlı-Rus Harbi’nde de savaşmış sonraları ticaret na atılmıştı. Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nda memurluk yaparken Zübeyde Hanım’la 1871 yılında evlenmelerine müteakip ilk çocukları Fatma dünyaya geldi. Ardından Ahmet (1874), Ömer (1875), Mustafa (Kemal ) (1881), Makbule (Boysan, Atadan) (1885) Naciye (1889) isimlerinde beş çocukları daha oldu. Ancak Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer ise henüz sekiz yaşlarındayken, o dönemde Rumeli’yi kasıp kavuran kuşpalazı (difteri) salgınından hayatlarını kaybettiler.

(Yüzbaşı Bakir Tosun’un Tarihte Bozkır Çevresi Yelbeği adlı çalışmasında, ’ün soy ağacı hakkında detaylı bilgilere yer verilmiştir.)

’ün Doğumu

Mustafa Kemal ATATÜRK, 1881 yılında, Selanik’in Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde bulunan evde dünyaya geldi. Ali Rıza Bey, çocukken kazayla beşikten düşürüp ölümüne yol açtığı hiç unutmadığı kardeşinin ismini yeni doğan oğluna verdi: Mustafa.

Sarı saçlı, mavi gözlü bir olan Mustafa, Rumi takvime göre 1296 yılında dünyaya geldiyse de, doğduğu ay gün hakkında kesin bir bilgi yoktu. Ancak kayıtlarda yer alan bilgilere göre Zübeyde Hanım oğlunu “Erbain Soğukları” sırasında doğurduğunu aklında kalan tarihin 23-aralik olduğunu belirtmişti. Bu farkı dolayısıyla 4-ocak 1881’i göstermektedir.

Selanik arşiv belgelerinden edinilen bilgilere göre, ’ün doğduğu şu anda müze olan ev, 1870 yılından önce Rodoslu hoca Hacı Mehmed tarafından yaptırılmış, önce İbrahim Zühdü, daha sonra da Abdullah Ağa eşi Ümmü Gülsüm’e satılmıştı.

Ali Rıza Bey, babasının Subaşı Mahallesi’ndeki evinde eşi Zübeyde Hanım çocuklarıyla birlikte 1878 yılına kadar ikamet etmiş, daha sonra ’ün doğacağı evi kiralayıp yerleşmişti. 1880 yılında belalısı bir Rum eşkıya tarafından kaçırılan Ali Rıza Bey’in ndan ümit kesildi. Sonradan yüksek bir haraç ödeyerek kurtuldu.

’ün doğduğu ev, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, harem selamlığı olan üç katlı, klasik bir evdi. Dönemin belgelerine göre, bir bab fekani oda, bir divanhane, bir tahtessema, iki bab tahtani oda, bir çeşme avludan oluşuyordu. Dış yüzeyi pembe boyalı olup, alt pencerelerine emir, üst pencerelerine de ahşap kafesler yapılmıştı. evin ikinci katındaki sol tarafa düşen ocaklı odada dünyaya gelmişti.

29-ekim 1933’te, Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü dolayısıyla, Selanik Belediyesi, -Yunan dostluğu Balkan Konferansı’nın bir hatırası olarak, ’ün doğduğu evin çift kanatlı kapısının sağ köşesine mermer bir plaka yerleştirdi. Plakanın üzerinde çe, Elence Fransızca olarak şu ifade yer aldı: “ milletinin büyük müceddidi Balkan ittihadının müzahiri GAZİ MUSTAFA-KEMAL burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha Cumhuriyetinin onuncu yıldönümü münasebetiyle konulmuştur.” ’ün doğduğu ev bugün Selanik’in Aya Dimitriya Mahallesi’ndeki Apostolu Pavlu Caddesi üzerinde 75 numaradadır, bitişiğinde Konsolosluğu vardır.

’ün Çocukluğu

mütevazı bir aileden geliyordu. Onun bu özelliğinin ileride halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde büyük faydası olacaktı. Yakınları onun bir halk çocuğu olmakla övündüğünü ifade etmişlerdi. 4 yaşındayken kardeşi Makbule Boysan Atadan dünyaya geldi. Diğer kardeşlerini çocuk yaştaki ölümleri nedeniyle hiç yamayan ’ün çocukluk yıllarına dair kayıtlarda yer alan bilgiler sınırlıdır. , okul çağına geldiğinde, konusunda annesiyle babası arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan Hacı Sofi gibi dinine bağlı bir aileden gelen Zübeyde Hanım, eğitim sisteminin ışık olduğu bu dönemde, ’ün dini eksende eğitim veren Mahalle Mektebi’ne gitmesinde ısrarcı davranıyordu. Aydın görüşlü olan Ali Rıza Bey’in tercihi ise yeni açılan döneme göre oldukça modern bir anlayışla kurulan Şemsi Efendi İlkokulu’ndan yanaydı. Zira okulun kurucusu olan okula kendi ismini veren Şemsi Efendi, okulunda ezbercilik yerine katif metodu uygulatıyordu, ayrıca okulun ünü de açmış olan aydın bir eğitimciydi. 1873 yılında Selanik’te valilik görevine başlayan Mithat Paşa, larından dolayı Şemsi Efendi’ye padişah nişanı vermişti.

