nedir

Cerrah Paşa’ nın hastanenin çesi [değiştir]

’de modern anlamda 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından kurulan İstanbul Darülfününu ile başlamış, 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Fakültesi ile devam etmiş 1967 yılında Fakültesi ikiye bölünerek Fakültesi doğmuştur.

Fakültenin kuruluş öncesi çesine bakarsak; Fakültesi adını bulunduğu semtten almaktadır. Buraya denmesinin nedeni Sultan III. Murat III. Mehmet döneminde saray cerrahı olan sadrazamlığa kadar yükselen Cerrah Mehmet Paşa’nın isminden kaynaklanmaktadır.
Cerrahpaşanın ilk yılı
Cerrahpaşanın ilk yılı

Fakültesinin temelini teşkil eden ilk ; şimdi fakültenin bulunduğu yerde bulunan “Takiyeddin Paşa Konağı”nın Belediye tarafından satın alınarak gerekli düzenlemelerin yapılması ile 10 Temmuz 1911 tarihinde açılan, sadece hastalara hizmet veren 80 yataklı “İstanbul Belediyesi Hastanesi”dir. 1912 yılında ahşap olan Takiyeddin Paşa Konağı yıkılarak yerine 150 yataklı, şimdi Fakültesi Müzesi’nin bulunduğu kagir bina buna ek olarak şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bina inşa edilmiştir. 1930 yılında şimdiki Psikiyatri ünün bulunduğu bina Dahiliye kliniği olarak inşa ettirilmiş yatak sayısı 250′ye ulaşmıştır.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun bulunduğu binanın balkonunda oturarak ile ilgili görüşlerini “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiş, ayrıca konuk defterine “Gördüklerimden memnun oldum, temizlik intizam ciddi, mesai takdire şayandır” şeklinde yazmıştır.

1933 Üniversite Reformu ile Haydarpaşa’da bulunan fakültesi İstanbul’un Avrupa yakasına nakledilmiş fakültesi merkezi Beyazıt’a, klinikler ise İstanbul’un 5 hastanesine (Şişli Etfal, Haseki, , Guraba, Bakırköy Akıl Hastaneleri) yerleştirilmiştir.

Üniversite fakültesinin öğretim üyesi öğrenci sayısındaki artış, öğrencilerin Haseki, Çapa arasındaki gidiş gelişlerinde yaşanan zorluklar nedeni ile 5 Ocak 1967 tarihinde toplanan Üniversite Fakültesi Profesörler Kurulu Fakültesi adı ile ikinci bir fakültesi kurulması ını alarak Üniversite Senatosuna teklif etmiş bu teklif 27 Temmuz 1967 tarihinde toplanan Üniversite Senatosunda kabul edilerek Fakültesi resmen kurulmuştur. Fakültesi ilk Dekanı Prof. Dr. Celal Öker 5 Eylül 1967 tarihinde göreve başlamıştır.

İstanbul Üniversitesi içinde bulunan tek “ Fakültesi” 1967 yılında İstanbul Fakülteleri olarak ikiye ayrılırken 140 yıllık köklü bir tarihin mirasına da ortak oldular.

II. Mahmut dönemi eseri olan 14 Mart 1827’de kurulan Tıphane Osmanlı Devleti’nin batılı anlamda açtığı ilk kuruluşlardandır. 15 Haziran 1826’da yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış Batı usulü tümen, tabur bölüklere ayrılan, tüfenk kılıncı olan, ceket pantolon potin giyen yeni bir ordu kurulmuştur. Askerlik alanındaki yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için Yüksek Harp Okulu kurulurken, ordunun gereksinimi için de çağa uygun gerekiyordu.

Mustafa Behçet Efendi üçüncü defa görevlendirildiği Hekimbaşılığı sırasında Padişaha verdiği bir takrirle askerlerin savaşta barışta modern hekimlik kurallarına göre bakılması için yeni bir okulu kurulmasının gereğini belirtiyordu.

Bu mektep 14 Mart 1827 tarihinde Vezneciler’de Tulumbacıbaşı Konağında Tıphane adıyla kuruldu. Tıphane’de okutulan dersler: 1. sınıf: Arapça, , Fransızca, , Kimya, 2. sınıf: , Arapça, Teşrih, Nebatat, Hayvanat, 3. sınıf: Hıfz-ı sıhhat, Müfredatı, Fizyoloji, Askeri Cerrahi, 4. sınıf: Dahili hastalıklar, Harici Hastalıklar, Doğum. Beş yıl sonra Topkapı Sarayı’nın sahil kısmında bulunan üç koğuşlu Hastalar Odasında ayrıca Cerrahhane kuruldu.

Tıphane Cerrahhane 1836 yılında Topkapı Sarayı yakınındaki Kırmızı Kışla olarak da adlandırılan Otlukçu Kışlasına taşındılar. Fakat bu bina için küçük yetersiz olduğundan Galatasarayın’daki Enderun Ağalarına ait binaya taşınılmasına verildi. Bina onarıldıktan sonra 1838 tarihinde Tıphane Cerrahhane, Galatasarayı tıbbiyesi olarak isimlendirdiğimiz binaya taşındı bir süre sonra eğitimleri birleştirildi. 1839’da II. Mahmut’un da bulunduğu bir törenle açılan adı “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne” olarak değişen okulda Avusturya’dan gelen Dr. Charles Ambroise Bernard’ın (1808-1844) eğitimde önemli rolü oldu. Kadavra üzerinde anatomi öğretimi başladı. Bitki koleksiyonu, tabiat müzesi, jeolojik oluşumlar koleksiyonu, kütüphanesi, hidrolik basınç aletleri, deneyler için tüm lara sahip laboratuvarı, botanik gravür resimleri kimya laboratuvarına sahip Galatasarayı Tıbbiyesi 1849’da yandı. Mektep önce Hasköy’de bulunan Humbarahane Kışlasına, daha sonra 1865’te kolera salgını sebebi ile haline getirilen Humbarahane Kışlasından yine Hasköy’de bulunan Gergeroğlu Konağına nakledildi. Salgın sebebi ile öğretime bir süre ara verildi.

mektebi 1866’da Sirkeci’de bulunan Demirkapı Kışlasına taşındı 1874 yılına kadar burada eğitimine devam etti. 1874 yılında 1849’da yanan Galatasarayı binasının yerine yapılan yeni binaya taşındı. İdadi kısmı (lise) Galasarayında kalan Mektebi 1876 yılında tekrar Demirkapı’ya taşındı “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane” adı verildi. İdadi kısmı da Kuleli’ye taşınınca binaya Galatasay Sultanisi (bugünkü Galatasaray Lisesi) yerleşti. Mektebi 1903 yılına kadar Demirkapı Kışlasında öğretim yaptı.

Mektebi 1892 yılında yapımına başlanan Haydarpaşa’daki binaya (Şu anda Marmara Üniversitesi’nin kullandığı bina) 1903 yılında taşındı. Tıphane Cerrahhanenin dört yıl olarak başlayan giderek gelişti, zaman içinde birçok mezunu çeşitli Avrupa şehirlerine ihtisas için gönderildi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, kurulduğundan beri askeri bir okuldu, 1867 yılında bu Askeri Tıbbiye binası içinde Sivil (Mülki) Tıbbiye kuruldu önce Ahırkapı’da daha sonra Kadırga’da çeşitli binalarda öğretime başlandı. Mülki Tıbbiye de daha sonra Haydarpaşa’ya taşındı. 1909 yılında Askeri Sivil Tıbbiyeler Haydarpaşa’da birleştirilerek İstanbul Darülfününü Fakültesi adı verildi. O yıllarda görev yapan öğretim kadrosunda Dr. Esat Şerafettin (Köprülü) ( Botaniği), Dr. Mazhar Paşa (Anatomi), Dr. Tevfik Recep (Örensoy) (Histoloji Embriyoloji), Dr. Kemal Cenap (Berksoy) (Fizyoloji), Dr. Abdi Kurtaran (Cerrahi), Akil Muhtar (Özden) ( Fenni), Dr. Bahaettin Şakir ( Kanunu), Dr. Hamdi Suat (Aknar) (Patolojik Anatomi) gibi önemli hocalar bulunuyordu.

