nedir

Okulların açılma zamanı geldiğinde, okula yeni başlayacak çocukları olan her anne baba ilkokul sıralarında şılaştığı korku heyecan ışımı duyguyu hatırlayarak o dönemi adeta yeniden yaşamaktadır. Ev ortamı gibi rahat bir hayattan, kurallarla dolu okul na adım atmaya hazırlanmak, her çocuk için problem teşkil etmektedir. Farklı elbiseler, yeni arkadaşlar, çeşit çeşit defterler, rengâ kalemler, türlü oyunlar çocuklar için yeni bir dünyaya adım atmak anlamına gelmektedir.

Çocuklarından önce ebeveynlerinin bu duruma hazır olmaları gerekmektedir. Zira çocukların bu dönemde şılaşabilecekleri problemleri önceden kestirmek bilinçli bir şekilde onlarla baş edebilmenin yollarını aramak önemlidir.

Okul korkusu nedir?

Okul korkusu, okul çağı içindeki çocuğun okula gitme ile ilgili direnmesi, arkadaşlarını kabul etmemesi ağlamak gibi tepkiler geliştirmesidir. Okul korkusu, kızlar erkeklerde eşit oranlarda görülmektedir. Bu korku, çocuğun eğitim alacağı ortama uyum sağlamasını engellemektedir. Çocuklar için korku, yaşama adapte olabilmenin, kaygı veren durumlarla baş edebilmenin yöntemlerinden biridir. Okul korkusu, hızlı ele alınıp gerekli müdahaleler yapıldığı takdirde çabuk atlatılabilmektedir.

Her yeni durumun uyum sorunu yaşatıyor olması normaldir. Anneden ayrılık deneyimini ilk defa anaokulu döneminde yaşayan çocuklar, bu dönemde okulun içine girmeye ikna olmakta zorlanırlar tedirgin olurlar. Normal gelişim gösteren bir çocukta bu durum kabul edilebilir ancak sorun okula başlamakla ilgili değildir. Anne çocuk arasındaki bağımlı ilişkide; annenin çocuğun bireyselleşmesine izin vermemesi, bir bakıma annenin de çocuğa bağımlı olması, ev içinde baskılı�kaygılı ortamların olması, yeni bir kardeşin gelmesi, çocuğun bu süreci henüz anlayamamış olması, anne babanın çok kaygılı kişiler olmaları, aile içinde bir yakının kaybı hastalıklar gibi birçok faktör de etkili olabilmektedir. Çocuğun okula başlamadan önceki dönemde arkadaş deneyimlerinin niteliği, duygularını düşüncelerini anlatmada desteklenmiş olması bu dönemdeki zorlukları atlatmada önemli deneyimler oluşturmaktadır.

Bağımlı, ilişki kuramayan, arkadaşları ile oyunu reddeden, anne ile ilişkisi sağlıklı organize edilememiş bir çocuğun okula başlarken sorun yaşaması beklenilebilmektedir. Bu çocuklarda ilgi enerji kaybı, sinirlilik, içe kapanık olma durumu, nedensiz ağlama, baş ın ağrılarından yakınma gözlemlenebilmektedir.

Okula şı negatif duygular beslememeleri için çocuklara, okul ile ilgili gerçekçi bilgiler verilmelidir. Okula başlama dönemi öncesinde anne çocuğu farklı arkadaşlıklar kurması için cesaretlendirebilir ayrıca çocuğun güven duyabileceği başka aile bireyleri kendi okul deneyimlerini çocuğa aktarabilirler. Okulun öğrenme eyleminin dışında çocuğa keyifli gelebilecek yönlerinin de anlatılması faydalı olabilir. Çocuk psikolojisiyle ilgilenen uzmanlar olarak, anne-babalara genel olarak, çocuğun bireysel becerilerini geliştirmesini, kendi başına giyinip soyunabilmesini, yardımsız yemek yeme gibi becerileri kazanmış olmasını öneriyoruz. Ayrıca her anne baba, çocuğunu her dönemde etkin bir şekilde dinlemeli kaygılarının olabileceğini kabul etmelidir.

Bu korkuya yakalanan çocuğa aile ne yapmalı?

Çocuğun okula gitme ile ilgili bütün kaygıları dinlenmeli, okul ile ilgili duygu düşünceleri anlamaya çalışılmalıdır. Okul korkusunun çocuktan olduğu kadar okul öğretmen tutumlarından da kaynaklanabileceği, unutulmaması gerekir. Okula gitme ile ilgili aile bireyleri ortak tutum içinde olmalı çocuğun okula gitmemesine izin verilmemelidir. Her anne baba çocuğuna kaygılarını anladığını, bu kaygıların zamanla geçeceğini okulda öğrendiklerinin kendileri için de önemli olduğunu vurgulamalıdır. Ayrıca uzun vedalaşmalardan, kişisel kaygıların yansıtılmasından kaçınılmalıdır. Ev içinde de çocuğun anne�babaya bağımlı olması azaltılmaya çalışılmalı, kendi başına bulduğu uğraşlar konusunda destek olunmalı, tek başına da oynayabileceği oyuncaklar oyunlar alınmalıdır. Ebeveynler, okullar başlamadan önce okul alışverişini çocuk ile birlikte yapmalıdır. Anne-baba dikkatli olmalı bu dönem içinde olabilecek bütün sorunlardan yayınlar vasıtası ile haberdar olmalıdır. Çünkü problemi çabuk fark etmek doğru müdahale etmek çözümü de çabuk getirmektedir.

Öğretmenler ne yapmalı

Bu dönemde öğretmenlerin duyarlı olması gerekmektedir. Öğretileni yapamıyor olmasının çocukta kaygı uyandıracağı unutulmamalı öncelikli olarak öğretmek kaygısı taşınmamalıdır. Önce çocuğun sıkıntısının ne olduğu sorulmalı bu konuda yardım edilebileceği anlatılmalıdır. Katı tutum, bu sorunları artırmaktadır. Öğretmen, çocuğa okula gelmesi gerektiğini onun öğrenmesini önemsediğini anlatmalıdır.

Okul korkusu, anaokuluna başlanan 3�5 yaş döneminde yoğun yaşanabilmektedir. İlkokula başlangıç, yine bu korkunun görüldüğü ikinci dönemdir. Daha yüksek sınıflarda �14 yaş döneminde de ortaya çıkabilmektedir.

Bu dönemde çocuğun bireysel gelişimine de önem verilir,, anne�çocuk ilişkisi doğru organize edilirse tekrar ortaya çıkmayabilir. Ancak çocuğun eve bağımlılığı desteklenir, okula gitmeme ile ilgili istekleri desteklenilirse tekrar bu sorunlar yaşanabilmektedir.

Anaokulunda ilk gün stresi atlatılır?

Her okula başlayan çocuk aynı tepkiyi göstermez. Anaokuluna başlayan çocukların zaman uzaklık kavramı tam oturmadığı için ilk kaygıları bu yönde olur.

� Evimize ne kadar uzaklıktayım?

� Annem beni alacak mı?

� Bu çocukları mıyorum.

� İhtiyaçlarımı kime söyleyeceğim, yardım ederler mi?

� Ev kuralsız bir yerdi. Her şeyi kuralla yapacak olmak sıkıcı.