Ali Rıza Bey’in önerisiyle okul konusundaki ikilem çözümlendi. Buna göre , önce ilâhîlerle î bir törenle mahalle okuluna başlayacak, birkaç gün sonra da Şemsi Efendi okuluna geçecekti. Şemsi Efendi Okulu’nda dönemin mahalle okullarından farklı olarak yeni öğretim metotları uygulanmakta kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar gibi yeni lar kullanılmaktaydı. ’ün pedagojik esaslara göre eğitim veren bu okulda öğrenim görmesi gelişmesinde oldukça etkili oldu. Zekâsı üstün yetenekleri ile kısa zamanda arkadaşlarının öğretmenlerinin sevgisini kazanan , matematikteki üstün sıyla da dikkat çekiyordu.

Bu arada gümrük memurluğunu bırakan, kereste ardından da tuz işine giren Ali Rıza Bey, Rum eşkıyalar tuzların erimesi nedeniyle ticaret ndan çekilmişti. Memuriyete tekrar giremeyen Ali Rıza Bey bir süre sonra hastalandı 1888’de nı kaybetti. Babası öldüğünde 7 yaşında, kardeşi Makbule ise henüz 3 yaşındaydı.

Babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kalan ailesini zor günler bekliyordu. Eşini kaybettiğinde ı Naciye’ye hamile olan Zübeyde Hanım, 1890’ta doğum yaptı. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım çocuklarını alarak Langaza’da tarım işiyle uğraşan ağabeyi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine yerleşti. 1901 yılında ’ün kardeşi Naciye, verem hastalığına yakalanıp nı kaybetti. Babasını kısa bir süre sonra kardeşini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşayan ’ün, dayısının çiftliğinde ailenin erkeği olarak aldığı sorumluluklar artmıştı. Çiftlikte geçen bu dönemde doğayla iç içe oldu, dayısına işlerinde yardımcı olduğu için el becerileri arttı. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntü duyuyordu. Onun caminin imamından özel öğretmenden aldığı eğitim yetersiz kalınca Zübeyde Hanım ’ü, iyi bir eğitim görmesini sağlamak için halasının yanına, Selanik’e gönderdi.

Bu arada abisine daha fazla yük olmak istemeyen aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çeken Zübeyde Hanım, Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey ile evlendi. Ragıp Bey’in önceki evliliğinden dört çocuğu vardı. Bu , babasının hatırasına saygı gösterilmediğini düşünen ’ü kızdırmıştı. Annesinin ikinci kez evlenmesini içine sindiremeyen , uzun süre annesini aramadı. Ancak bu düş kırıklığı onun çalışma azmini arttırdı. Zira küçük yaşta babasını kaybetmesi de onun kendi ayakları üstünde durma gücünü kazanmasını hayatta lı bir şekilde mücadele etmesini sağladı. Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın Mustafa Kemal ATATÜRK biyografisinde konuyla ilgili olarak şu bilgilere yer verilmişti:

Zübeyde Hanım’ın Ragıp Bey ile ikinci bir yapması, ana ile oğul arasında dikkatlerden kaçmayan bir sorun da yaratmıştı. Ragıp Bey, Teselya Yenişehir’den Selanik’e göçmüştü. Eşini yitirmiş, dört çocuğuyla dul kalmıştı. Süreyya Hakkı adlarında 2 oğlu ile birinin adı Rukiye olan 2 ı vardı. Zübeyde Hanım’la evlendiğinde Mustafa Makbule kardeşler için psikolojik de olsa bir üvey baba üvey kardeşler sorunu baş göstermişti. Makbule bu yeni hayata ayak uydurmakta gecikmemişti ama Mustafa üvey babanın bulunduğu çatı altında oturmak istememişti. yaşamının sonlarında üvey babasından söz ederken “Bana şı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir.” diye olumlu bir görüş sergilemişti ama evden ayrılışını İnan’a babasını yitiren bir çocuğun isyanı olarak şöyle açıklamıştı: “Anamın böyle bir aile bağı yapmasını takdir ettim. Ancak çocukluk duygum isyandan ibaretti.

Selanik Askeri Rüştiyesi

Selanik’teki halasının yanına taşındıktan sonra Mülkiye İdadisi’ne kaydolan , bu okulda Arapça öğretmenliği yapan Kaymak Hafız’dan sopa ile dayak yiyince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi onu derhal okuldan aldırdı. O dönemde okul formasını çok beğendiği komşularının oğlu Askeri Rüştiye’ye gidiyordu. Ona özenen , asker olmasını istemeyen annesinin şı çıkmasına rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi’nin sınavına girdi. Sınavı kazandığı haberini alan 1893’te yine gizlice bu okula kaydını yaptırdı. Selanik Askeri Rüştiyesi’nde, oldukça lı olan sınıf başkanıydı üstün zekâsıyla öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin de dikkatini çekiyordu. Genç öğrencisinin yeteneklerinden oldukça etkilenen Yüzbaşı Mustafa Efendi onu benzersiz kılmak için adına “Bilgi erdem bakımından olgunluk eksiksizlik” anlamına gelen Kemal ismini ekledi. Genç Mustafa, o günden sonra Mustafa Kemal olmuştu. , Selanik Askeri Rüştiyesi’ndeyken, öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin mazereti olduğu zamanlarda, onun yerine birçok kez dersi vermekle görevlendirilmişti. Zira büyük önder, bununla ilgili olarak daha sonra şunları söyleyecekti;

Rüştiyede en çok matematiğe merak sardım. Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar belki de daha fazla bilgi edindim. Derslerin üstündeki sorularla uğraşıyordum, yazılı sorular düzenliyordum. öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu.

turk-dil-kurumu Başuzmanı A.Dilaçar’ın, ’ün matematikteki üstün sıyla ilgili olarak 10-kasim 1971 tarihli yazısında belirttiğine göre, ölümünden bir buçuk yıl kadar önce, üçüncü Dil Kurultayı’ndan (24–31-agustos 1936) hemen sonra 1936–1937 yılı kış aylarında kendi eliyle “Geometri” adlı bir yazdı. , öğretmenleri bu konuda yazacaklara kılavuz olması amacıyla 1937 yılında Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmıştı. , “Geometri” isimli yapıtında; Boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarp, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayım gibi geometri matematikle ilgili terimlerin isim babası oldu bu terimleri bilimine kazandırdı.