Tıbbiyemizin tarihi sadece eğitim tarihi değildir. Savaşlar da Tıbbiyenin tarihi için önem taşır. 20. yüzyılın başında Trablusgarb Balkan Savaşları sırasında Fakültesi hoca hekimlerinin gayretle çalışmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Haydarpaşa Fakülte binası Yedek Askeri haline getirildi. Öğretim üyeleri, yardımcıları, yeni mezunlar hatta talebeleri cephelere gittiler. Bu zor günlerde öğretimin aksamaması için gayret gösterildi fakülte kapatılmadı. Savaş sonunda İstanbul’a giren İşgal Orduları Fakültesini kapatmak istediler. 1919 Şubat ayında Fakülte Merkez binasına giren İngilizler burasını yarı yarıya işgal etmişlerdi. Binanın tamamını işgalden korumak için dönemin Fakülte Reisi Akil Muhtar Özden denge siyasetine baş vurarak 1920 yılında dört Fransız doktorunu öğretim kadrosuna atadı. 14 Mart’ın Bayramı olarak kutlanmasına da İstanbul’un işgali sırasında başlandı. Tıbbiyeliler bir 14 Mart’ta İşgalci güçlerin haksız tutum baskılarına şı gösteriler yaptılar. Aynı yıllarda Fakülte hocalarından Süleyman Numan Paşa (İç hastalıkları) Esat Işık Paşa (Göz hastalıkları) İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edildiler. Tıbbiye savaş sırasında büyük yaralar aldı. Fakat on yıl süren savaş sırasında bu fedakar hekimler cephedeki görevleri ile birlikte zor koşullar altında bulaşıcı hastalıklarla da başarı ile savaştılar. Zaferden sonra tıbbi gelişimine hızla devam etti.

1924 ders yılından itibaren FKB (o dönemdeki ismiyle PCN) sınıfı açıldı. Dr. İhsan Hilmi Alantar (Çocuk), Dr. Behçet Sabit (Erduran) (Üroloji), Muzaffer Esat (Güçhan) (İç hastalıkları), Kazım İsmail (Gürkan) (Cerrahi), Şinasi Hakkı (Erel) (Cerrahi) gibi genç isimler Tıbbiye’nin eğitim kadrosuna girerek, savaş yıllarının boşluğunu kısa sürede giderdiler.Haydarpaşa’da öğretim devam ederken, hocalar tekrar İstanbul yakasına dönmek istediler. Bunun için ilk girişim 1925 yılında yapıldı. Fakat 1933 Üniversite Reformuna kadar eğitim Haydarpaşa’da devam etti.

1933 yılında İstanbul Darülfününu lağvedili yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bu kuruluşu gerçekleştiren gereğ İstanbul Üniversitesi Fakültesi Haydarpaşa’dan ayrıldı İstanbul yakasına taşındı. Fakülte idare merkezi bilimler Beyazıt’ta bulunan eski Harbiye Nezareti Binasına (üzerinde Arap harfleri ile Daire-i Umur-ı Askeriye yazan ihtişamlı kapıdan girilerek ulaşılan günümüzde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan büyük tarihi bina), klinikler Şişli Çocuk, Haseki, , Gureba Bakırköy’de bulunan hastanelere taşındılar. Nazi idaresi sebebi ile Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan Musevi bilim adamlarından bazıları 1933 Üniversite Reformundan sonra ’ye geldiler. Çeşitli fakültelerde görev alan bu bilim adamlarından bazıları Fakültesinde öğretim üyeleri ile birlikte öğretim kadrosunda görev aldılar. Bunlardan Hans Winterstein (Fizyoloji), Werner Lipschitz (Biyokimya), Hugo Braun (Mikrobiyoloji), Rudolphe Nissen (Cerrahi), Wilhelm Liepmann ( Doğum), Leopard İgerscheimer (Göz)’i sayabiliriz.

İstanbul Üniversitesi Fakültesi’nin Kampüsü

Tarihi bir yerleşim alanı içinde bulunan İstanbul Üniversitesi Fakültesinin kısmında bulunan ilk binası Belediye tarafından satın alınıp 80 yatakla 10 Temmuz 1911 tarihinde hizmete açılan Taküyiddin Paşa konağıdır. Ahşap olan bu bina ihtiyaca cevap vermediğinden yıktırılarak yerine şimdi Kültür Biriminin bulunduğu yerde idare binası 150 yataklı yeni bir klinik yaptırıldı 1912 yılında hizmete açıldı. Bu bina bir koridorla şu anda Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu binaya bağlıydı. Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bu yapı önce Cerrahi sonra Şişli Çocuk Hastanesinden nakledilen Üroloji Kliniğine aitti.kullandığı. Hastaneye girişi şu anda Kültür Biriminin bulunduğu binanın bodrum katındaki kemerli kapıydı.

Belediye yaptığı istimlâklerle hastaneyi genişletmeye devam etti. Şu anda Psikiyatri Anabilim Dalının bulunduğu bina 1930 yılında İç Hastalıkları Kliniği olarak hizmete girdi. Bir koridorla İç Hastalıklarına geçiş sağlanan Neşet Ömer Amfisi 1930 yılında Üniversite tarafından inşa edildi. Amfinin altında Patolojik Anatomi Enstitüsü kuruldu.

tarihimizde özel bir yeri olan Farmakoloji Kliniği (Şu anda İstanbul Üniversitesine bağlı olan Kardiyoloji Enstitüsü) 1938 yılında Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in çabaları ile inşa edildi. girişinin sağında günümüzün Göğüs Hastalıkları binası modern bir Göz Kliniği olarak Fakültesi tarafından 60 yataklı olarak 1940 yılında hizmete girdi. Şu anda Nöroşiruji Ortopedi Anabilim Dallarının bulunduğu bina I. Cerrahi Kliniği olarak 1943’te hizmete açıldı. Cerrahi pavyonuna yeni eklenen ameliyathane bloğu ile 3. Cerrahi servisi meydana getirildi. Şu anda Nöroloji ile Fiziksel Rehabilitasyon Anabilim Dallarının bulundu bina Belediye tarafından Verem Pavyonu olarak inşa edildi ve1947 yılında kullanıma girdi. Verem Pavyonunun 100 yatağı 1953 yılında Fakültesi’nin Fitizyoloji Kliniğine verildi.

Günümüzde Hastalıkları Doğum Anabilim Dalına bağlı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalının kullandığı bina 1946 yılında tamamlandı aynı yıl Bakırköy Akıl Hastanesi içinde bulunan Nörolojiye tahsis edildi.

1953 yılında temeli atılan Hastalıkları Doğum Anabilim Dalı ile Çocuk Kliniğinin bulunduğu binalar kompleksi 1967 yılında tamamlandı Hasekide çalışmalarını sürdüren bu kürsüler yeni binalarına taşındılar.

İstanbul Üniversitesine bağlı tek Fakültesi’nin kampüsü grubu Belediye ile çalışmalarını sürdürürken, Çapa kampüsü grubu da Vakıf hastaneleri ile işbirliği içindeydi. Binaları satın alan İstanbul Üniversitesi 1967’de Vakıf Gureba, 1969’da Belediye ile ilgili bağlantılarını kestiler her iki kampüste de İstanbul Üniversitesi Fakültesine bağlı olarak tamamen yapılmaya başlandı.

İstanbul Fakültelerinin Kurulmaları

Haydarpaşa’dan ayrılan Fakültesi İstanbul yakasında çok geniş bir coğrafyada çalışıyordu. Bilimler Beyazıt’da, Klinikler Bakırköy, Şişli Çocuk Hastanesi, Haseki, Çapa ’daydı. Gerek idari yönden gerekse öğrencilerin bu geniş alanda öğrenim görmeleri zordu. Öğrenci sayısı artmıştı. 1967 yılında fakültesinin ikiye ayrılması Fakültesi’nin 7 Ocak 1967 günkü toplantısında kliniklerin çoğunun kampüsü içinde olması göz önüne alınarak “ Fakültesi” adıyla ayrılmasına verildi. Üniversite Senatosunun 27 Temmuz 1967 78 sayılı ı ile iki fakültesi kurulmuş oldu. Fakültelerinden biri İstanbul diğeri adlarını aldılar. Her iki fakülte dünyaca ünlü öğretim üyelerine sahipti.