Çocuk, bu soruların cevaplarını yaşayarak öğreneceği için kaygıları da yüksek olmaktadır. İlk gün okulda 1�2 saat kalmak, annenin onu ne zaman alacağını saat üzerinden göstermesi, öğretmenle tanıştırıp, yardımlar isteyeceğini anlatması çıkacak sorunları azaltabilmektedir. İlk birkaç gün çocuğun görebileceği bir yerde oturup oradan ayrılmamak da yararlı olabilmektedir.

Adaptasyon süreci

Daha önce okula gitmemiş bir çocuk için 10 günü aşan hiç azalmayan uyum sorunları varsa anaokuluna gitme durdurulmalıdır. Çünkü çocuk okula gitmek için henüz hazır değildir. Daha önce anaokuluna gitmiş çocuklarda uzun tatil sonrasında okula dönüş güç olabilir ama okul dıkları bir yer olduğu için, burada yaşanan kaygı daha kısa sürede atlatılabilmektedir. Taviz vermeden eski düzeni içinde çocuğun anaokuluna gidip gelmesi sağlanmalı çocuğun evde kalmasına izin verilmemelidir.

Çocuğa ilgisiz olmak ya da aşırı derecede ilgi göstermek çocuğun duygusal bilişsel gelişimini geciktirmekle birlikte öğrenme uyum sorunlarını yaşamasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Ödev sorumluluğu kazandırılmalı

Her anne baba çocuklarının ödevleri ile ilgilenmelidir. Çünkü onların sorunlarına yardımcı olmak, beraber sorunların üstesinden gelmek çocukların hoşlarına gitmektedir. Ödevlerinde anlamadıkları yerlerde yardım isteyebilecekleri söylenmeli, yol gösteren kişi olunmalıdır. Okula başlanılan ilk birkaç hafta, okuldan evde yapılması için herhangi bir ödev verilip verilmediği sorulmalıdır. Ancak ödevi yapması için ısrarcı olunmamalıdır. Yapmadan gittiği takdirde öğretmenine nedenlerini kendisi anlatmalıdır. Çocuk okuldan geldiği ilk 2 saat içinde ödevlerini tamamlamalıdır.

Kaynak: Pedagog Güzide Soyak, Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü.

yükseltme

Telefonunuza *#8999*8378# Yaziyoruz Donanim Testini Seciyoruz Ver Ondan Sonra Ayarlarina Giriyoruz Iis Normal E Giriyoruz Rx Vol. Tikladiktan Sonra Telefonumuzun Düzeyleri Geliyor En Alt Tarafta Telefonumuzun Orjinal Ayari Bulun Maktadir Bunu 35000 E Kadar Yük Selte Biliyoruz Ama Ben Dednedim 35000 E Hoparlörümü Patlattim Ama Siz En Iyi Cikaran Iyi Tonu Olan 10000 Yazin Böyle Daha Iyi Olur Diğer Ayari Ise Iisnormal2 Tikliyoruz Aynisini Yapiyoruz Sonra Cikis Yaptiktan Sonra Müzik Calarimizdan Sarki Seciyor Sesin Keyfini çikariyoruz

İşte çıplak gözle göremediğimiz, hiç biri birbirine benzemeyen, görülmeye incelemeye değer tanelerinin gerçek resimleri…

21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird ’in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce şısında oturtabilen televizyonun babasıydı. Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, yaşında, evine bir elektik sistemi döşemiş ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak ilk santralini geliştirdi. İskoçyaya’da Kraliyet Teknik Koleji’nde elektrik dersleri alan Baird, Glascow üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi. Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi’nde çalışmaya başladı ancak

problemleri işi bırakmasına sebep oldu. Clyde Valley ’den sonra aralarında Trinidad ’da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922’de memleketi Sussex ’e geri dönen burada tamirciliğe başladı. Nakkaş mucit Sussex’ deki mütevazı hayatı, Baird ’i 50 yıldır düşlediği icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.

Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird ’in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri balmumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV’nin dedesi kabul edildi. Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925’de hayal ettiği gibi, “Stok ey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı. Logie Baird icadının parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. İlk yayın ’den Baird ’in ilk ilkel TV’yi icat ettiği dönemde, gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. ’inin TV yayıncılığına geçişi, 1929’da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı. Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan televizyonu, ilk kuşakta , ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu. Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı. (d.13 Ağustos 1888; ö.14 Haziran 1946)

NASIL ÇALIŞIR

Televizyonun prensibi ışık enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra yayınlanması alınan elektromanyetik sinyallerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.Işık enerjisi elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde Selenyum üzerine ışık düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin keşfedilmesi ile başlamıştır.

Bu prensibe göre selenyum üzerine parlak ışık düşerse; sinyal kuvvetli , soluk ışık düşerse sinyal olacaktır. Genliği değişen bu sinyal radyo dalgaları gibi yayınlanıp alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.TV bu bakımdan “uzaktan görme” manasına gelir. TV bir noktadaki ışık şiddeti radyo dalgalarına dönüştürme,sonra bu dalgalardan,eş şiddette bir ışıklı nokta elde esasına dayanır.Nakledilecek görüntü, yüz binlerce kareye bölündükten sonra,her bir kare,homojen şeklinde aydınlanmış noktalar gibi kabul edilip,bu noktalardaki ışık şiddeti TV verici sisteminde radyo dalgalarına, dalgalarda TV alıcılarına da yeniden ışığa dönüştürü.

Görüntüdeki kareler çok hızlı tarandığı için, alıcı ekranlarında tek ,tek ışıklı noktalar değil, değişik aydınlıkta karelerin meydana getirdiği resimler gözlenir.

Renkli ,bütün renkleri yeşil, mavi kırmızının değişik oranlarda ıştırılması ile elde edilebileceği gerçeğine dayanır.Nakledilecek görüntü, yeşile, maviye kırmızıya duyarlı olan üç ayrı kamera tarafından aynı anda taranır.Elde edilen üç ayrı elektromanyetik dalga, alıcı sistemin ında, biri yeşil biri mavi biri kırmızı olan üç görüntüyü üst, üste düşürür bu renklerin ışmasından, tabii renklenmeler yeniden elde edilir.

yayınlarında görüntülerin nakli için, frekansı 5×10 : 9×10 Hertz (50 –900 mega say kıl) aralığına düşen elektromanyetik dalgalar kullanılır.Her istasyonu,6 mega saykıllık bir frekans aralığında hem , hem görüntü gerçekleştirilebilir. Bu 6 mega hertz’lik frekans aralıklarına “kanal” denir. Genel olarak yayınlarını taşıyan dalgaların frekanslarını, görüntü taşıyan dalgalarınkinden daha yüksektir.

Bir yayın sisteminde, beş önemli unsur bulunur
1.Yayınlayacak sahneyi görüntüleyen kamera.

2. Görüntüdeki ışık sinyalleri dönüştüren bir transduser.

3. Bu elektrik sinyallerinden radyo dalgaları üreterek anten atmosfere yayınlayan verici (transmitter)

4. Atmosfer yayınlanan görüntü taşıyınca tromanyetik dalgaları alıp yükselttikten sonra elektik sinyallerine dönüştürerek (alıcı anten, amlifikatör birinci dedektif)

5.Elektrik sinyalleri ışığa dönüştürerek, üzerinde görünür veren transduser .