Daha sonra ünlü bilim çisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, ’ün “Geometri” kitabı için “Küçük fakat anıtsal bir yapıt” yorumunu yapacaktı. Yapıtında yer alan her mı, her kavramı tüm öğeleriyle eksiksiz açık biçimde anlatan , bunları örneklerle de açıklamıştı. ’ün türettiği terimlerinin yaptığı geometri mlarının hemen hemen tümü bugüne değin değişmeksizin kullanıla gelmiştir. O’nun türettiklerinden sadece birkaç terim sonradan küçük ölçüde değiştirilmiştir.

, 1898’de Selanik Askeri Rüştiyesi’nden üstün yla mezun oldu. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gereken , Selanik’ten İstanbul’a gelmeyi düşünüyordu. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Bey’in tavsiyesiyle Manastır şehrindeki Manastır Askerî İdadisi’ne yazıldı.

Manastır Askerî İdadisi

Makedonya’nın en gelişmiş şehri olan Selânik’te, yeni fikirlere açık bir ortamda kendini geliştirme imkanı bulan , renkli etnik yapısıyla farklı ırkların bir arada yaşadığı bu şehirde büyük bir vizyon kazandı.

Manastır Askerî İdadisi’ndeki sırasında, arkadaşlarından Ömer Naci, ’ün edebiyata ilgi duymasında rol oynadı. Şiir hitabet sanatıyla yakından ilgilenmeye başlayan , Namık Kemal’den eserlerinden ciddi şekilde etkilendi. Kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey, ’ün şiir edebiyata olan eğilimini fark edip, onunla askerlik mesleğine yönelmesi gerektiğiyle ilgili konuştu. Ancak, için hitabet her zaman çok önemli oldu, ayrıca yazma tutkusu da devam etti. Konuyla ilgili olarak daha sonra şunları söyleyecekti:

Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat söylemek yazmak hevesi bakiydi. Teneffüs zamanlarında hitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, “Bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim” diye müsabaka münakaşalar tertip ediyorduk.

Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Naküyiddin Yücekök Bey de ’le yakından ilgileniyordu. Zira lı bir öğrencisiydi bir kurmay subayının mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inandığı için Fransızca derslerine büyük önem veriyordu. Ancak Fransızcası diğer derslerine göre olan , bunu çözmek için tatil dönemlerinde gittiği Selanik’te College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirdi. Yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın da desteğiyle Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları dı, siyaset konusundaki bilgisi arttı. O dönem ayrıca sonradan sürekli işbirliği yapacağı arkadaşları, Nuri Conker, Salih Bozok Fuat Bulca’yla da tanıştı. ’ü en çok etkileyen derslerden biri de tarihti. Zira öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem diyarbakir Milletvekili) geniş kapsamlı bir vizyonu ile ’e yeni ufuklar açtı. İdadide başlayan sevgisi hayatı boyunca devam etti.

Manastır Askerî İdadisi’ndeki sırasında ’ü en çok etkileyen olay 1897 tarihli -Yunan Savaşı olmuştu. Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkmasına içerleyen , coşkun bir vatan sevgisiyle dolmuştu. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunsa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânı bulamadı. Ancak sonsuz vatan sevgisiyle kabına sığmaz olan ’ün bu özelliği hayatı boyunca devam edecekti. Manastır Askerî İdadisi’nin en parlak öğrencilerinden biri olan , İdadideyken, bıkıp usanmaksızın çalıştı,kendisini son derece bilinçli olarak geleceğe hazırladı. Sonunda 1898 yılının kasım ayında bütün derslerden tam not alıp, 54 kişilik sınıfın ikincisi olarak, dereceyle okulunu bitirdi.

Okul sicilindeki bilgilere göre , son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahipti. İdadî öğrenimi boyunca, vatansever, kendini her konuda geliştiren, ilerleme tutkusuyla dolu, çalışkan, azimli, kendine güveni sonsuz, seçkin iyi giyinen bir öğrenci oldu. Dünyayı günceli sürekli olarak eden, çalışkanlığının yanında sosyal hayatta da oldukça lı olan , dünyanın nimetlerinden faydalanan ama ya ulaşmak için de çok çalışan bir yapıdaydı.

İstanbul Harp Okulu Akademisi

, İstanbul’a gelerek 13-mart 1899’da Harp Okulu’ndaki eğitimine başladı. Apolet numarası 1283’tü. Okula başladıktan 2 ay sonra arkadaşları arasında sivrilerek sınıf çavuşu oldu. Burada yıllarca dost kalacağı arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Asım Gündüz’le tanıştı.