, İstanbul Üniversitesinin tek fakültesi döneminden itibaren ; Ord. Prof. Dr. Fahri Arel (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Burhanettin Toker (Almanya’da cerrahi radyoloji ihtisası yapan Dr. Burhanettin Toker ’nın bir Cerrahi hastanesi olması için büyük çaba göstermiştir), Nissen (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Neş’et Ömer İrdelp (İç hastalıkları, Prof. Dr. Muzaffer Esat Güçhan (İç hastalıkları), Igerscheimer (Göz), (Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı (Cildiye), Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil ( Doğum), Prof. Dr. Necdet Sezer (Göz), Prof. Dr. Sedat Tavat ( Kliniği), Prof. Dr. Necmettin Polvan (Nöroloji), Prof. Dr. Gıyas Korkut (Üroloji), Prof. Dr. Feyyaz Berkay (Nöroşirurji) gibi iz bırakmış hocalara sahip olmanın onurunu yaşar.

Fakültesi

Fakültesi’nin ilk yönetim kadrosu şu öğretim üyelerinden oluşuyordu: Prof.Dr.Celal Öker (Dekan), Prof.Dr.Meliha Terzioğlu, Prof.Dr.Kemal Önen, Prof.Dr.[[Suat Vural, Doç.Dr.Erdoğan Özdamar, Doç.Dr.Mecdi Ramazanoğlu. Yönetim kadrosu akıp giden zaman içinde görevlerini başka öğretim üyelerine devrettiler. Prof. Dr. C. Öker’den sonra sırasıyla Prof. Dr.Osman Barlas, Prof.Dr.Hikmet Altuğ, Prof.Dr.'i Demiroğlu, Prof.Dr.Bülent Berkarda, Prof.Dr.Nurettin Sözen, Prof.Dr.Şefik Kayahan, Prof.Dr.Faruk Yenel, Prof.Dr.Hürol İnsel, Prof.Dr.Nafi Oruç, Prof.Dr.Ahmet Nejat Özbal, Prof.Dr.Fikret Sipahioğlu Prof.Dr.Özgün Enver dekanlık görevini yürüttüler. Şu andaki dekan Prof.Dr.Halil Yanardağ’dır.

İki fakültesi bünyelerinde bulunmayan birimleri kurmaya başladılar. Fakültesi çevresindeki mahalleleri istimlak ederek hızlı bir büyüme sürecine girdi.

Fakültesi kurulduğu yıllarda yerleşim şöyleydi: Şu anda Kültür Birimi olan binanın bodrum katında poliklinikler, giriş katında Dekanlık, Fakülte sekreterliği, bürolar, Başhekimlik; birinci katında Eczane, ikinci katında diğer idari birimler bulunuyordu. Bir koridorla bağlantısı ikinci binanın (Bugünkü Meslek Yüksek Okulu) giriş katında Radyoloji üst katında Üroloji Kürsüsü yer alıyordu. Yer darlığı sebebi ile İdare binası ile Üroloji Radyoloji Kürsülerinin bulunduğu binalar arasına bir bina inşa edilmişti ( Kültür Birimi binasının restorasyonu sırasında bu bina yıktırılmıştır) burayı da Radyoloji Kürsüsü kullanıyordu.

Burhanettin Toker Anfisinin yanına inşa edilen binanın üst katı (Şu anda İş Bankasının yer aldığı bina) Profesörler Kurul Salonu, alt katı okuma salonuydu. Cerrahi binası kompleksi içinde Rehabilitasyon, Ortopedi, Acil poliklinik servisi, Merkez Laboratuvarı, kütüphane, öğrenci kantini yer alıyordu.

Bilimler İstanbul Fakültesinde kalmıştı. Belediyeden alınan Verem Pavyonunda gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1969 yılında kliniksiz kürsülere tahsis edildi.

Cerrahi Kliniğine (Bugün Nöroşirurji Ortopedi) kat ilavesi ile Anesteziyoloji Reanimasyon kürsüsü kuruldu.

Doğum Çocuk binaları kompleksi içinde Kulak Burun Boğaz, Psikiyatri, Cildiye kürsüleri bulunuyordu.

Cerrahi içinde kurulan Nöroşirurji Dr. Feyyaz Berkay döneminde kürsü oldu.

Bugünkü Fakültesi

Nöroloji şu anda 1979’da bilimlerin boşalttığı onarımdan geçen yenilenen eski Verem Pavyonunda faaliyetini sürdürmektedir. Celal Öker Reşat Garan amfilerinin de bulunduğu İç Hastalıklarının bulunduğu A Blok 1977 yılında hizmete girdi. Ekrem Kadri Unat, Meliha Terzioğlu Talia Bali Aykan amfilerinin yer aldığı Bilimler binası 1978-1979 yıllarında hizmete girdi. Göz, KKB, Üroloji Dermatoloji 1980 yılında İç Hastalıkları binasına bitişik blok olarak inşa edilen binalarına taşındılar. Genel Cerrahi, Çocuk, Damar, Plastik Cerrahisi klinik ameliyathaneleri ile polikliniklerin de hizmete girmesi ile İç Hastalıklarından başlayıp Genel Cerrahide biten monoblok içinde yer aldılar.

Geçen yıllar içinde bu kısa çeye sığdıramayacağımız anabilim dalları içinde bilim dalları kurulduğu gibi, bazı bilim dalları anabilim dalı oldular.

1987 yılında, Fakülte içinde İngilizce eğitim veren İngilizce ı açıldı.

1842 yılında Mektebi içinde kurslarla öğretime başlayan, daha sonra okul olarak gelişen ebe okulu, Doğum Kliniği ile birlikte Haseki’den ’ya taşındı. 1973 yılında Hemşire Laborant Okullarının ilave edildi gündüzlü olan okula yatılı öğrenci kabulüne başlardı. Üç okul 1975 yılında bugün İngilizce ının kullandığı yeni inşa edilen binasına taşındı. Şu anda iki kat ilave edilerek hemşire lojmanı yapılan bina yatakhaneydi.

Çeşitli okuma salonları bulunan büyük kütüphane binası 1981 yılında hizmete girdi. Kütüphanemize birçok yerli yabancı süreli yayın alınmaktadır. Fakültenin yayını olan “ Fakültesi Dergisi” 1967 yılında yayın na girdi. Kütüphanenin ortamı ile yabancı yayınlara ulaşılmaktadır.

İstanbul Üniversitesine bağlı Bilimleri Enstitüsü, Meslek Yüksek Okulu, Tıbbi sekreterlik, Radyoloji, Laboratuvar önlisans okulları Fakültesi bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Fakülte idari sistemi 1985 yılında reorganize edilerek , Hemşirelik Hizmetleri, Eczacılık,, Teknik Hizmetler vb. birimler kurularak görev yetkileri belirlendi.

Merkez Laboratuvarı Cerrahi İç hastalıkları monobloğu içinde 1981 yılında faaliyete geçti. çalışanlarını daha verimli kılan Kreş de 1981 yılında açıldı.

1000 kişi kapasiteli Oditoryum 1990 yılında faaliyete geçti. Dekanlık idari birimlerin yeni binası 1995 yılında hizmete girdi.

Tıpla ilgili tarihi malzemenin bulunduğu Kültür Birimi 2004 yılında hizmete girdi.

Eski mutfak, çamaşırhane, idare binaları garajının bulunduğu binalar yıkıldı ilki 2000 yılında öğrenci kabul eden 200 yatak kapasiteli iki öğrenci yurdu açıldı.

1995 yılında bilgi işlem merkezi faaliyete geçti.