GÜNÜMÜZDEKİ MODELLER YENİ GELİŞMELER
Tasarrufa Duyarlı Plasma:
Hem ı hem de TV olarak kullanılabilen Panasonic Plasma Display TH-42PWD 3U, köşeden köşeye 106 cm’lik bir büyüklüğüne sahip. Enerji tasarrufu yapan gürültü kirliliğine şı duyarlı olarak üretilen Plasma TH-42PWD3U’un içerisinde gürültüden kaçınmak için fan kullanılmamış 295 watt elektrik tüketiyor.

Geride bıraktığımız yıla ait kablolu yayın izni ücretini ödemeyen yaklaşık 50 TV kuruluşu yayınlarının durdurulması tehlikesiyle kaşı şıya geldi.(Zaman Gazetesi 3 Ocak 2002)

İnternet ilk defa Web TV ile bir araya getiren Steve Perlman , dünyasından heyecan oluşturacak bir cihaz geliştirdi.Jurnal. net’teki habere göre . evdeki herhangi bir odadan tek bir kutu ile bir müzik, , DVD gibi diğer eğlence sistemlerini çalıştırmalarını sağlayan cihaz tımı büyük ilgi gördü. Moxi Media Center adı verilen cihaz, VCR ya da kablolu kutuya benzeyen bir set üstü kutu.Televizyona bağlana bilen bu kutu ,kablo ya da uydu sinyallerini çözebiliyor. Ürünü ortaya çıkaran Perlman’a göre Moxi , ayrı , ayrı DVD , CD , recorder dijital müzik sistemi ( bunların kumandaları)ihtiyacını ortadan kaldırıyor ayrıca 80 GB sabit diski bulunan yeni cihaz , yüzlerce CD’yi de depolayabiliyor.Modem ,Fire Wire bağlantı portu bir tür açık kodlu Linux işletim sistemi bulunan cihaz interaktif Tv ,e-posta ,anında mesajlaşmayıda destekliyor.

Perlman,uydu TV sağlayıcısı EchoStar ile ortalık anlaşmada imzalamış bu anlaşma sayesinde Moxi set üstü kutuların ABD’de 2003 yılında piyasada olması bekleniyor.Benzer set üstü kutuların birbiri ardından çıktığına dikkat çeken endüstri uzmanları ilk defa önemli bir içerik sağlayıcının böyle bir girişime destek verdiğini vurguluyor.

“DİJİTAL DEVRELER, DAHA KULLANIŞLI”
Erciyes Üniversitesi’ndeki “Dijital TV Yayınları” konulu konferansında konuşan, Prof. Dr. Avni Morgül, dijital yayınların analog yayınlardan daha ucuz olduğunu söyledi.Ayrıca dijital devrelerin tek bir cihazda birleştirilmesine de sağladığı dile getirilir.

TELEVİZYON İZLEMENİN KURALLARI
izlerken daha çabuk kolay öğreniriz.

Gezip görmediğimiz yerleri sayesinde öğreniriz.

Yarışma programları izleyerek biz de bilgilerimizi yoklayabiliriz

, yararlı bir kitle iletişim aracıdır.

insanlara hizmet etmelidir.Onları tutsak etmemelidir.

Bir çocuk, televizyonu uzun süre izlerse zamanla gözleri bozulabilir. Çünkü; çalışırken zararlı ışınlar göndermektedir.

Uzun süre izleyen seçmeyen çocuklar için izlemek zararlıdır.

izlemeden önce hangi programlar bize göre ise onları anne babamıza danışarak seçmeliyiz.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ
İlk sesli filmler 1928 yılında çevrildi.

İlk yayınları 1940 yılında ABD’de yapıldı.

İlk üç yaşta şısına bırakılan çocuklara “otistik” özelliklerinin geliştiğini biliyor musunuz?

Televizyonun ömrümüze maliyetini hesapladınız mı?

Günde kaça saatiniz başında geçiyor?

Ortalama belki de iyimser bir hesapla 3 saat diyelim.İlk başta hiç ürkütücü gelmiyor.Ancak günler damlaya damlaya hafta olur, ay olur,yıl olur , sonunda bir ömür olur biter.Eğer televizyonun günde 3saatten bir yılda yiyip bitirdiği zamanı hesaplarsak, 1095 saat eder.Bu gecesiyle gündüzüyle 45 gün demektir, televizyonun başında geçen 45 gün 45 gece eder.

Şimdi ikinci soru: canavarının pençesinde can veren bu 1095 saat bize neler kazandırabilir?

Bu rakam bir öğrencinin bütün bir öğretin yılı boyunca ders gördüğü saatlerden daha da büyük bir yekündur.Demek ki, en azından kayıp bir öğretim yılı var, orta yerde .

1095 saat içerisinde bir yabancı dili iyi seviyede öğrenmek mümkündür.Bu demektir ki, her yıl bize bir yabancı dil kaybettiriyor.

okumayı tercih ederseniz, ağır bir okunuşla 25 bin sayfalık kitabı bu müddet içinde bitirmemiz mümkündür.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse ı standart ları, kuralları uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları şılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek…

Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu.

İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine şılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.

Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.

Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.

Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli çi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman çi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .

Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.

Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.

1872′de A.B.D.’ye göç eden Boston Üniversitesine fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı bunlardan birinin kuru bir çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şın ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.

Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10- metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.

Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, ’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.

Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti santralına kavuşmuş 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.

1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.

Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli , gezegenlerarası ulaşım fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.

Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.

1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi günümüzün elektrofon mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş icatlara yol açtı…

Teknik Bilgi

çalışır: Bir elektrik devresi üzerinden bir konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir:

1. enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür.
3. Elektrik enerjisi nakledilir.
4. şı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür.
5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür.
6. Mekanik enerji enerjisine dönüşür.

Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, şı şıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, sinyalleri üretir. olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle .

Bir aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır:

1. alıcı (mikrofon),
2. Mikrofon akım kaynağı,
3. verici (kulaklık),
4. Çağırma çağrılma düzenleri,
5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar,
6. Çağırma kadranı.

Manuel santrallara bağlı aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine elektrik enerjisini de sese çevirir. cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ön tarafta numaratörü mevcuttur. ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır.

Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog , sayısal , faksimile, teleks, bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece konuşmaları yanında , faksimil yazı, teleks, işlemleri de çok süratli kaliteli olarak yürütülür.

Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar:

1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma).
2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma).
3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma).
4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma).
5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma üstü).
6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma).

İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite kalite yönünden çok gelişmiştir. konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir.

Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı , istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. şı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır.

İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma . Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir.

Özet olarak santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik santralı, elektronik santralı, santralı, şehirlerarası santralı, transit santralı, yarıelektronik santralı, yarı santralı, mahalli (yerel) santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994).

Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir.

DİL NEDİR?