Harp Okulu’ndaki birinci yılı gençlik hayalleri çok sevdiği İstanbul’un çarpıcı havası içinde geçiveren , sınavlarını yla vererek ikinci sınıfa başladı. İlk yıl, ağırlığı sosyal hayata vermesine rağmen oldukça lı olan , İkinci üçüncü sınıflarda dersleriyle çok daha fazla ilgilenmeye başladı. Zira Harp Okulu’nda dereceye girmek oldukça önemliydi. Çünkü kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. , 3. Sınıfta 459 öğrenci arasından 8. olarak dereceye girdi kurmaylığa hak kazandı. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8)’di.

Mustafa Kemal 10-ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisi’nde öğrenimine başladı. Sınıfta topçu süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı.

Mustafa Kemal Harp Akademisi’nde iken onun üstün niteliklerini ilk keşfeden Osman Nizami Paşa olacaktı. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde kendisini mahçubiyetle dinleyen ’le konuşup şunları söylemişti;

Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız Erkân-ı Harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.

Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın görüşlerini haklı çıkaracaktı.

Harp Akademisi’nin öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş seçkindiler. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Fransızcasını ilerletmek için Fransız bir bayandan ders aldı. Bu dönemde paris’teki Jön gazeteleri ile Fransızca gazetelerini getirtiyor arkadaşlarını etkilemeye çalışıyordu. Siyasal düşüncelerinin Harbiye Okulu’nda olgunlaşmaya başladığını söyleyen , bir yandan öğreniminde lı olmak için sürekli çalışıyor bir yandan da ülkenin kaderine kafa yoruyordu. Zira ülkenin siyasetinde yanlışlar olduğunu fark etmişti. Ülkedeki yanlışlar hakkında herkesin bilgi sahibi olmasını isteyen , Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile gazete hazırlama işine geri döndü gazete çıkarmaya başladı. Gazete az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Konuyla ilgili olarak şunları dile getirdi;

Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (Memleketin idaresinde siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik. Sınıf dâhilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.

Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenildi. Bu durumla ilgili bilgi alan akademi komutanı bir gün ansızın dershaneye bir baskın yaptı öğrencileri suçüstü yakaladı. Komutan konu hakkında takibat yapmayıp sert bir ihtarla yetindi. Fakat arkadaşları faaliyetlerine ara vermediler. Bir ev tutarak gazeteyi çıkarmaya devam ettiler ancak bir muhbir tarafından ele verilerek tutuklandılar. Meslek hayatlarını söndürmeyen ancak birkaç ay hapiste kalmalarına olan olay sonrasında serbest bırakıldılar. Mustafa Kemal 11-ocak 1905’te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirdi. , Harp Akademisi yıllarını yabancı dilini geliştirerek, Namık Kemal’in düşüncelerini izleyip, bunları okul içinde yayarak geçirdi. Askeri boyunca yabancı dil, şiir, , hitabet gibi o dönemin askeri öğrencisi için pek de alışık olunmayan konularla ilgilendi.

İlk Askeri Tecrübeler

ilk görevi için sam’a gönderildi. 1905–1907 yılları arasında Şam’da 30.süvari alayında bölük komutanı olarak görev yapan , 29. süvari alayında bölük komutanı olan arkadaşı Lütfi Ümit Bey’le ev tutup birlikte yaşamaya başladı. Kılıç Ali, o dönemle ilgili bir durumu daha sonra şu şekilde anlatacaktı;

… Aradan bir müddet geçtikten sonra, günün birinde kumanda etmekte oldukları bölüklerinin alaylarıyla birlikte vazife alarak Havran havalisine hareket etmek üzere olduklarını alınca her ikisi de hayretler içinde kalmışlar. Kendilerine vermeksizin kıtalarının hareket etmiş olmalarına hiçbir mana verememişler. Bu vaziyet şısında Mustafa Kemal fena halde sinirlenmiş. Kendilerine şı lakaydi gösteren kıtalarının kumandanına yaptığı şikâyetten bir netice alamayınca doğrudan doğruya ordu kumandanına şikâyete vermiş. Fakat bu sefer de ordu kumandanından beklediği hassasiyeti görememiş. Bunun üzerine işi enerjisiyle halletmeye vererek harekete geçmiş arkadaşı Lütfi Müfit Bey’e de kendisini etmesini istemiş. Kumandanların istihfaf istememelerine rağmen onlar da bu harekâta iştirak etmişler. Meğer süvari kıtasının aldığı vazife aynı zamanda on senelik verginin tahsiliymiş. , bu vergi tahsilâtı esnasında köylülerin çektikleri zahmetleri, uğradıkları mezalimi o sırada yapılan suiistimalleri nefretle anlatıyor n aldığı vazifeyi “haydutluk” diye tavsif buyuruyordu. Bir gün alay zabitlerinden biri Lütfi Müfit Bey’e yapılan yolsuzluklara göz yumması için teklif etmiş. Müfit bey bu teklifi reddetmekle beraber Mustafa Kemal Bey’i de haberdar etmiş. Mustafa Kemal, Müfit Bey sormuş: “Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının mı?”Müfit bey derhal bu suale: “Elbette yarının adamı olmak isterim” diye yanıt vermiş. Müfit Bey’in bu cevabı o zaman ’ün o kadar hoşuna gitmiş ki, bunu daima anlatırlar : “Elbette o teklif edilen parayı alamazdı almadı. Çünkü o, bugünün adamı değil yarının adamı olmak istiyordu” diye Müfit Bey’e iltifatta bulunurlardı.