Edirne Fakültesi 1973 yılın Fakültesi içinde kuruldu. Fakültesi öğrenci sayısı bakımından 1981 yılında ’de bir rekorun sahibi idi. Öğrenci sayısı Edirne Fakültesi öğrencileri ile birlikte 3000’di. Fakültesi 1967-1968 ders yılında 903 öğrenci ile eğitime, 1000 yatak kapasitesi ile hizmete devam ederken 75 000 metrekare alan üzerindeydi. Bugün 140 000 metre kare açık alana, içinde salonları, derslikleri, klinik laboratuvarları, kan merkezi, santral iletişim merkezi, bilgi işlem otomasyon merkezi, kütüphane, yemekhane, lojman, yurt, restoran, bankalar, taksi durağı vb. bulunan 210 000 metrekare kapalı alana sahiptir. Kampüs ağacı, çiçeği çimi ile bir yeşil alan içindedir.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki hizmetleri meslek Yüksek Okulunun balkonunda oturarak görüşünü “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiştir. ’ün dediği gerçekleşmiş sahile kadar inmiştir. Küçük bir konakla faaliyete geçen kampüs bugün 2500 civarında öğrencisi, 1100 akademik 657 sayılı yasaya bağlı 2343 personeli ile faaliyet gösteren büyük seçkin bir Fakültesi olarak gelişimini hızla sürdürmektedir.

Personel Bilgileri [değiştir]

Fakültesi öğretim üyesi öğretim yardımcısı sayıları yıllara göre belirgin bir artış göstermiştir. Kuruluşunda 62 olan öğretim üyesi sayısı bugün 528′e, öğretim yardımcısı sayısı ise 138′den bugün 612′e ulaşmıştır. Kuruluşta 39 Profesör, Doçent, 11 Üniversite Doçenti, 36 Uzman 102 Asistan Doktor ile eğitim hizmetlerine başlayan fakültemizde bugün 400 ün üzerinde Profesör, 135 Doçent, 6 Yardımcı Doçent 469 Uzmanlık öğrencisi mevcut bulunmaktadır.

Teknik Bilgiler [değiştir]

Fakültesi kampüsü yaklaşık 140 Bin metre kare açık alana sahip bulunmakta olup içerisinde Dekanlık, Oditoryum, Yemekhane, Kapalı Salonu, Merkez Kütüphane, Bilimler, Monoblok, Yeni Poliklinik, Acil-Ortopedi-Nöroşirurji, Çocuk Hastalıkları- Doğum, Jinekolojik Onkoloji, Nöroloji- , Hemşire Lojmanı, İngilizce , Radyasyon Onkolojisi, Psikiyatri, Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Müzesi Göğüs Hastalıkları olmak üzere toplam 210 Bin metre kare kapalı alana sahip 20 ayrı bina bulunmaktadır.

İstanbul Üniversite’sindeki Konumu [değiştir]

Fakültesi’nin Üniversite Senato sırası 9, Akademik rengi ise Bordo’dur.

Kene çıkarmada süper çözüm!
Vücuda yapışması sonucu ölümlere olan kene, kesik enjektörle vakumlanarak çıılabilir

08.07. 19:32

Enjektörün uç kısmını bıçakla kesiliyor, düzgün olması için zımpara yapılıyor enjektörün içine 3 damla sabunlu su koyuluyor. Daha sonra ucu kesilmiş enjektör kenenin bulunduğu bölgeye koyularak üzerinde vakum etkisi yaptırılıyor. Deri keneyle birlikte vakumun etkisiyle şişiyor yapışan kene bir süre sonra basıncın etkisiyle yapıştığı yerden çıkıyor.

Bolu’da, İl Genel Meclisi Üyesi 56 yaşındaki Fahrettin Tanyar, vücuda yapışan keneyi çıkartmak için kolay pratik bir çözüm yolu buldu. Tanyar, enjektörün ucunu keserek hava basıncı ile keneyi çıkartıyor.

Köroğlu Avcılar Kulübü’nün başkanlığını da yapan Fahrettin Tanyar, vücuda yapışan keneyi çıkartmak için yeni bir yöntem buldu. Kenenin deriyi kesmeden operasyon gerektirmeden çıkartılacağını günlerce düşünen Fahrettin Tanyar, çözümü hava basıncında buldu.

Enjektörün uç kısmını bıçakla kesen düzgün olması içinde zımpara yapan Tanyar, enjektörün içine 3 damla sabunlu su koyuyor. Daha sonra ucu kesilmiş enjektör kenenin bulunduğu bölgeye koyularak üzerinde vakum etkisi yaptırılıyor. Deri keneyle birlikte vakumun etkisiyle şişiyor yapışan kene bir süre sonra basıncın etkisiyle yapıştığı yerden çıkıyor.

Tanyar, enjektörle kene çıkartma yöntemini aşama aşama fotoğraflayarak İl Müdürlüğü’ne gönderdi. İl Müdürlüğü yetkilileri de enjektör yöntemini deneyerek sonucun olumlu olduğu ına vararak, yeni kene çıkartma tekniğini olumlu buldu.

Enjektörle kene çıkartma tekniğini ilk olarak kendi üzerinde denediğini olumlu sonuç aldığını belirten Tanyar, “Arazide sürekli bulunan askerlerimiz, avcılarımız, köylülerimiz, hayvancılık yapan insanlarımız hiç olmazsa kuruluşuna gitmeden önce keneyi çıkartabilecekler. Enjektörün hava basıncıyla keneyi yapıştığı yerden çok basit bir şekilde alabilirler. Halkımıza faydalı olacağını düşünüyorum. Bunu hazırladığım fotoğraflarla İl Müdürlüğünü’de sundum. Müdürlüğü yetkilileri de denemişler olumlu olduğunu söylediler. Kendi deneylerimizle de olumlu sonuç aldık. Kullanılmasının yararlı olacağı düşüncesiydeyim” dedi.

dunyabulteni.net

<?#  Ile Mysql’deki Verileri Sayfalama# Yazar: JARGON - e-: pieycpi@.com
# Bu dokumani icerigini  yazar bolumunu degistirmeden, # istediginiz sekilde kullanabilirsiniz.
# * * * AYARLAR * * *
$ayar['server']=’localhost’; #Mysql server adresiniz.
$ayar['kullanici']=’root’; #Mysql kullanici adiniz.
$ayar['sifre']=’root’; #Mysql kullanici sifreniz.
$ayar['vt']=’sayfalama’;#Mysql veri tabanizin adi.
$ayar['tablo']=’linkler’; #Kayitlarin tutuldugu tablonuzun adi.
$ayar['kacar']=3; #Verileri kacar kacar listelemak istiyorsaniz o sekilde ayarlayin.
# * * * KONTROLLER * * *
if(!$ayar['kacar'] OR $ayar['kacar']<=0){$ayar['kacar']=5;} /*$ayar['kacar'] degiskenini ayarlamamissaniz veya yanlislikla 0 # yapmissaniz scriptin  vermemesi icin degiskene 5 ataniyor.*/
if(!$HTTP_GET_VARS[sayfa]){$sayfa=0;}
if($HTTP_GET_VARS[sayfa]<0){$sayfa=0;}

# * * * VERI TABANINA BAGLANIP VERILERI SECIYORUZ * *

@mysql_connect($ayar['server'],$ayar['kullanici'],$ayar['sifre']);
@mysql_select_db($ayar['vt']);$kayitlar=mysql_query(’SELECT * FROM ’.$ayar['tablo'].’ LIMIT ’.($sayfa*$ayar['kacar']).’,’.$ayar['kacar']);
$kacsecili=mysql_num_rows($kayitlar);#Kac kayit sectigimizi if($kacsecili>0){$toplam=mysql_fetch_row(mysql_query(’SELECT COUNT(*) FROM ’.$ayar['tablo']));} #Tablodaki toplam kayit sayisini buluyoruz.
# * * * KAYITLARI YAZDIRIYORUZ  SAYFALAMA LINKLERINI HAZIRLAYIP YAZDIRIYORUZ * *

while($listele=mysql_fetch_row($kayitlar)){echo $listele[0].’<br>’;}
#Kayitlari yazdiriyoruz.$kacsayfa=ceil($toplam[0]/$ayar['kacar']);
if($sayfa>0){echo’<a href=’.$PHP_SELF.’?sayfa=’.($sayfa-1).’>Geri</a> | ’;}
#Ilk sayfada degilsek bir onceki sayfaya gitmek icin #Geri linkini yazdiriyoruz.
#Sayfalama numaralarini yaziyoruz.
for($i=0;$i<$kacsayfa;$i++){if($sayfa==$i){echo ($i+1).’ ’;}else{echo’ <a href=’.$PHP_SELF.’?sayfa=’.$i.’>’.($i+1).’</a> ’;}}if($kacsayfa>($sayfa+1)){echo’| <a href=’.$PHP_SELF.’?sayfa=’.($sayfa+1).’>Ileri</a>’;} /*Son sayfada degilsek  birden fazla sayfa varsa, #bir sonraki sayfaya gitmek */
?>