Genç okurlarımızın istekleri doğrultusunda evrensel edebiyat sanat akımları üzerine hazırladığımız bu yazı dizisinde dünyadaki Türkiye’deki sanat-edebiyat akımlarını sunuyoruz.
Ama daha önce, genelde dil, dillerin sınıflandırılması, dilin işlevleri konularında genç okurlarımıza bilgiler vermeyi gerekli gördük. En iyi dileklerimizle…
Çok geniş anlamıyla dil, düşünce, duygu güdüleri, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracıdır. Bu m bütün canlıların kendi aralarındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemlerini olduğu kadar, insanlar tarafından doğanın eşyanın ortak kalıplar halinde manalandırılması olgularını da kapsamaktadır.
İnsanlar hayvanlar bir takım sesler işaretlerle düşünce, duygu güdülerini anlatmaktadırlar. Bunlar birer (dil)dir. Yaprakları solmaya başlayan bir bitki de (susadım) veya (hastayım) demektedir. O halde bitkilerin bile doğaya dönük dilleri vardır. Demek ki tüm canlıların, kendilerini hallerini anlatabilme olanakları vardır. Buna dolaysız (doğrudan doğruya) bildirişim diyoruz.
Bir de insanların, uzun bir yaşantı sonunda, ortak sembollerle, ortak kalıplarla, evrende, doğada eşyada manalandırdıkları, özel anlamlar aşılaladıkları, dolaylı birer bildirişim aracı olarak kullandıkları işaretler sesler var ki bunlardan da sembolik, artistik bir dil oluşabiliyor; (yağmurun dili, denizin dili, göklerin dili, güllerin dili) gibi.
Bizim konumuz (insan dili)dir. Bunun için dilin, dar, bilimsel bir mını yapacağız. İnsanların aralarında anlaşmaya, kendilerini ifade etmelerine araç olan dil, bir gramer sistemi içinde örgütlenmiş, düşünce duyguları bildirmeye yarayan , işaret ya da hareketlerin bütünüdür.
İnsan anlatım bildirişim için ya hareket eder (jest), ya da çıır (konuşma) ya da belirli işaretler çizer (yazı). Konuşma dili, yazı dili, hareket dili, (insan dili)nin üç ayrı görüntüsüdür.

Kaç türlü dil vardır? (Dil)i, değişik özelliklerine
göre genel olarak sınıflandırabilirsiniz?

I- DOĞAL BAKIMDAN:
1- Doğa dili
2- Hayvan dili
3- İnsan dili

II- TEKNİK BAKIMDAN:
1- Hareket dili
2- Konuşma dili
3- Yazı dili

III- COĞRAFYA BAKIMINDAN:
1- Yabancı dil
2- Milli dil

IV- TARİH BAKIMINDAN:
1- Ölü dil
2- Canlı dil
3- Uygarlık dili

V- ANLATIM DÜZEYİ BAKIMINDAN:
1- Günlük dil
2- Halk dili
3- Elit dili

VI- ANLATIM BİÇİMİ BAKIMINDAN:
1- Bilim dili
2- Sanat dili
3- Teknik dili
4- Kitlesel haberleşme dili:
a) Basın dili
b) Radyo- dili
5- Edebiyat Şiir dili
6- Müzik dili
7- Mekanik dil

VII- DİL BİLİM BAKIMINDAN:
1- Benzer dil
2- Devrik dil
3- Analitik dil
4- Sentetik dil.



Karagöz ile Hacıvat

Orhan Gazi babası Osman Bey’in anısına o dönem ki başkent Bursa’da büyük bir camii yaptırmaya vermiş. Emrindeki bütün mimarları çağırmış huzuruna. “Babam Osman Gazi’nin anısına olduğu kadar görkemli bir camii yapılmasını istiyorum. En projelerinizi yapın getirin bana.” demiş onlara. Kısa bir süre sonra bütün mimarlar en projeleriyle Orhan Gazi’nin huzuruna gelirler. Bütün projeleri tek tek inceleyen Orhan Gazi içlerinden en beğendiğinin sahibi mimarı çağırtmış ona kusursuz bir işçilik istediğini söylemiş; “Yörenin en iyi ustaların bulacaksın en kaliteli malzemeleri kullanacaksın, hiçbir masraftan da kaçınmayacaksın” diye de belirtmiş. Mimarbaşı birkaç gün içerisinde ülkenin dört bir tarafından en iyi ustaları toplamayı, en kaliteli malzemelerin getirtilmesini sağlamış sultanın huzuruna çıkmış. Mimarbaşı; “Padişahım” demiş, “Yörenin en iyi duvar, demir, ahşap ustalarıyla en becerikli hat sanatçıları nakkaşlarını topladım. İnşatta kullanılacak bütün malzemeler kılı kırk yararak seçildi. Biz hazırız, emir verirsen hemen başlamak isteriz bu kutlu işe” Mimarbaşı’nın anlattıklarından son derece memnun görünen Orhan Gazi, ” Mimarbaşı beni çok iyi dinle” demiş. “Söylediklerin , hemen başlayabilirsiniz camiyi inşa etmeye ama aç kulaklarını dinle şimdi. Bil ki bu camii benim için çok önemli. Bu yüzden ,her ki inşaatın yavaşlamasına veya işlerin aksamasına sebep olursa o an kellesini vurdururum. Şimdi çıkın gidin başlayın camiyi yapmaya.”

İnşaat hemen başlamış tabii ki. Mimarbaşı Kambur Bali Çelebi’yi (Karagöz) demirci ustası, Halil Hacı İvaz’ı da (Hacıvat) duvar ustası olarak görevlendirmiş.

Bu iki ustayı da işlerini her ne pahasına olursa olsun aksatmamaları için de sıkı sıkı tembihlemiş. Karagöz, mektep okumamış ama inşaatlarda ustaların yanında çalışa çalışa iyice ustalaşmış artık işinin en iyisi olarak anılmaya başlamış cevahir birisiymiş. Tez canlılığı hazırcevaplığı yüzünden sürekli başını belaya sokan Karagöz, bu belalardan kıvrak zekasının marifetiyle kurtulmaya çalışırmış. Bu belalar artık onun içinden çıkamayacağı bir hal alınca da yardımına en yakın dostu Hacıvat koşarmış. Hacıvat ise bu yakın dostunun aksine, medrese de eğitim görmüş, her konuda bilgisi olan görgülü bilgili birisiymiş. Karagöz’le hemen her konuda sürtüşse de yine de en iyi dostuymuş Karagöz onun.Sultan’ın babası için yaptırdığı inşaat çalışmaları tüm hızıyla sürüyormuş. İşçiler, ustalar, mimarbaşı camiyi sultanlarının istediği şekilde zamanda hazır etmek için var güçleriyle çalışıyorlarmış. Mimarbaşı ustalar, didişmeleri bütün ülke tarafından bilinen Hacıvat Karagöz’ü de birbirlerinden ayrı tutmak için de uğraşıyorlarmış bir yandan. Bu duruma en çok kızanların başında da hiç şüphesiz can dostu Hacıvat’la didişemeyen Karagöz geliyormuş. Gözünü kestirdiği Hacıvat’a mimarbaşı’nın yanında sokulamayan Karagöz, mimarbaşı’nın malzeme almak için şehre gitmesini fırsat bilmiş yanına sokulmuş Hacıvat’ın. Hacıvat can dostunu yanında görünce sevinmiş ona dönmüş demiş ki;

- Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin
- Şule levendim, turp dikenim hoş geldin diye şılık vermiş Karagöz.