Kılıç Ali’nin anlattığı bu önemli durum, ’ün rüşvete ne kadar şı olduğunu, her daim dürüstlüğü ön planda tuttuğunu, haksızlığa gelemediğini kafasının ülkesinin geleceğinde olduğunu göstermekteydi. Rüşvet olayını namus meselesi olarak görmesinin ötesinde, bunu gelecek bilinci içinde değerlendirmekteydi.

ilk askeri tecrübesini yaptığı Şam’daki görevini 1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) olarak tamamladı. Daha sonra Manastır’da III. Ordu’ya atandı 19-nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkan olarak görev aldı. 1910 yılında fransa’ya gönderilen , Picardie Manevraları’na katıldı.

Komutanlık Dönemi (1911 – 1919)

1911’de, İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan Trablusgarp Savaşı’nda, bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk Derne bölgesinde görev aldı. 22-aralik 1911′de İtalyanlara şı Tobruk Savaşı’nı kazandıktan sonra 6-mart 1912′de Derne Komutanlığı’na getirildi.

Ekim 1912′de Balkan Savaşı başlayınca , Gelibolu Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı, Dimetoka Edirne’nin geri alınışında önemli hizmetler verdi. 1913 yılında Sofya Ateşe Militerliği’ne atandı 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. nın ilk ını Sofya’da bir Bulgar ı ile yaşadığı söylenmekteydi.

1914’te Birinci Dünya Savaşı başlamıştı osmanli-imparatorlugu da savaşa girmek zorunda kalmıştı. , 19. Tümen’i kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi. 18-mart 1915′te canakkale-bogazi’nı geçmeye kalkan İngiliz Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya verdiler. 25-nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan Liman Von Sanders yönetimindeki düşman kuvvetlerini, ’ün komuta ettiği 19. Tümen, Conkbayırı’nda durdurdu. Çanakkale’de kahramanca savaşan , “Çanakkale geçilmez!” sözünün de doğduğu bu büyük askeri sıyla albaylığa yükseldi.

İngilizler 6–7-agustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçmişlerdi. Anafartalar Grubu Komutanı , 9–10-agustos’ta komuta ettiği ordusuyla Anafartalar Zaferi’ni kazandı. Bu zaferi 17-agustos’taki Kireçtepe 21-agustos’taki II. Anafartalar Zaferi etti.

, Çanakkale Savaşları’ndan sonra 1916′da Edirne Diyarbakır’da görev aldı. 1-nisan 1916′da tümgeneralliğe yükseldi Ruslarla savaşarak Muş Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a giden , Veliaht Vahdettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalanıp, viyana’ya Karisbad’a giderek oldu. , 15-agustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak geri döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine şı kahramanca savaştı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31-ekim 1918′de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirildi daha sonra bu ordunun kaldırılması üzerine 13-kasim 1918′de İstanbul’a gelip Harbiye Nezareti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Kurtuluş Savaşı Yılları (1919 – 1923)

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin anadolu’yu işgal etmeye başlamaları üzerine, , 9. Ordu Müfettişi olarak 19-mayis 1919′da Samsun’a çıktı. 22-haziran 1919′da ’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ının kurtaracağını” ilan edip, Erzurum Kongresi Kongresi’ne başkanlık etti. 23-temmuz - 7-agustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi öncesinde, Osmanlı ordusunu bırakıp, Kuvayi Milliye lideri oldu. Kuvayi Milliye Arapça kökenli bir sözcüktü ulusal kurtuluş ordusu anlamına geliyordu. ’ün Kuvayi Milliye mı şu şekildeydi:

Hükümet merkezi düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ulusun ları görevlerini yapamıyorlardı. yapamazlardı da. Bu ları savunmanın birincisi olan ordu da ordu adını korumakla birlikte, elbette görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun iç ki yurdu savunmaktan korumaktan ibaret olan görevi yerine getirmek, doğrudan, doğruya ulusun kendisine kalıyordu… İşte buna Kuvayi Milliye diyoruz.

Kuvayi Milliye sırasında kendisine ilk nüfus kaydını nüfus cüzdanını verecek olan Erzurum’un manevi hemşerisi seçildi. 4 – 11-eylul 1919 tarihleri arasında da Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesi için çalıştı. 27-aralik 1919′da Ankara’da heyecanla şılanan , 23-nisan 1920′de “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” diyerek turkiye-buyuk-millet-meclisi’ni açtı. tbmm, ulusal kuvvetlerin tek merkezde toplanması Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda çok önemli bir adımdı. Erzurum Milletvekili olan , Meclis Hükümet Başkanlığına seçildi Büyük Millet Meclisi, kurtulus-savasi’nın yla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. 15-mayis 1919′da Yunanlılar izmir’i işgali etmişti. kurtuluş mücadelesi bu işgal sırasında Hasan Tahsin tarafından düşmana ilk şunun atılmasıyla başladı. 10-agustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nu aralarında paylaşan Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerine şı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen ulus güçleriyle savaşıldı. Ancak işgalci emperyalist devletlere şı lı bir mücadele için düzenli bir ordu gerekiyordu. Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurarak Kuvâ-yi Milliye ordu bütünleşmesini sağladı. Savaş zaferle sonuçlandı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önemli aşamaları ise şöyleydi:

•Sarıkamış (20-eylul 1920), Kars (30-ekim 1920) Gümrü’nün (7-kasim 1920) kurtarılışı
•cukurova, Gaziantep, Kahramanmaraş Şanlı savunmaları (1919- 1921)
•I. İnönü Zaferi (6 - 10-ocak 1921)
•II. İnönü Zaferi (23-mart - 1-nisan 1921)
•Kütahya-eskisehir Muharebeleri (10 - 24-temmuz 1921)
•Sakarya Zaferi (23-agustos - 13-eylul 1921)
•Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi Harekatı (26-agustos - 9-eylul 1922)

Sakarya Zaferi’nden sonra 19 Eylül 1921′de Büyük Millet Meclisi, ’e Mareşal rütbesini Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24-temmuz 1923′te isvicre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla sona erdi. Bu anlaşma ile Sevr Antlaşması yürürlükten kalktı Cumhuriyet’i Lozan Antlaşması temelleri üzerine kuruldu. new-york-times Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamız, bağımsızlığımıza kavuşmamız Lozan Antlaşması’nın sı üzerine şunları yazacaktı:

Lozan’ı kazandı; son iki yüz yılda ihtiyar Asya’nın Avrupa’ya şı kazandığı ilk zafer.

23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Cumhuriyeti’nin kurulması yönünde en büyük adım atılmıştı yeni Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmişti. Meclisin, Kurtuluş Savaşı’nı yla yönetmesi, yeni devletinin kuruluşunu hızlandırdı 1-kasim 1922′de hilafet saltanat birbirinden ayrıldı. Ardından da önce saltanat daha sonra da hilafet (3-mart 1924) kaldırıldı. Gazi , Eylül 1923′te başlattığı kurtuluş mücadelesini siyasi harekete dönüştürdü ’nin ilk partisi olan daha sonradan adı cumhuriyet-halk-partisi olacak Halk Fırkası’nı kurdu. 29-ekim 1923′te Cumhuriyet (halk egemenliği) idaresi resmen kabul edildi oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30-ekim 1923 tarihinde İsmet İnönü tarafından Cumhuriyeti’nin ilk hükümeti kuruldu.

Cumhurbaşkanlık Dönemi (1923–1938)

’nin ilk Cumhurbaşkanı olan , anayasa gereğ dört yılda bir yeniden yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1927, 1931, 1935 yıllarında olmak üzere üst üste toplam 3 kez TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçildi. , 15–20-ekim 1927 tarihleri arasında Kurtuluş Savaşı’nı Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük yapıtı nutuk’u (Söylev), 29-ekim 1933 tarihinde de Onuncu Yıl Nutku’nu okudu. Nutuk, ulusal mücadelenin kimlere şı, niçin verildiğini anlatıyordu mücadelenin Cumhuriyet kurulduktan sonraki aşamasında yapılması gerekenler konusunda da önemli bilgiler veriyordu. için oldukça değerli olan bir konuşmaydı.

2587 sayılı kanunla 24-kasim 1934 tarihinde ülke için yaptıkları, kazandığı zaferler Türklerin babası olması dolayısıyla Mustafa Kemal’e soyadı verildi. 1930′lu yıllarda eski Yunan başbakanı Venizelos tarafından nobel-baris-odulu’ne aday gösterildi.

Sinsi Siroz

Milli çıkarlar devlet işlerinde son derece titiz olan, hiç bir mazeret kabul etmeyen , çok çalıştığı için kendi sağlığına gerektiği kadar özen gösteremiyordu. Yaşayış tarzının sağlığına verebileceği zararlara şı kayıtsızdı. Ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde görüyordu. Geceleri çok geç yatmakta, önemli bir durum olduğunda günlerce uykusuz kalarak aralıksız çalışmaktaydı. Büyük Nutku dikte ettirirken çalışanlardan bayılanlar olduğu halde, o ara vermeden dikte ettirmeye devam etmişti. Okumaya meraklı olan ilgi duyduğu bir kitabı ne kadar hacimli olursa olsun saatlerce okur, bitirmeden bırakmazdı. Ancak 1937 yılında sağlığıyla ilgili olarak olumsuzluklar ortaya çıkmaya başladı.

genç yaştayken, Manastır Askerî İdadisinde öğrenim görürken ciddi bir sıtma hastalığı geçirmişti. Trablusgarp’a giderken attan düştüğü için İskenderiye’de gördüğü Salih Bozok’un anılarında dile getirilmişti. Derne savaşlarında ise gözünden yaralanmış Viyana’da görmüştü. Büyük Harp sırasında başlayan böbrek rahatsızlığı ise uzun süreler devam etmiş, 1918’de avusturya’da Karlsbad kaplıcalarında görmüştü. ’ün Millî Mücadele yıllarında da böbrek larının devam ettiği, Sakarya Savaşı öncesinde üç kaburga kemiğinin kırıldığı bilinmekteydi. 1924 1927 yıllarında, Cumhurbaşkanlığı döneminde, rahatsızlıkları geçirdiyse de gerekli tedaviler sonucunda sağlığına kavuşmuştu. 1936 yılında soğuk nlığı sonucu ateşli bir rahatsızlığı geçirmesine rağmen, oldukça sağlıklı görünmeyi başaran , savaşın, mücadelenin zor koşulların olumsuz etkilerine rağmen yıllara meydan okuyordu. Ancak bu zorlu süreçler onu çok yıpratmıştı. Dolayısıyla 1937 yılının başlarından itibaren ’ün durumu bozulmaya, rahatsızlıklar kendini göstermeye başlamıştı. Ancak , bu belirtilere yeterince önem vermemiş, ülke çıkarlarını kendi sağlığından üstün tuttuğu için geçici tedbirlerle yetinmişti.