Unutulmaz Bir Hikâyesi
Latif, bir çoban… Saf huylu, düşünceli, temiz kalpli bir çoban… Bir gün, koyunlarını otlatırken nehre su almaya inen güzeller güzeli Latife’yi gördü. ona âşık oldu. ıyla her gece yanıp tutuştu. Latife, o kadar bir kızdı ki köyün tüm genç delikanlıları ona âşıktı. Fakat Latife’nin babasının korkusundan Latife’yle değil görüşmek, göz göze bile gelemiyorlardı. Ama bizim saf huylu çobanımız Latife’ye öyle bir âşık olmuştu ki, ı için dağları bile delip geçerdi. Öylesine seviyordu Latife’yi. Latife, Latif adlı çobanın kendisine âşık olduğunu daha sonra öğrendi. o da bir gün Latifle göz göze geldi. Artık o da Latif’e vurulmuştu.
Latife’nin babası, adamlarına ına âşık olan çoban Latif’i bulmalarını emretti. Maho Ağa (Latife’nin babası) ının bir çobana âşık olmasına çok sinirlenmişti. Onun ının ancak bir saraya gelin olabileceğinin düşüncesindeydi. Ama o sadece kendi düşüncesi… Latife babasından çok farklı düşünüyordu. O, gönlünün sevdiği kişiyle evlenmeyi istiyordu. Neyseki bizim çoban Latif, Maho . Ağa’nın adamlarına yakalanmamıştı. Çoban Latifle, güzeller güzeli Latife gizlice buluşuyorlardı. Maho Ağa bu durumdan oldukça rahatsızdı. Adamlarına:
—Eğer o çobanı bulamazsanız bir daha gözüme gözükmeyin! Diye sert bir tonuyla çıkıştı. Adamları hemen Maho Ağa’nın yanından dağıldılar. Dağılışlarında uğultu ön plandaydı. yakalayacaklarını düşünüyorlardı, daha önce tüm çabalarına rağmen Çoban . Latif’i yakalayamamışlardı. Maho Ağa bu uğultunun arkasından adamlarına:
—Dediklerimi duydunuz, eğer yakalayamazsanız bu köyden gidin! Diye seslendi.
Latif ile Latife, güneşin etrafı tepeden gözlemlediği, yapraklarının sürçüşmesiyle oluşan uğultunun kulağa hoş bir verdiği, bir yaşlı çınar ağacının altında el ele tutuşmuş bir vaziyette konuşuyorlardı. Maho Ağa’nın adamları onları birkaç kilometreden fark . etmişlerdi. Ellerinde silahlarıyla onlara doğru yaklaşıyorlardı. Latife babasının adamlarının kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti hemen Latif’i uyardı. Onu:
—Latif’im! Hemen ayrılmalısın yanımdan. Babamın adamları geliyor! Ellerinde silahları var! Çabuk ol! Çabuk! Diye kaçması için uyardı.
Latif, önemsemedi pek… Ama Latife’nin yalvarışları şısında tehlikeyi süzmüştü. Latife’ye:
—Sen de gel Latifem! Sen de gel, dedi. Latife:
—Olmaz, gelemem… O zaman peşimizi bırakmazlar. Hiç değilse git, merak peşinden gelmemeleri için onları oyalarım, dedi. Latif:
—Ben yakalanmaktan korkmuyorum Latif’em. Ben senden ayrı düşeceğim için korkuyorum. Buluşalım, sonra buluşalım, dedi. Latife telaşla:
—Tamam, ama şimdi gitmelisin, çabuk gitmelisin, diye yalvardı.
Latif, . Latife’nin alnından öpüp ellerini okşadı, sonra da oradan ayrıldı. Bir süre sonra Maho Ağa’nın adamları oraya geldi. Latife’yi alıp götürdüler. Geç kaldıkları için Latif’in peşinden gitmekten de vazgeçtiler…
Konaktayız…
Maho Ağa’nın adamları, konağa gelmişlerdi. Telaşla Maho Ağa’nın ayağına gittiler. Maho Ağa hınçla:
—Ne oldu buldunuz mu çobanı? Diye sordu adamlarına.
Adamlarından biri öne atılarak:
—Daha önemlisi ınızı bulduk ağam, dedi.
Maho Ağa:
ım zaten eninde sonunda buraya gelecekti. Ben size bir daha ımın o çobana gitmemesi için çobanı bulun demedim mi?
Adamları birbirlerine bakışarak, ıştılar. Maho Ağa gür bir sesle:
—Susun! Derhal pılınızı pırtınızı toplayın köyden defolun gidin! Diye söylendi adamlarına…
Adamlarından biri atılarak:
—Bize bir şans daha verin ağam son bir şans daha, diye yalvardı.
Bu söz adamları arasında birkaç defa tekrarlanarak bir uğultu haline geldi. Maho Ağa son bir şans daha mıştı adamlarına… Adamları yarından tezi yok yola düşme ı almışlardı kendi aralarında…

Çoban Latif üzgün düşünceli adımlarla koyunlarını otlatıyordu. Bir kavak ağacının altına uzandı. Derin derin düşüncelere daldı. Latife’yi düşünüyordu. Onun gündüzleri güneşin ışıkları altında bir deniz gibi dalgalanan masmavi gözlerini düşünüyordu. Onun bir su gibi kaygan ışık vurunca parlayan yüzünü düşünüyordu. Düşünceler arasında dönüp duruyordu ki duyduğu bir . onu hayallerinden alı koydu. Uyandığında, koyunlarıyla oynaşan elinde, uzun, bir sopa olan, uzun kirli, yırtık pırtık pardösülü, başında parçalanmış bir takke olan yamalı pantolonlu bir adam gördü. Galiba o adam köyün delisiydi. Latif ayağa kalktı deliye seslendi. Deli, Latif’in yanına koşarak yaklaştı ona:
—Nabber nassın? . Nassı gidiyo? Diye sordu. Latif, şın bakışlarla Deli’ye:
—İyiyim, iyiyim de senin adın ne? Diye sordu. Deli gülerek ellerini çırparak cevap verdi:
—Mennan! Mebus Mennan! Mebus! Mebus olacam Mebus! Ben Mebus’um Mebus! Diye söylendi Latif’e…
Latif güldü. Mennan’a:
—İyi o zaman. Benimle dost olur musun? Diye sorduğunda . Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Tamam ol! Ama sadece ol! Başka bir şey olma! Mebus olma haa… Ben olcam mebus ben! Ben! Ben! Diye söylendi…
Latif, elini Mennan’ın omzuna atarak beraber koyunların yanına doğru yürüdüler uzun uzun konuştular…
Sabah olmuştu. Maho Ağa’nın adamları sabah erkenden kalkmış çoban Latif’in kaldığı kulübeyi aramaya koyulmuşlardı. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda çoban Latif’in kulübesini bulmuşlardı. Aniden kapıyı kırarak kulübeyi bastılar. Ama kulübede kimse yoktu. Çünkü çoban Latif, dün tanıştığı Mennan’ın kulübesinde kalmıştı.
Mennan’ın Kulübesindeyiz…
Mennan sabah yemeği için tavşan yakalamıştı onu kızartıyordu. Tavşanın kızarmış etinin kokusu, kulübede uyuyan Latif’in burnunda tütüyordu. Latif bu kokuyla uyandı gözlerini ovuşturdu, etrafa şöyle bir bakındı. Yatağından kalkarak Mennan’ın yanına geldi ona:
—Ne bir , dedi.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
, … (Suratını asarak) olan değil, olan tavşan. ben tavşanın canına kıydım. (Kendine kızarak) Ama eğer ben kıymasam aç kalacaz, aç kalacaz. (Sesini alçaltarak) Ama ben kıymasam belki tavşan çok mutlu olacaktı, çok mutlu olacaktı! Diye söylendi kendi kendine…
Latif, Mennan’ı anlıyordu az da olsa. ona şöyle dedi:
—Sen onu öldürmesen o kendine kendisini öldürecek birini arayacak, Mennan. Sen eğer onu öldürmeseydin o başka birine vurulacak. Eğer sen onu öldürmeseydin aç kalırdık ben de bu kokuyu bir daha hissedemezdim. mdaki en an, dedi biraz durdu, düşündü sonrasında:
—Tabi Latife’yi gördüğüm andan sonraki, diye söylendi kendi kendine.
Mennan, Latif’e dönerek:
—Latife ? Diye sordu.