Hacıvat Karagöz’ün huyunu bildiği için kızmamış yine güleç yüzüyle konuşmuş;

- Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin
- Kehlelendim, sirkelendim, boş geldim.
- Samur kaşlı, ok kirpikli hoş geldin
- Salak kaşlı, bok kirpikli boş geldim
- Yusuf-ı Beytül Hazenim hoş geldin
- Yasef’im, bitli avramım boş geldim
- Ahu gözlüm, inci dişlim hoş geldin
- Ayı gözlüm, kazma dişlim hoş geldin

Hacıvat ile Karagöz böyle birbirleriyle atışırlarken bütün diğer işçiler de başlarında toplanmış onların bu keyifli eğlenceli didişmelerini izleyip eğleniyorlarmış.İnşaattaki bütün işçi ustaların en büyük eğlencesi haline gelmişler zamanla. Artık ne zaman mimarbaşı inşaattan ayrılsa Hacıvat Karagöz birbirleriyle atışmaya başlar hale gelmişler. Diğer bütün çalışanlar da etraflarında toplanıp onları izlermiş. Onlar atıştıkça izleyiciler kendilerinden geçer bütün yorgunluklarını unuturlarmış. Günlerden bir gün Padişah babası için yaptırdığı caminin inşaatını kontrole gelmiş.Fakat inşaatın istediği hızda gitmediğini görünce keyfi kaçmış hemen mimarbaşını çağırtmış.

Mimarbaşı, padişahın caminin inşaatı konusundaki hassasiyetini bildiği için de korkmuş.

Padişaha demiş ki ” Sultanım nedendir bilmem ama ben malzeme almak, veya başka bir iş için inşaattan her ayrıldığımda işler yavaşlıyor. Bunun sebebini en yakın zamanda öğrenip gereken tedbirleri alacağım.

” Orhan Gazi sinirlenmiş ama yine de sorunun sebebini öğrenip, çözmesi için mimarbaşının istediği süreyi vermiş ona. Mimarbaşı bir gün yine “ben malzeme almaya gidiyorum” deyip inşaattan ayrılmış ama hemen yakında bir tümseğin ardına gizlenip işçileri izlemeye başlamış. Bir de bakmış ki kendisinin ayrılmasını fırsat bilen Hacıvat Karagöz atışmaya başlamışlar bütün çalışanlar da onların bu atışmalarını izlemek için etraflarında toplanmış. Mimarbaşı hemen soluğu Orhan Gazi’nin sarayında almış padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha olup bitenleri inşaatın yavaşlamasının sebeplerini anlatmış. Bunu duyan Orhan Gazi çok sinirlenmiş derhal bu iki işçinin asılmasını emretmiş.”Onlar asılsın ki bu diğer bütün işçilere ders olsun” demiş. Padişahın emri derhal yerine getirilmiş Hacıvat Karagöz çalıştıkları inşaattan apar topar alınarak asılmışlar hemencecik. Padişahın bu ı inşaatta olduğu kadar bütün şehirde de büyük bir üzüntüyle şılanmış. İnsanlar merhametli, şefkatli, halkı ulemayı seven padişahlarının böyle bir şey yapmasına çok üzülmüş her taraftan bu hoşnutsuzluklarını hissettirmişler padişaha.

Orhan Gazi de kısa bir süre sonra hatasını anlayıp vicdan azabı duymaya yaptığı bu yanlışa üzülmeye başlamış.

Padişahın bu üzüntüsünü gören Şeyh Kuşteri adındaki uleması sultanının üzüntüsünü hafifletmek için kendince bir yol bulmuş o anda. Başındaki beyaz sarığını çözen Şeyh Kuşteri sarığını açarak mum ışığının önünde germiş. Ayağından çıkardığı çarıklarını da kukla gibi kullanarak sarığın arkasında Hacıvat Karagöz’ün atışmalarını taklit etmeye başlamış:

Hacıvat: Hasretinle beni koyup gidenin, hoş geldin.
Karagöz: Hasta iken turşu suyu içenim, boş geldin
Hacıvat: Gel Kargöz, gidelim Göksu’ya yiyelim dolma.
Karagöz: Sümüklü burnumu ye de, namerde muhtaç olma..

MİTOLOJi  NEDiR?

Mitoloji kelimesi, yunanca mythos ( masal - hikaye ) logos ( söz ) kelimesinden yapılmıştır. Mitoloji; çok ski zamanlarda gelmiş yaşamış olan ulusların  inandıkları tanrıların,  kahramanların, devlerin   perilerin hayat bahseden hikayelerdir. Her toplumun kendine özgü bir mitoloji maceraları vardır. temsil ettiği topluluğun aynası gibidir. Mitolojiler toplumdan topluma farklılık gösterdiği gibi ortak yanlarda çok bulunmaktadır. Mitolojide geçen öykülerin hepsi hayal ürünü değildir. Birçok mitolojide geçen tufan olayı, yapılan kazı araştırmalar sonuçu gerçek olduğu ispatlanmıştır.
Mitolojilerin en güzeli olarak olarak kabul edilen klasik mitoloji ( Greek mitoloji ) deki öykülerin tamamına yakın bir bölümü ya Anadolu da geçmektedir, yada anadolu ile ilintilidir.

Mitoloji mı İçin Söylenenler:

Carl Gustave Jung’a göre, “Kendi içsel görümüze göre ne olduğumuz ancak mitos aracılığıyla ifade edilebilir. Mitos bilimden daha bireyseldir yaşamı ondan daha kesin biçimde ifade eder

Murry Hope’ye göre,  Gerçekte tüm mitler gerçeğin bir parçasını içerirler. Kimi yetkelerin salt mitolojisi saydığı Oera Linda Kitabı, Tufan öncesi sonrasındaki kadim Frisya halklarının tarihini aktarmaktadır. (Atlantis Efsane mi Yoksa Gerçek mi? sf. 38,39)

Brockhaus adlı Alman ansiklopedisine göre, “Tarihde adı geçmeyen, artık unutulmuş büyük kahramanlara ait efsaneler, mitolojinin kadrosuna girer” (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

E. A. Gardner’e göre, Mitoloji, ”Tabiat varlıkları ile olaylarına, kişilik verme sureti ile anlatma şeklidir  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

Prof. Dr. B. Ögel’e göre, “Efsanelerin kendilerine Mythus veya Mythe denir. Mitoloji ise bu efsaneleri inceleyen bir ilim koludur. Mitoloji araştırmaları, tarihi incelemeleri ile de yakından ilgilidir. Fakat mitoloji, yalnızca bir tarihi de değildir.

Mitoloji, insanlığın ruh aleminin sembollerle ifade edilmiş bir aynasıdır.  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5,6 ve19)

Ayça Akgüner’e göre Mitoloji, “Efsane Bilimi”dir. Yani ilkel insanların insanüstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inançlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öykülerini, inanç sistemini tanrılarını, insanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır.”

Yukarıdaki alıntılarda mitolojinin ne olduğu çok iyi bir şekilde ifade edilmiştir. Çünkü mitoloji, doğa üzerine işlenmiş olan prototipler’in (İlk Örnekler) harici kısmının hayâllerde canlandırılarak (veya onları canlı görerek) anlatılma şeklidir. Bir başka deyişle, kadim inisiyecilerin trans halindeyken doğa üzerinde gördükleri şekilleri, doğa üstü olaylarla süsleyerek anlattıkları hikayelere mitoloji adı verilmiştir.