’ün rahatsızlığına ilk teşhisi koyan Yalova Termal Kaplıcaları Müdürü Dr. Nihat Reşat Belger’di. 22-ocak 1938’de Dr. Belger kendisini muayene ettiğinde karaciğer büyümesi sertleşmesi teşhisini koydu. içkiyi sevdiği için karaciğeri büyük zarar görmüştü. Kesin tanı için özel doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp çağrıldı ancak İrdelp’in teşhisi de farklı olmadı. siroz olmuştu için ciddi bir perhiz istirahat gerekliydi.

bir kaç gün dinlendikten sonra 1-subat’ta Gemlik Suni İpek Fabrikası’nı, 2-subat’ta Merinos Fabrikasını açmak için Bursa’ya gitti. Fabrika açılışlarını yapıp, düzenlenen baloya katılan , ertesi gün dolmabahce-sarayi’na döndüğünde bitkindi. Zatürreye yakalandı ancak on günlük bir tedaviden sonra sağlığına kavuştu.

25-subat 1938’de Ankara’da gerçekleşen Balkan Antantı toplantısına katıldı, Balkan devlet adamları ile uzun görüşmeler yaptı. Ancak tüm bu çabalar yoğunluk onu yormaya devam ediyordu. Hastalığının artması üzerine, 6-mart 1938’de, doktorları tarafından bir konsültasyon yapıldı Fransa’dan da nmış uzman Prof. Dr. Fiessinger davet edildi. 28-mart 1938’de siroz teşhisini doğrulayan Fiessinger’in ’e :“Büyük kumandan büyük harpler yaptınız. Muzaffer oldunuz. Ama bu işin kumandanı da benim. Siz bana tâbi olacaksınız, bana edeceksiniz” dediği söylenmekteydi. Fiessinger’in ifadesini beğenen , onun tavsiyelerine uymaya çalıştı.

Hükümet ilk defa 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanı ’ün hastalığı ile ilgili resmî bir bildiri yayınladı. Bildiride, Fiessinger’in muayenesi sonucunda ’ün sağlığında endişe edilecek bir durum olmadığı ifadesi yer alıyordu.

Ancak , Cumhurbaşkanlığı görevini aksatmadan yürütmek özellikle Hatay sorununu sonuçlandırmak ındaydı. Çünkü Fransa’nın Hatay meselesi konusundaki aldırmaz tutumundan rahatsız oluyordu. ’nin bu konudaki kesin kararlılığını göstermek için 20-mayis’ta Mersin’de askerî birliklerin geçit töreninde bulunup, 24-mayis’ta Adana’daki askerî birlikleri denetledi ancak ankara’ya döndüğünde bitkindi. Ankara’da sadece bir gün kaldıktan sonra 26-mayis’ta İstanbul’a hareket etti. Bu yolculuktan sonra ulu önder Ankara’yı bir daha göremeyecekti. Deniz havasının kendisine iyi geleceği ümit edilmekteydi hem devlet başkanlarını orda ağırlaması hem de dinlenmesi amacıyla Savarona yatı alındı. Dünya liderlerini ağırladığı Ertuğrul isimli yat eskiyince Cumhurbaşkanlık için yeni bir yat araştırması yaptırmıştı. Değerlendirme sonrasında, Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden John Roebling’in ı Emily Roebling Cadwallader tarafından hizmete sokulan Savarona isimli yat satın alındı. Yat bazı döşemeleri yenilendikten sonra ’ün ölümcül olduğu dönemde İstanbul’a geldi. , Savarona’da geçirdiği altı hafta boyunca kabine toplantıları düzenledi, romanya Kralı Carol da dâhil olmak üzere önemli konukları devlet başkanlarını ağırladı.

29-mayis’ta yapılan muayene sonucu karnında su toplanmaya başladığı görülen , 1-haziran’da Savarona yatına yerleşmiş 25-temmuz 1938’e kadar orada kalmıştı. Ancak geminin içi yaz sıcağında kavrulmakta olduğu için, rahatsızlandı 8-temmuz’da Prof. Fiessinger 2. defa İstanbul’a geldi. Gerekli larda bulunan Fiessinger’ın mutlak istirahat önerisine rağmen, , 9-temmuz’da Savarona’da Bakanlar Kuruluna saatlerce başkanlık etti. Fiessinger 16-temmuz’da 3. defa İstanbul’a gelerek, ’ün durumunun hassaslaşmakta olduğunu gördü , 24/25-temmuz gecesi Dolmabahçe sarayına nakledildi.

Hastalığına rağmen, , dolmabahce-sarayi’nda Başbakanını, Bakanlarını, elçileri komutanları kabul ediyor ülke meselelerini sürekli olarak izliyordu. 3-eylul 1938’de Hatay Devleti’nin kuruluşunu “ Cumhuriyet’inin bir sı olarak” coşkuyla kutladı. Sağlığı gittikçe bozulan , 5-eylul’de vasiyetini yazdı. 6-eylul’de Prof. Fiessinger dördüncü defa İstanbul’a gelerek, ’ün karnında toplanan suyu alarak onu rahatlattı. 11 Eylül’de düzenlenen raporda kesin istirahat öngörüldü. Buna göre ziyaretler sınırlı tutulacak yatakta dinlenilecekti.