Latif:
—Latife, benim. . Latife de ben… Ben oyum o da ben… Ben neysem o da o… O neyse ben de o… Ben onu çok seviyorum Mennan. Anlıyor musun?
Mennan yutkunarak:
—Anlıyorum, dedi boynunu yere doğru eğdi.
Aradan günler geçti. Latif ile Latife zaman bulduklarında buluşuyorlardı. Latife, Mennan ile de tanışmıştı.
Maho Ağa’nın sabrı taşmıştı artık. ını, o çobandan kurtarmanın tek yolunun şehre taşınmanın olduğunu düşünmüştü. Zaten işi de vardı şehirde. Hemen toplandılar yola koyulmak için gün saydılar.
Latife, babasının bu ını Latif’le paylaştı. Latif isyan etmişti. Küplere binmişti.
Latife:
—Artık kader bize sırtını çevirdi Latif’im. Artık babamın . bu ı değişmez. Kaçır beni desem, köyün dışına bile çıkamayız. Her yer babamın emrinde. En iyisi şehre taşınalım biz, sonra sen beni şehirden alırsın, kaçarız…
Latif:
—Sen git, ben daha sonra düşünürüm. Ama şunu sakın unutma, eninde sonunda kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz. Ben seni çok seviyom, hem de çok! . Diye haykırır… Bu dağlardan dağlara yankılanır ta Maho Ağa’nın kulağına kadar gider. Maho Ağa gür bir sesle:
—Latife! Diye haykırır.
Yoldayız…
Maho Ağa özel bir arabayla köyün çıkışına varmıştı. Arabayı durdurdu çıkış görevlisinden birine:
—Bu civarlarda Çoban Latif diye biri var. Onun bu köyün dışına çıkmasına izin vermeyin. Sakın! Diyerek uyardı.
Görevli:
—Tamam, efendim, dedi.
Arabayla oradan ayrıldılar.

Çoban Latif derin düşünceler içinde Latife’yi köyün çıkışına yakın olan bir tepeden uğurladı. Yanında Mennan da vardı. Mennan, Latif’e:
—Düşünme, bir yolunu bulucaz, buluşacaksınız, birbirinizden alacaksınız…

Aradan aylar geçti. Latif aylarca Latife’den bir alamadığına yanıyordu. Yoksa Latife onu unutmuşmuydu. Zengin çocuğu onun aklını çelmişmiydi diye düşünüyordu. Eli kolu bağlıydı. Köy dışına da çıkamıyordu.
Mennan, Latif’in yanına geldi Latif’e:
üzülüyon? Diye sordu.
Latif:
sordun? Dedi.
Mennan:
—Yüzün üzgün, gözlerin ağlıyor.
Latif:
—Latifem’den uzak, yapayalnız, çaresiz olmaktan üzülüyorum. Ona üzülüyorum. Bir bile alamıyorum.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Artık alacaksın. Aylardır proşe yapılıyodu… Araya Latif girdi:
—Ne projesi? Diye sorduğunda Mennan sözüne devam etti aynı tavırlarıyla:
proşesi…

Latif sevinç içinde:
—Ne yani bizim köye de mi döşeniyor? Diye sordu.
Mennan:
—Evvet, öyle diyolardılar, dedi…
Latif hemen köye indi. Sevinçle, Latife’ye çekeceği ı düşünerek, ın çekildiği yerin yakınına geldi. Sıra çok uzundu. Mennan Latif şın gözlerle o kalabalığa bakıyordu. Sıra hiç bitmiyordu. Bir çeken bir daha çekiyordu. bu köye okuma yazmayı geliştirme teknolojiyle daha yakınlaşma amacıyla yapılmıştı. da olabilirdi fakat yazışmayla olduğundan hem okuma yazmada katkı sağlayacak hem de haberleşmede kolaylık sağlayacaktı. , Latife’nin gittiği şehir ile Latif’in olduğu köy arasında haberleşme yapılsın diye deneme amaçlı çekilmişti. Latif saatleri sayıyordu. Bir kere şansını denedi hemen kalabalığa atıldı hırslı köylülerin arasından bir ton azar işiterek ayrıldı. Bunun böyle olmayacağına kara verdi. Bekledi. Aradan aylar geçti. Bahar mevsimi gelmişti. Latif, ın tellerine şöyle bir baktı dikkatlice. Mennan da bir Latif’e bir de tellere bakıyordu. Latif bir anda ın tellerine ın konmasıyla baharın geldiğinin farkına varmıştı. içten bir sesle:
ın tellerine mı konar, herkes sevdiğine yârim, Latif’em böyle mi yanar, . diye mırıldandı.
Mennan hemen eline aldığı mürekkepli kalemle, çıkardığı kâğıdın üzerine Latif’in dediklerini yazdı.
Latif daha sonra kalabalığa baktı :
ın tellerini arşınlamalı, yar üstüne yar seveni de be gülüm şunlamalı, diye mırıldandı tekrar.
Mennan bu sözlerini de kaydetti.
Latif, Mennan’a:
—Hadi kalk, gidelim, dedi.
Mennan:
—Tamam, deyerek elindeki malzemeleri sakladı.
direklerine kuş bakışı bakan bir tepeden Latif tekrar mırıldandı:
ın direkleri semaya bakar, senin o ahu gözlerin çok canlar yakar. Benim ki gibi… Latif’em, Latif’em, diye…
Mennan bu sözlerini de kaydeder. Latif, Mennan’a:
—Ne yazıyorsun? Diye sorduğunda Mennan:
—Hiç, hiçbir şey… . Kaçmak için planlar yapıyom.
Latif:
—Ne planı?
Mennan:
—Ne planı olacak, senin Latife’ne kavuşma planını…
Latif güldü solgun bakışlarla, hevessiz tavırlarla:
, her yer Maho Ağa’nın adamlarıyla sarılı, dedi.
Mennan:
—Ne olacak, biz de dağlardan kaçarız.
Latif:
yani?
Mennan:
—Yanımıza alcaz bir şeyler sonra da dağların arkasından şehre . inecez. Hem daha kestirme.
Latif sevinçle umutla:
—Tamam, o zaman ben hemen hazırlıklara başlayayım, diyerek hazırlıklara başladı.