Adonis - bazı kaynaklarda Afrodit’in oğlu, bazılarında ise sevdiği kişi olarak gösterilmektedir. Mitolojide güzelliği ile meşhur bir delikanlıdır, hakkında çeşit çeşit rivayetler vardır. Yunalılar onu çiçekli neşeli ilkbaharın sembolü olarak kabul ederlerdi. Bir rivayete göre Adonis vahşi domuz avı sırasında ölmüştü. Afrodit bu acıya dayanamamış, Zeus’tan onu görmesine izin vermesini rica etmiş. Zeus Adonis’e yılın bir kısmını Afrodit’in yanında, geri kalan kısmını ise yer altı ölüler dünyasında geçirmesini izin vermişti. Adonis saklandığı yer altı dünyasından çıktığı zaman günler başlıyor, çiçekler açıyor, ilkbahar başlıyordu. Onun hayatı tıpkı çiçekler gibi sınırlıydı, kısa sürüyordu. Çünkü Adonis açılıp güldüğü, gençliğin en parlak çağına ulaştığı gün ölüyordu. Onun ölümüyle Afrodit periler yas tutar, göz yaşı dökerlerdi. Neşeli ilkbahar yaz mevsiminden sonra bu nedenle kasvetli yağmurlu son bahar gelir.

Agamemnon - Yunan mitolojisinde Miken kralı, Sparta Kralı Menelaos’un büyük kardeşi, orduları Truva (Troya) savaşına götüren kumandan. Atreus Aerope’nin oğludur. Yunan orduları Avlid’de Truva’ya yola çıkmak için toplandıklarında hiç rüzgar olmadığına göre Agamemnon Av Tanrısı Artemis rüzgarları serbest bıraksın diye kızı Iphigenia’yı kurban verdi. İphigenia, kurban olarak kesileceği sırada Artemis, bir dişi geyik göndererek kızın yerine onu kurban ettirtti kızı Artemis tapınağına rahibe yaptı. Böylece Artemis rüzgarları serbest bıraktı. Truva savaşında kazanılan zaferden sonra Agamemnon Kasandra’yı da yanına alıp evine döndü. Agememnon’un ısı Klytaimnestra sevgilisi Aigisthos ile birlikte Agememnon’u öldürdüler. Oğlu Orestes sonradan babasının intikamını aldı annesi ile sevgilisini öldürdü.

Agathodaimon - Eski Yunan aile inançlarında toprağa bereket, şehirlere bolluk veren Lütuf Tanrısıdır. Yunanca Agatha - iyi; daimon - ruh anlamına gelir. Eski bir Yunan yazarı onun bir elinde şarap kadehi, diğer elinde ise buğday başakları tutan bir insan şeklinde göründüğünü anlatır. Sık sık Agathodaimon’un yılan (eve bereket getiren sembol) şeklinde olduğu düşünülürdü.

Aias - (Aiaks, Ayaks) Troya savaşının iki kahramanının adı. Büyük Ayaks Salamis Kralı Telamon’un oğludur. Akhilleus’tan sonra ikinci büyük kahraman olarak anılmaktadır. Akhilleus öldükten sonra onun savaştan elde ettikleri Odysseus’a verilince Ayaks intihar etti. Küçük Ayaks Lokris’li oğludur, cesurluğu hızlı koşması ile ün kazanmıştı. Troya savaşına kırk gemi ile katılmıştır.

Aigeus - (Eegeus) Atina Kralı Theseus’un babası. Theseus Minotauros’a şı kazandığı zaferden dönerken, gemisine zafer işareti olarak beyaz yelken çekmediği için, babası oğlunun yenildiğini zannederek kendini denize attı, intihar etti. O günden beri bu denize Ege Denizi dendi.

Akheron - (Akheront) Antik mitolojide yer altı dünyasının, cehennemin ırmağı. Aynı zamanda Akherus bataklığından çıkan İonia (Yunan) denizine dökülen katranlı bir nehre de verilen addır.

Akhilleus - (Achilles) Peleus ile Tethys’in oğlu. Homeros’un İlyada’sı ile başka epopelerde adı geçen ünlü Yunan kahramanı. Annesi Tethys onu yara almaz kılmak için, topuğundan tutarak Styks ırmağına daldırdı. Bu sebepten kahramanın, suya batmamış olan topuğundan başka, hiçbir yerine ok işlemez, kılıç kesmezdi. Onu Kentor Khiron eğitti, ok atmasını, yara tedavisini öğretti. Onu cesur, atılgan bir kahraman yapmak için, aslan iliği ile besledi. Bu yüzden Akhilleus, altı yaşına basınca, aslanları öldürmeye, koşan geyikleri yakalamaya başladı. Akhilleus’i Troya savaşında savaşması için ikna etmek pek zor olmadı. Kaderinde iki hayattan biri vardı - ya kısa, fakat şan şerefli bir hayat sürecek, yada uzun, fakat sönük yaşayacaktı. Akhilleus tereddüt etmeden birinciyi seçti kaderini belirlemiş oldu, Paris tarafından öldürüldü. Homeros’a göre Akhilleus Yunanların en büyük kahramanıdır.

Akteon - (Aktaion, Aktaeon) Aristeos ile Kadmos’un kızı Autonoe’nin oğludur. Yunan mitolojisinde ünlü bir avcıdır. Rivayete göre Akteon Av Tanrıçası Artemis’i yüzerken çıplak gördüğü için Artemis onu geyiğe çevirdi.

Alkestis - (Alceste) Apias ile Anaksibia’nın kızı Kral Admestos’un ısı. Apollon oğlunun öcünü almak için Kyklopları öldürdüğünde ölümlü birine hizmet etmek üzere cezalandırılmış Admestos’un sürülerine çobanlık etmeye gönderilmişti. Hizmeti sırasında Admestos’un geniş kalpliliği şısında etkilenmiş Moirlerden onun yaşamını uzatmalarını istemişti. Moirlerin bir şartı vardı; eğer Admestos’un yerine bir kişi kendini feda edip yaşamından vazgeçerse Apollon’un bu isteği yerine gelecekti. Kendini feda eden kişi ısı Alkestis oldu. Rivayete göre Alkestis’in bu fedakarlığından etkilenen yer altı Tanrıları onu yeniden yaşama döndürmüşler. Başka bir rivayete göre ise Alkestis’i yaşama Herakles döndürdü.

Alkyone - (Halkyone) Rüzgarların Tanrısı (Ailos - Eole)’nin kızı Keyk’ın ısı. Keyk, bir deniz kazasında öldüğünde ısı Halkyone, kocasının yokluğuna dayanamadı. O da kendisini kaldırdı, denize attı. Tethys, birbirine bağlı olan bu eşlere acıdı, onları Halkiyon adı verilen bir çift deniz kuşuna çevirdi. Kış ortasındaki 2 güneşli haftaya Halkiyon günleri adını verdiler. Söylentilere göre bu günlerde Halkyone’nin dalgaların üzerindeki yuvasında yumurtalarını bırakabilmesi için Eole rüzgarları dindirir.

Amaltheia - Zeus’u sütüyle beslemiş olan keçi. Rheia Zeus’u Girit adasında bir mağarada Kronos’tan sakladı. Zeus burada sihirli keçi Amaltheia’nın sütü ile beslendi.

Amazonlar - Amazonlar, mitoloji kahramanlarına denk savaşçı kadınlardır. Eski Anadolu’nun kuzeydoğusunda Karadeniz kıyısına yakın bir yerde yaşadıkları düşünülür. Aralarında hiç erkek bulunmayan bu kadınlar, müstakil bir devlet kurmuş, Thermodon (Terme Çayı) kıyısında Themiskyra şehrinde bir kraliçenin idaresi altında yaşarlarmış. Herakles Theseus Amazonlarla savaşmışlardı. Truva savaşı sırasında amazon kadınları Truvalılar’ın tarafında savaşmış bu savaşta kraliçeleri Penthesileia ise Akhilleus tarafından öldürülmüştü.