Sonraki günlerde ında asit toplanması ilerledi, genel durumda yorgunluk takatsizlik vardı. Ancak sinsi ilerlemekteydi. 16-ekim akşamı gelen ilk ağır koma 19-ekim’e kadar sürdü. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, 23-ekim gününe kadar sabah akşam günde iki defa durumunu belirten bildiriler yayınladı. 20-ekim’de koma durumundan kurtulan , eseri olan Cumhuriyetin 15. yıldönümü törenlerine katılmak halkıyla bütünleşmek için Ankara’ya gitmek istiyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. 29 Ekim’de bağrından çıktığı orduya bir mesajla seslenen şunları söyledi:

Zaferleri mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Ordusu… vatanının Türklük camiasının şan şerefini dâhilî haricî her türlü tehlikelere şı korumaktan ibaret vazifeni her an yapmaya hazır olduğuna benim büyük ulusumuzun tam iman itimadımız vardır.

1-kasim 1938’de TBMM toplantısının açılış konuşmasını ’ün yerine Celal Bayar okudu yakınlarıyla en son 6-kasim tarihinde görüştü. 7-kasim’da karnına 3. defa ponksiyon yapılarak su alındıktan sonra 8-kasim’da tekrar ağır bir komaya girdi. Saat 19 dolaylarında başlayan koma gittikçe ağırlaştı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 9-kasim 1938’de saat 24’de yayınladığı bildiride “Umumî durumunun tehlikeli bir hal aldığı” nı vurguladı.

10-kasim Perşembe günü tüm Cumhuriyeti dünya tarifsiz bir yasa boğuldu. , kendisini etmeye çabalayan hekimlerinin gözyaşları arasında, saat 9.05’te hayata veda etti.

Hükümet acı haberi halkına bir bildiri ile duyurdu:

Milleti Ulu şefini, insanlık büyük evlâdını kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan ziyandan dolayı derin taziyelerimizi sunarız… Ölmez olan onun büyük eseri Cumhuriyet Türkiyesidir… Bugün ayrılığına ağladığımız Büyük Şefimiz , her vakit Milletine güvendi… Ebedî Milleti, onun eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. gençliği onun kıymetli emaneti olan Cumhuriyetini daima koruyacak onun izinde yürüyecektir. Kemal , ün tarihinde gönlünde daima yaşayacaktır…

yurt içinde çok büyük üzüntü yarattı dünyada geniş yankılara yol açtı. ’nin millî kahramanının tabutu, 16-kasim’da Dolmabahçe Sarayı’nda hazırlanan katafalka konularak halkın ziyaretine açıldı. Sonsuz acılar içinde kıvranan halk, kurtarıcısı olan Atasına saygısını, bir insan seli oluşturarak hıçkırıklar gözyaşlarıyla dile getirdi.

19-kasim’da kılınan cenaze namazından sonra Ulu Önder ’ün tabutu general tarafından top arabasına alınarak önce Zafer torpidosuna sonra Yavuz zırhlısına aktarıldı. ’ün naaşını 101 tane top atışı ile selâmlayan Yavuz, şerefli emanetini İzmit’te özel trene aktardı. Yol boyunca halkın gözyaşlarıyla uğurladığı , 20-kasim günü Ankara garında yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü hükümet erkânı tarafından şılandı. Ankara, kaderini değiştiren ebedî şefini, 101 tane top atışıyla selâmladı. Ardından ’ün tabutu TBMM’de hazırlanan katafalka konuldu. Silâh arkadaşları, general, subay askerlerin tazim nöbeti tuttukları katafalkın önünden başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Ankaralılar saygıyla geçtiler. ’ün naaşı 21-kasim’da düzenlenen görkemli bir törenle, Etnografya Müzesi’nde hazırlanan, geçici kabirine yerleştirildi. Törende görülen manzara çarpıcıydı. Çünkü tüm düşmanlarına şı milli bağımsızlık bayrağını dalgalandırmış, sömürgecilere şı savaşmış, esir milletlerin ümidi haline gelmişti. Şimdi ise, millî bağımsızlığın çağdaşlaşmanın sembolü olan ulu önderin arkasında dünyanın dört bir tarafından gelen temsilciler yer almışlardı. Tüm dünya ona büyük saygı duyuyordu. Bunlar arasında faşistler, demokratlar, Naziler, radikal İslamcılar da vardı herkes yan yana saygı yürüyüşüne katılmıştı. halkı ise sonu gelmez acılar içinde kıvranarak Atasını uğurluyordu. halkının bu derin acısını, ebedi Şefine olan minnet bağlılığını, 11-kasim’da oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, 21-kasim 1938 tarihli bir bildiri ile dile getirmişti:

…Devletimizin bânisi milletimizin fedakâr, sadık hadimi (hizmet edeni); İnsanlık idealinin mümtaz siması; Eşsiz kahraman ; Vatan sana minnettardır. Bütün ömrünü hizmetine verdiğim milleti ile beraber senin huzurunda tazim ile eğiliyoruz…

’ ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene bu geçici kabirde kaldı 10 Kasım 1953′ te büyük bir merasimle, ebedi istirahat yeri olan Anıtkabir’ e nakledildi. O, ’ ün tarihinde gönlünde ebediyen yaşayacaktır, ölümsüzdür. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak lı bir yönetim sergilemiş nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. onu ulusunun en şerefli evlatları insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.

’ün Kişiliği

Ulu önderimiz hayatı hakkında bugüne kadar sayısız eser biyografi kaleme alındı. Cumhuriyeti’nin kurucusu, kahraman asker büyük devlet adamı , cephedeki ülke yönetimindeki üstün