Mennan:
—Tamam, dedi.
Hazırlıklarını tamamlamışlardı. Her şey hazırdı. Hemen yola koyuldular. Yolda eğlenceli anlar yaşadılar. Ama gittiklerinin farkında olan Maho Ağa’nın köydeki diğer adamları hemen ellerindeki silahlarla deli Mennan ile çoban Latif’in peşine düştüler. Latif ile Mennan her şeyden habersiz dağları aşıp şehre inmeyi planlıyordu. Yollarına devam ederken silah sesi duyuldu. Arkalarına bakındılar Maho Ağa’nın adamlarının kendilerine doğru koştuklarını gördüler. Hemen kaçmaya başladılar. Maho Ağa’nın adamlarından birinin ayağı iki taş arasına takıldı. Adamın ayağı bileğinden kırılmıştı. Acılar içerisinde kıvranıyordu. Arkadaşı onu bıraktı ikisinin peşinden koşmaya devam etti. Ayağı kırılan adam ise daha fazla acıya dayanamadı kendisini silahıyla öldürdü. Mennan dağın ormanlık alanının kestirme olduğunu düşünerek Latif’le birlikte karanlık ormana daldılar. Maho Ağa’nın adamı ormanın yakınına geldi izlerini kaybettiğini anlayınca geri döndü. Karanlık iyice bastırmıştı Maho Ağa’nın adamı dağın çlarında bir ayı tarafından parçalanarak öldürüldü. Latif Mennan ise ormanın derinliklerinde içinde yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Bir anda karanlık orman içinden bembeyaz bir ışık göründü. Hemen o ışığa doğru koştular. Sonunda şehre varmışlardı. Latif sevinçle dağın yamacından aşağı inerken şısına ayı çıktı. Latif hemen durakladı . heyecanlandı, korkmuştu. Daha önce ayıyla şılaşmıştı ama bu ayı sanki Latif’in, Latife’yle buluşacağını biliyordu sanki bir şeytanmış gibi ikisinin bir araya gelmemesi için pençelerini savuruyordu Latif’in üzerine. Latif ölümle iç içeydi. Mennan arkasından bağırarak:
—Yat, yat aşağı yat! Öl! Ölme numarası yap! Yap, diye seslendi. Kendi de ölme numarasını yaptı. Latif de arkasından kendini bıraktı yere. Ayı ikisinin üzerini kokladıktan sonra oradan uzaklaştı. Mennan etrafına tek gözünü açıp bakındı Latif’e:
—Uyan! Uyan! Gitti, diyerek ayağı kalktı. Latif de sanki yeni uykudan uyanırmış gibi kalkarak yoluna sarhoş adımlarla devam etti. Mennan da Latif’in koltuk altına girerek beraber indiler dağın . yamacından…

Latif, şehre inmişti. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda Latife’nin babasının yaşadığı evi bulmuştu. Hemen evin önüne geldi müstakil evin ına ufak bir taş attı. Latife, perdeyi açtı, sonra taşı atanın Latif olduğunu görünce pencereyi de açtı.
Latife:
—Latif’im. Sen misin?
Latif:
—Evet, bir tanem senin için dağları yarıp gelmesem de dağları aşıp geldim…
Latife:
—Olsun yine geldin ya… Biliyordum…
Latif:
—Sana ne dedim kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz.

Mennan tam zamanı düşüncesiyle Latif’in efkârlıyken söylediği sözleri kaydettiği kâğıdı Latif’e verdi. Latif kâğıda şöyle bir baktı Mennan’a:
bu? Diye sordu.
Mennan gülerek:
—Oku, dedi.
Latif okumaya başladı kâğıttaki yazıları bir üslupla tonuyla:
ın tellerine mı konar
Herkes sevdiğine yârim böyle mi yanar
ın tellerini arşınlamalı
Yar üstüne yar seveni şunlamalı
ın direkleri semaya bakar
Senin o mahrur gözlerin çok canlar yakar

Okudu. Elindeki kâğıdı . bıraktı kendi yaptı:
—Yanıma gel yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi cahil başıma…

Latife kendisi için yazılan bu mısraları çok beğendi. Babası hemen arkasından gözüktü Latif’e:
—Okuduğun mısraları dinledim evladım. Haklısın aslında. ımı böyle seven birini daha görmedim. Gerçekten sizin ınız Ferhat ile Şirin gibi… Tam bir … Ben bu ın şısına dikilirsem ömrüm ne çok olur ne de sonum hayırlı… En iyisi siz beni affedin de buradan sevinçle hayırlı bir iş sonunda köyümüze dönelim.
Latife, babasına dönerek:
—Hayırlı iş? Diye sordu.
Maho Ağa:
—Evet, sizi evlendireceğim. Ama beni affederseniz…
Latif sevinçle:
ın direkleri semaya şı
Gel güzelim barışalım düşmana şı
ın direkleri semaya şı
Gel güzelim barışalım düşmana şı
— Yanıma gel yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi cahil başıma…

Latif ile Latife köye dönmüşlerdi. Düğünlerini yapıp mutlu huzurlu bir hayat yaşadılar…
Latif ile Latife evlendiler de Mennan ne yaptı derseniz, Mennan kendine göre birini bulmuştu. O da Latif gibi âşık olmuştu. Onun ı da dillere destandı. Ama o Latif gibi hiç zorluklarla şılaşmamıştı. Eee olsa mebustu…

19 yüzyılın modern çağın en köklü bir öyküsü olmuştu bu

SONSUZA KADAR LATİF LATİFE’NİN AŞKI DÜNYADA HER BAHAR KUTLANIYORDU…

“TELGRAFIN TELLERİNE KUŞLAR MI KONAR” ADLI PARÇADAN ESİNLENEREK YAZILMIŞTIR. ALINTI DEĞİLDİR. HAYAL ÜRÜNÜDÜR…

OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER…

152436_w_s.jpg İyi görünmenin yolu sadece zayıflamaktan geçmiyor. Doğru kıyafetlerle daha daha görünmenin püf noktaları da var. İşte modacılardan daha görünmenizi sağlayacak 6 öneri..

1. Tek kullanın..
Gece mavisi, kahverengi ya da siyah gibi tek koyu renkli elbiseler giyin.. Bunun yanı sıra aynı rengin farklı tonlarını da birlikte giyebilirsiniz. Bej, deniz mavisi, mercan ya da teninize en iyi giden renklerde desenleri bulunan giysiler de olabilir. Eğer rengin sizi daha kilolu gösterdiğini düşünüyorsanız, elbise olarak sizde durduğuna da bakın. Daha fazla…

2. Kumaşları doğru seçin..
Katı, sert ağır hatta yapışan kumaşlardan uzak durun. En iyi seçim hafif, yumuşak giydiğinizde vücudunuzdan kayan kumaşlardır. Amacınız vücudunuzun genel şeklini görmek olmamalı..

3. Vücudunuza göre ayarlayın..
Geniş omuzlarınız varsa, vatka ya da herhangi bir omuz aperatı kullanmayın. Kayık yuvarlak yakalı giysileri tercih etmeyin. Üstünüzü daha küçük göstermek için modaya uygun V yakalı elbiseler, V yakalı üst etek veya bol pantolonları tercih edin. Eğer üst küçük alt büyükse, yani armut vücutluysanız, boynunuzu kalın göstermeyen, omuzlarınıza uygun sizi dik gösteren kıyafetleri arayın. Üst için yuvarlak, oyuk yaka kesimleri, alt için de düz etek ya da normal kesim pantolonları seçin.

4. Kalça basenler
Büyük kalça basenleri kamufle etmek için, rahat pileli, bel kısmı büzgülü rahat etek pantolonlar tercih edilebilir. Modaya uygun, düz çizgiler yan cepli ya da cepsiz modeller seçin. Basenleri küçük göstermek için beli düz yarım ya da dizden hafifçe aşağıda pantolonlar arayın. Daha uzun görünüm için pantolonunuz ya da eteğiniz yere değecek kadar uzun olmalı.
Basenlerinizi daha fazla kamufle etmek için etek pantolon giydikten sonra kalçalarınızı örtecek kadar uzun bluz ya da bluzunuzun üzerine hjafifi dantel ya da örgü tunikler giyebilirsiniz. Kalçalarınızdan aşağısının çok fazla uzun olmamasına dikkat edin.

5. Kesim dikişileri inceleyin
Giysilerinizde, özellikle ceketlerde kare şekilli olanları ya da sıkı saran modelleri tercih etmeyin. Bunun yerine hatları hafif belli eden modelleri tercih edin. Elbiselerin dikişleri daha ön plana çıkartılmış olabilir.