Ambrosia - Eski Yunanlara göre Olympos Tanrılarının yiyeceği. Mitolojiye göre, baldan tatlı kokulu olan bu gıdadan yiyenler ölümsüzlük kazanıyorlardı.

Amphitrite - Denizler Tanrısı Poseidon’un ısı. Okeanos’la deniz Tanrılarından olan Nereus’un kızı. Poseidon - Amphitrite evliliğinden bir çok deniz perisi, yarı at yarı insan Triton doğdu.

Ananke - Eski mitolojide Zaruret, Zorunluluk Kader Tanrıçası. Oprhic kültünün başlangıcına dek nadiren tapılan bir Tanrıçaydı. İnsan şeklinde olduğu düşünülmüştür. Romalılar ona Necessitas demişler.

Andromakhe - Thebae Campus bölgesinin prensi Eetion’un kızı, Hector’un ısı. Truva savaşı sırasında babası, kardeşleri kocası Akhilleus tarafından öldürülmüştü. Troya prensi Hector’dan olan oğlu da Yunanlılar tarafından öldürülmüş, bahtsızlığını büsbütün artırmıştı. Troya’ya giren Yunanlılar, sağ kalanları da esir olarak götürdükleri zaman, bahtsız Andromakhe, Akhilleus’un oğlu, Neoptolemos’un hissesine düşmüştü. Neoptolemos’un ölümünden sonra Andromakhe Hector’un kardeşi Helen’le evlenmiştir.

Antaios - (Anteos) Yunan mitolojisinde Libyalı dev, Poseidon ile Toprak Ana Gaia’nın oğlu. Herakles onunla savaştığında zorlanmış, sonradan Antaios’un gücünü üzerine düştüğü Toprak Anadan aldığını anlamış onu topraktan ayırarak boğmuştur.

Antenor - Troya Kralı Priam’ın arkadaşı. Yunanlarla gizlice anlaşmış olup Troya’ya ihanet ettiği söylenir.

Aphrodite - (Afrodit, Venüs), güzellik Tanrıçası. En Tanrıça şüphesiz kızıl saçlı Afrodit’ti. Afrodit Tanrıçası olup, insanların birbirlerine sevgi ile yaklaşması için üzerlerine iksirini damlatan, çiçekleri ağaçları baharda rengarenk donatarak,doğayı canlandıran üretken bir Tanrıçadır. O ateş Tanrısı olan çok sanatkar, ancak topal çok fazla yakışıklı sayılmayacak bir görünüme sahip olan Hephaistos ile evlenmiş. Afrodit Hephaistos’la ilgili mit her ikisinin de temsil ettikleri sanat kol kola olması gerektiğini vurgulamaktadır. Güzellik, Aphrodite’yle gelirdi. Rüzgarları fırtına bulutları onu görünce kaçar, çiçekler toprağı süsler, denizin dalgaları kahkahalar atardı. Onsuz sevinç de, mutluluk da olmazdı. Tanrıça Afrodit’in adı Homeros’un İlyada’da anlattığına göre Truva (Troya) savaşının başlama nedeni olarak anılmaktadır. Ağaçlardan mersin ağacını, hayvanlardan kumruyu, bazen de serçe ile kuğuyu korurdu.

Apollon - (Phebus) Zeus ile Leto’nun (Latona) oğlu, Artemis’in kardeşi. Olimpos Tanrıları içinde sanatlar gün ışığının Tanrısı olarak saygınlığını kazanır. Olymposluları liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iğleştirme sanatını hastalara ilk öğreten gümüş yayın efendisi okçu Tanrı olarak Yunan şiirlerine geçmiştir. Apollon’un ağacı defneydi.Yaratıların çoğu onun için kutsaldı; ama yunus ile kargaya ayrı bir sevgi beslerdi. Karanlık nedir bilmeyen ışık Tanrısı, yalan nedir bilmeyen doğruluk Tanrısı olarak da mlanmıştır.

Arakne - (Arachne) Lydya’lı bir kız. Kendini, Tanrıça Athena’dan üstün gördüğü için örümceğe çevrildi.

Ares - (Mars) Savaş Tanrısı. Zeus ile Hera’nın oğlu. Homeros’a göre, son derece katı yürekli, kinci bir Tanrıdır. Arkadaşları olan Deimos ‘korku’, Enyo ‘Felaket’; Phobos ‘Dehşet’; Eris ‘Kavga’ ölüm Tanrıları Kerler ile Ares’in yanından hiç ayrılmazdı. Yunanlılar Ares’i pek sevmezlerdi bu nedenle onun tapınağına rastlamak imkansızdır. Romalılara göre ise Mars üstün, soylu bir görünüşü olan hiç yenilmeyen bir Tanrıydı. Kuşlardan akbaba, hayvanlardan köpek Ares’e aitti.

Argos - (Arg, Argus) Yunan mitolojisinde bir çok karakterin adı. 1. Argos - Her şeyi gören yüz gözlü dev. Hera için çalışırdı. Argos Rüzgar Tanrısı Hermes tarafından öldürülmüş, gözleri ise Hera’nın şerefine tavus kuşunun tüylerini süslemişti. 2. Argos - Friks kralının oğlu, Argo isimli gemiyi yapmış. 3. Argos - Odysseus’un köpeği, Odysseus yıllar sonra vatanı Ithake’ye döndüğünde onu mış sevincinden ölmüştü. 4. Argos - Zeus ile Niobe’nin oğlu. 5. Argos - Argolis bölgesinin baş şehri

Arethusa - Yunanistan’da akan Alpleis nehrinin perisi. Nehir Tanrısı Alpherios onun güzelliğine hayran olur onu yakalamak ister. Arethusa Sicilya yakınlarındaki Ortygia adasına kadar koşar orada Tanrıça Artemis’in yardımını ister. Artemis, peri kızını, bu vurgun avcının takibinden kurtarmak için onu Ortygia adasında bir çeşmeye çevirir. Alpherios’a da acır onu Yunan denizine döken bir nehre çevirir.

Ariadne - (Ariane) Yunan mitolojisinde Girit Kralı Minos ile Pasiphane’nin kızı. Ariadne Minotauros’u öldürmek amacıyla Girit adasına gelen Theseus’a aşık olmuş ona labirentte kaybolmamasını sağlayan ip vermiş. Minotauros’u öldüren Theseus Ariadne’yi kendisi ile götürmüş, sonra da Naksos adasında terk etmiş. Adada kalan Ariadne Dionysos’le evlenmiş. Bir başka rivayete göre Ariadne adada Artemis tarafından öldürülmüş.

Artemis - (Diane) Zeus ile Leto’nun (Latona) kızı, Apollon’un kız kardeşi. Av Tanrıçasıdır. Selvi onun için kutsaldır. Yabani hayvanların hepsini, özelliklede geyiği, sever.

Asia - (Asie) Irmak Tanrısı. İapetos Asie’den gök kubbesini sırtında taşıyan Atlas, Menoetios, Epimetheus, Prometheus doğmuşlar.

Asklepios - (Esculope) Hekimlik Tanrısı. Apollon’un oğludur. Asklepios’un tapınaklarına Asklepion denir. Bunlar aynı zamanda İlkçağın hastaneleridir. Asklepios’un yılanlarla sarılmış asası bugün de hekimliğin simgesidir.

Athena - (Minerva) Eski Yunanlara göre, Athena üretici zekanın adaletli savaşların Tanrıçasıdır. Ülkeyi saldırılardan koruyan bir Tanrıçaydı Athena. Bir başka özelliği, Şehir Tanrıçası olmasıydı; uygarlığın, el sanatlarının, tarımın koruyucusu, dizginin yaratıcısıydı; atları ilk ehlileştiren oydu. Onun şerefine şehirlerine Athena adını vermişler. Yılan baykuş Tanrıçanın sembolleridir. Bir adı da Pallas’tır.

Atlantis - (Atlantide) Batmış bir ülke. Eflatun’un (Platon’un) Kritias Tiamos adındaki eserlerinde anlattığına göre, denize gömülüp yok olmuş büyük bir ada.

Atlas - İapetos Asie’nin (Klymene’nin) oğulları, Menoetios, Epimetheus Prometheus’un kardeşi. Pleione Hyas ile Hesperos’un babası. Homeros’a göre peri Calpso’nun da babasıdır. Titanların, Tanrılara şı giriştikleri savaşa yenilince Atlas dünyayı, gök kubbeyi omuzlarında taşımak cezasına çarptırıldı.

Aurora - (Eos) Şafak Tanrıçası. Gül renkli parmaklara sahip, gönül alıcı bir bakireydi. Her sabah doğu tarafından göğün kapılarını açarak güneşe yol verirdi.

Bakkhus - (Bacchus) Dionysos’un Latince adı.

Baukis - (Baucis) Philemon’un ısı. Fakirliklerine rağmen Baukis Philemon madıkları iki misafiri ağırlar, onlara ellerinden geldiğ konuksever davranırlar. Bu misafirler Zeus Hermes’ti. Misafirperverliklerine armağan olarak Zeus Hermes onları komşularını öldüren tufandan korudular. Baukis Philemon’un yaşadığı ev bir mabede dönüştü, onlar bu mabette yaşadılar kendi diledikleri bir gün öldüler. Ölümlerinden sonra onlar ağaca dönüştüler: meşe ıhlamur oldular.

Bellona - Romalıların Zafer Savaş Tanrıçası. Kapadokya Tanrıçası Ma Yunan Tanrıçası Nike ile aynı özellikleri taşımaktadır.

Broes - Şafak Tanrısı Eos’un oğlu. Kuzey rüzgar Tanrısı, poyraz. Bu Tanrı, Yunanistan’a nazaran, soğuk bir iklime sahip olan Thrakia’da otururdu.

Brontes - Toprak Ana Gaia Gökyüzü Uranos’un çocuğu. Bir Kyklop’tur. Gök gürültüsü temsilcisidir.

Şiir Şiir Türleri:

Edebî eserler içinde en fazla yazılan okunan türlerdendir. Neredeyse hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı olduğu için herkesin kabul edebileceği bir şiir mı yapmak zordur. Şairlerin bir kısmı şiiri felsefî boyutuyla değerlendirirken, bazıları şiirde anlam aramanın gereksizliği üzerinde durur, bazıları şiiri amaca ulaşmak için bir araç olarak görür. Şiiri, insanda duygular uyandıran, onu bir ruh hâlinden başka bir rûh haline götüren; ölçülü, kafiyeli (veya serbest) sanatlı sözler olarak mlamak mümkündür. Ölçülü, kafiyeli fakat edep sınırları aşan anlatımları şiir mına dahil etmek yanlış olur.

Hakkında sözler söylenebilecek hemen her olay, her eşya, her düşünce, duygu hayâl … şiire konu olabilir. Bu bakımdan şiirin konusunu sınırlamak zordur. Şiirler genellikle biçim özellikleri konularına göre (gazel, kaside, mesnevi, rubai, şarkı, türkü, koşma –güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt-, mani, ninni, destan vb. gibi) farklı isimlerle adlandırılırlar. Şiirin klâsik anlayışla konularına göre beşe ayrılması gelenek hâlini almıştır:

1. lirik şiir: Toplumun hemen her kesimini ilgilendiren sevinç veya acı gibi ortak duyguların veya , ayrılık, özlem gibi bireysel duyguların coşkulu bir tarzda işlendiği şiirlere lirik şiir denir. Eski Yunan edebiyatında bu tarz şiirler lir denen bir sazla söylendiği için böyle adlandırılmıştır. Bizim edebiyatımızda halk âşıklarının (veya halk şairlerinin) söylediği şiirlerin çoğu liriktir.

2. Kahramanlık şiirleri : Bir milletin nda önemli izler bırakan (büyük göçler, savaşlar, doğal afetler vb. gibi) olaylarla, yiğitlik, kahramanlık, mertlik, yurt sevgisi gibi konuların destan havası içinde işlendiği şiirlere kahramanlık şiirleri (epik şiir) denir.

3. Öğretici şiirler: bilim, sanat, felsefe, , ahlâk gibi alanların kurallarını, ilkeleri öğretmek öğüt vermek amacıyla yazılan şiirlere öğretici şiir (didaktik şiir) denir.

4. dramatik şiir: Heyecan veya üzüntü veren konuların tiyatro (dram, trajedi, komedi) tarzında işlendiği şiirlere dramatik şiir denir.

5. pastoral şiir: tabiat güzelliklerini, çoban kır nı işleyen şiirlere pastoral şiir denir. Bunlar içinde doğrudan doğruya kır nın güzelliğini işleyen kısa şiirler idil; birkaç çobanın kır hayatı, vb. konular üzerinde şılıklı konuşmaları tarzında yazılanlara eglog denir. (eglog, türk edebiyatında hemen hemen hiç kullanılmamıştır.)

+ + + + + + + + + + + + + + + + + + + + +

Şiir üzerine Derya Çolpan’ın bir yazısı :

Şiir, neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür. Şiiri mlamak için binlerce ifade kullanılmışsa da doğru değişmeyecek bir ma ulaşmak olanaksız gibi görünmektedir. Ancak, kendine ait bir dil ya da söylem kullanması, müzik sesle yakın ilişki içinde bulunması estetik bir etkileme gücünün olması herkes tarafından kabul edilebilecek özelliklerdir.

Şiirin ortaya çıkışı, insanın sesini bulması özellikle konuşarak iletişim kurmasını sağlayan bir dil geliştirmesi ile yaşıttır. İnsan günlük konuşma dilinin yanı sıra özellikle değiştirebileceği ya da yansıtabileceğini düşündüğü doğayı etkilemek için bir büyü dili oluşturmuştu. Bu dilin ritmik özellikleri şiir dilinin öncülü olarak algılanabilir. platon da şiiri mlarken “büyülü söz” ifadesini kullanmıştır.

Çağlar boyunca türküler şiirsel metinler olarak sözlü yazın örnekleri olarak yaşamışlardır. Her kültürün günlük dil kadar sık kullandığı türkülerin sosyolojik boyutu yazınsal boyutundan daha önde görülmüştür. İşlerini yaparken türkü söyleyen insanlar bireysel ya da grupsal gereksinimlerinden dolayı farklı türlerde şiir geliştirmişlerdir. Bu gereksinim sonucu ortaya çıkan türler Yunan kültürü etkisi altında gelişmiştir. Bu bağlamda ilk gelişen türler lirik, epik dramati