6. Ayakkabıları unutmayın
Sadece elbiselerle görüneceğinizi sanmayın. Giysilerinizi belirledikten sonra ayakkabılarınızı deneyin. Özellikle ayaklarınız genişse şeritli düz sandaletler, ufak topuklu ayakkabılar giymeyin. Bunun yerine, kısa topuklu ya da üzerinde durabiliyorsanız yüksek topuklu ayakkabılar giyin. 5 cm’lik topuk ne giyerseniz giyin sizi daha gösterecektir. Ayak bileğinize dolanan ayakkabılardan, kare topuklardan uzak durun. Tüm bunlar sizi daha bodur bacaklarınızın daha kısa görünmesine olur.
modalife

Clarks 2007 Sonbahar Kış koleksiyonunda birbirinden şık rahat el yapımı ayakkabı modelleriyle, modern yaşamın her alanında

Ayaklarınızı rahat ettirecek seçenekler bulunuyor Clarks’ın yeni sezon modelleri, sade dikişler,
zarif yaprak desenleri el işi detaylarla renkleniyor.
Clarks’ın, modanın birbirine benzeyen standart kalıplarının dışında tasarlanmış 2007 sonbahar-kış bayan koleksiyonunda yer alan ayakkabı, çizme botlarda sade çizgilerin yanı sıra kalite dayanıklılık ön plana çıkıyor. Clarks, hem hanımlar hem de erkekler için yaşamın her anında farklı tarzda kıyafetlerle kullanabilecekleri, gardropların vazgeçilmezi modeller sunuyor. Clarks’ın ustaların ellerinden çıkmış modelleri, üstün öncü tasarımlarıyla, şıklık rahatlığı bir arada sunuyor.
Kadınlar hem dişi hem de çocuksu
Clarks’ın el dikişleri ile zarif aksesuarların harmanlandığı gündelik modelleri şıklıklarıyla göz kamaştırıyor. Yumuşak deri süet yüzeyleri, esnek hafif tabanları sayesinde Clarks’ın gündelik modelleri, kış günlerinde ayaklarınızdaki varlığını unutturacak. Özellikle üst kısımlardaki sade dikişler, zarif yaprak desen detayları ayaklarınızda dişi bir esinti de yaratacak. Topuk kısımlarındaki şık dikişler, çarpıcı dikiş detayları süslü iç tabanları da gündelik modellere ayrı bir şıklık katıyor.
Clarks’ın klasik modern çizgilerin ustalıkla bir araya getiren “smart” bayan ayakkabı botlarında ise sadelik minimal detaylar göze çarpıyor. Modern görünüme sahip modellerde klasik badem topuklar dişiliği ön plana çıkaran Louis tarzı topuklar, gün boyu hem işyerinizde hem de gezerken rahat edeceğiniz yükseklik göz önüne alınarak tasarlandı. El işi detaylar zıt renklerin yumuşak keçi derisiyle buluştuğu modeller, nemi alan özel iç tabanları ile ayaklarınızın nefes almasını son derece rahat olmasını sağlıyor. Kışın soğuk günlerinde ayaklarınızı sıcacık saran Clarks ayakkabı çizmeler, yumuşak tabanları özel yastıklı iç tabanları sayesinde çok daha fazla esneklik rahatlık sunuyor.
Clarks modelleri ile erkekler şık
Bu kış da Clarks’ın tüm modelleri şıklıklarının yanı sıra, hafiflik rahatlıkları sayesinde günün her saatinde, gittikleri her yerde beylere maksimum konfor hareket kabiliyeti sunuyor. Clarks’ın yeni sonbahar kış sezonu modellerinde de akıllı tasarım, şık sadelik kalite vazgeçilmez özellikler arasında yer alıyor. Modern kesimler, şık detaylar ayak sağlığı için geliştirilmiş en yeni teknolojilerle harmanlanıyor.
Clarks’ın yumuşak deriden gündelik ayakkabılarına, ultra hafif tabanlar, dikkat çekici dikişler, doğal tonları kontrast el dikişleri, yumuşak süet, deri ya da nubuk iç kaplamalar 360 derece rahatlık katıyor.
Açık hava etkinlikleri için özel olarak tasarlanan hafif rahat modeller, özellikle kotla birlikte son derece şık. Clarks’ın el dokuması modelleri, su geçirmez Gore-tex deri yüzeyleri, esnek tabanları Clarks’ın özel Active Air teknolojisi ile maksimum rahatlık sunuyor.
Active Air teknolojisi, el işi yüzeyler, zarif dikişler şık burunlarla dikkat çeken gündelik deri modellere de rahatlık katıyor. Erkeksi çizgilere sahip modeller, çevrelenmiş yumuşak iç yüzeyleri ile maksimum konfor ayak desteği sağlarken, dayanıklı dış yüzeyler de ayakkabıların ömrünü uzatıyor.
Clarks’ın “smart” modellerinde de klasik çizgilere modern bir yaklaşım getirilmiş. Şık ayakkabı detayları, özenle seçilmiş deriler, modern tasarım rahat iç tabanlarla birleşiyor. “Smart“ modellerde siyah rugan, eski ceviz rengi, abanoz rengi süet gibi seçenekleri tercih edilmiş.
Clarks fiyat aralığı;
ayakkabı fiyat aralığı : 170 – 350 YTL
Bayan ayakkabı fiyat aralığı: 150 – 450 YTL
modalife

sacbakimiyontemleri_kesim.jpgKış bitmek üzere, bu da demektir ki yeni bir görünüme kavuşmanın vakti geldi…
′in trendy renkleri çoktan belli oldu. Şimdi sıra uygulamada… Hangi renkleri kimler kullanmalı, ürünler tercih etmeli, cilt tipinize uygun ton hangisi?

Sizin de bu tarz sorularınız varsa, sayfalarda ilerlemeye devam edin!

İşte size ′in trend ipuçları…

Bu yıl çok sık şılaşabileceğiniz 3 trend var;

• Pembe: Bonibon kadar şeker, çilek gibi leziz. Üstelik ferah enerjik…

• Mavi: Gökyüzünden kot pantolona kadar her yerde, şimdi de yüzlerinizde…

• Rengarenk: Cennette bir kuş düşünün, sadece eğlence için üstelik çok da gösterişli…

Pembe

Tam bir bahar rengi, ruhu aydınlatıp, canlandırıyor. Tabii ki transparan olmak kaydıyla…

Kimler kullanabilir? Açık tenliler uçuk transparan pembeleri tercih edebilir, koyu tenliler ise daha koyu pembeleri. Buğday gibi orta koyuluktaki bayanlar da turuncuya kaçan pembeleri kullanabilirler.

Nerede, kullanılabilir? Pembe gözler, yanaklar dudaklar için oldukça uygundur.

Bir fırçayla elmacık kemiklerinizden itibaren uygulayın. Pudra kullanın ki kalıcı olsun, krem allıklar geçici olabilir.

Gözlerinizde de göz kapaklarınızın Tamamına farklı tonlarda pembeler uygulayabilirsiniz.

ürünler tercih edilmeli?

1. Dudaklarda: Uzun süre kalıcı olan rujları tercih edebilirsiniz. Eğer kremli aloeveralı ürünleri tercih ederseniz; hem dudaklarınızı nemlendirmiş, hem de görüntüsünü pürüzsüzleştirmiş olursunuz.

2. Yüzünüzde: Pembeden kahverengiye kadar farklı tonları barındıran bir pudra kullanırsanız, yüzünüz kıpkırmızı olmaz.

3. Gözler Çok açık pembe kalemleri gözlerinizde dudaklarınızda kullanabilirsiniz.

4. Yanaklar Mavi yeşil pembe ışımı bir allıkla yanaklarınızda çok hoş bir ahenk yaratabilirisiniz.

Mavi

Mavi kesinlikle bu yılın anahtar renklerinden. Kanıt istiyorsanız, dışarı çıkın büyük kozmetik firmalarının koleksiyonlarına bir göz atın.

Kimler kullanmalı? Herkes kullanabilir, sadece doğru tonu bulmak lazım. Mesela kahverengi gözler için açık mavi doğru tonken, mavi gözlüler laciverde yakın renkleri denemeli…

kullanılmalı? Göz kapağınızın alt kısmının tamamına ya da bir çizgi halinde uygulayabilirsiniz. Fakat gözünüzün tamamına uygulamaktan kaçının, çünkü bu çok aşırı görünecektir. Alt kirpiklerinize bir çizgi halinde de uygulayabilirsiniz.

ürünler tercih edilmeli?

1. Dudaklar Neredeyse sıvı transparan olan krem