nedir

A
· ablütofobi: yıkanmaktan korkma
· agirofobi: caddelerden ya da caddelerde şıdan şıya geçmekten korkma
· agorafobi: açık yer ya da kalabalık korkusu
· ailurofobi: kedilerden korkma
· akluofobi: karanlıktan korkma
· akrofobi: yüksek yerlerden korkma
· akustikofobi: belirli seslerden kokrma
· algofobi: acı çekmekten korkma
· amaksofobi: (ya da taşıt)korkusu
· amatofobi: toz korkusu
· amnezifobi:Hafızasını kaybetmekten korkma
· amofobi:Sivri cisim korkusu
· androfobi: adamlardan korkma
· anemofobi: fırtına korkusu
· antlofobi: sel korkusu
· antropofobi: insanlardan korkma
· apifobi: arılardan korkma
· arakibutirofobi: yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan
· araknofobi: örümceklerden korkma
· aritmofobi: sayılardan korkma
· asimetrifobi: simetrik olmayan şeylerden korkma
· astenofobi: güçsüz olmaktan korkma
· astrafobi: şimşek korkusu
· ataksofobi: düzensizlikten korkma
· atelofobi: mükemmel ol(a)mamaktan korkma
· aviofobi: uçuş korkusu
B
· ballistofobi: silahtan ya da mermilerden korkma
· batofobi: korkusu, yüksek binaların yanından geçmekten korkma
· batrakofobi: kurbağa, semender gibi çiftyaşayışlı (amfibyen) hayvanlardan korkma
· belonefobi: iğnelerden korkma
· bibliyofobi: kitaplardan korkma
· bromidrosifobi: vücut kokusundan korkma
· brontofobi: gökgürültüsünden korkma
D
· datafobi: veriden korkma
· dentofobi: dişçiden korkma
· dermatopatofobi: deri hastalıklarından korkma
· dekatriaparaskevifobi: ayın 13′ünün Cuma gününe gelmesi korkusu
E
· eisoptrofobi: aynalardan korkma
· elektrofobi: elektrikten korkma
· emetofobi: kusmaktan korkma
· entomofobi: böceklerden korkma
· endofobi: Giyecek korkusu
· epistaksiyofobi: burun kanamasından korkma
· eritrofobi: yüz kızarmasından duyulan
· erotofobi: korkusu
F
· farmakofobi: ilaçlardan korkma
· fazmofobi: hayaletlerden korkma
· febrifobi: yüksek ateşten korkma
· filemafobi: öpmekten ya da öpüşmekten korkma
· filofobi: sevmekten, aşık olmaktan korkma
· fobofobi: korkmaktan korkma
· fotofobi: ışıktan korkma
G
· gametofobi: evlenmekten korkma
· gefirofobi: köprülerden geçmekten korkma
· gerontofobi: yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma
· glossofobi: topluluk önünde konuşmaktan korkma
H
· haptofobi: dokunulmaktan korkma
· harpaksofobi: hırsızlardan ya da bir suçun kurbanı olmaktan korkma
· helyofobi: güneş’ten korkma
· hematofobi: kan korkusu
· herpetofobi: sürüngenlerden korkma
· hidrofobi: sudan, yüzmekten ya da boğulmaktan korkma
· higrofobi: nemden ya da yağmurdan korkma
· hipegiyafobi: sorumluluktan korkma
· hipnofobi: uyumaktan korkma
· hipofobi: atlardan korkma
· homiklofobi: sisten korkma
· homofobi: eşcinsellerden korkma
İ
· ihtiyofobi: balıklardan korkma
· islamofobi: İslamdan müslümandan korkma
J
· jinefobi: kadınlardan korkma
K
· kainatetofobi:Yenilik korkusu
· kakofobi: çirkinlikten, çirkin seylerden korkma
· kakorafiyafobi: sız olma korkusu
· kanserofobi: olmaktan korkma
· kardiyofobi: hastalığından korkma
· karnofobi: etten korkma
· katagelofobi: dalga geçilmekten korkma
· kemofobi: kimyasal maddelerden korkma
· kenofobi:Karanlık korkusu
· keymafobi: kıştan soğuktan korkma
· kimofobi: dalgalardan korkma
· kinofobi: *****lerden korkma
· klimakofobi: merdivenden düşmekten ya da merdivenlerden korkma
· klostrofobi: kapalı yer korkusu Kapalı basık yerlerde duyulan korkudur. Asansör, basık tavanlı odalar, koridorlar, kapıları kapalı kalabalık otobüs, yeraltı çarşıları, metro, alt geçitler kilitli odalar onlar için verici yerlerdir. Hastanın korkusu bu sayılan yerlerde sıkışıp kalmak, nefes alamamak boğulmaktır.
· koprofobi: dışkı korkusu
· koulrofobi: palyaçolardan korkma
· kremnofobi: yüksek çlardan ya da uçurumlardan korkma
· kriyofobi:buzdan ya da donmaktan korkma
· kronomentrofobi: saatlerden korkma
· ksantofobi: sarı renkten korkma
· ksenofobi: yabancılardan korkma
· ksilofobi: tahta şeylerden ya da ormanlardan korkma
L
· limnofobi: göllerden korkma
· litikafobi: davalardan mahkemelerden korkma
· logofobi: belirli kelimelerden korkma
· lökofobi: beyaz renkten korkma
M
· manyofobi: delirmekten korkma
· mastigofobi: cezalandırılmaktan korkma
· mekanofobi: makinelerden korkma
· melanofobi: siyah renkten korkma
· mikrobiyofobi: mikroplardan korkma
· mizofobi: kirlilikten korkma
· monofobi: yalnızlıktan korkma
· musofobi: farelerden korkma
N
· nekrofobi: cesetten korkma
· nelofobi: camdan korkma
· niktofobi: geceden korkma
· nozokomefobi: hastanelerden korkma
· nüdofobi: çıplaklıktan korkma
O
· obesofobi: şişmanlamaktan korkma
· ofidiyofobi: yılanlardan korkma
· okofobi: taşıt larından korkma
· orofobi:çtan iniş korkusu
· osmofobi: belirli kokulardan korkma
P
· pantofobi: her şeyden korkma
· papirofobi: kağıttan korkma
· paraskavedekatriafobi: ayın onüçü cuma olan günden korkma
· patofobi: olmaktan korkma
· pedofobi: çocuklardan korkma
· peladofobi: kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma
· penyafobi: fakirlikten korkma
· pirofobi: ateşten korkma
· plakofobi: mezar taşlarından korkma
· pogonofobi: sakaldan ya da sakallı kişilerden korkma
· politikofobi: politikacılardan korkma
· porfirofobi: mor renkten korkma
· potamofobi: ırmaklardan ya da su akıntılarından korkma
· potofobi: alkollü içeceklerden korkma
· pteronofobi: kuş tüyünden korkma
· pupafobi: kuklalardan korkma
R
· radyofobi: radyasyondan, x ışınlarından korkma.
· ranidafobi: kurbağalardan korkma
S
· selenofobi: ay’dan korkma
· siderofobi: yıldızlardan korkma
· simetrofobi: simetriden korkma
· skiofobi: gölgelerden korkma
· sosyofobi: toplumdan, genel olarak insanlardan korkma
· soteriofobi: başkalarına muhtaç olmaktan korkma
T
· tafefobi: diri diri gömülmekten korkma
· takofobi: yüksek hızdan korkma
· talassofobi: deniz ya da okyanus korkusu
· tanatofobi: ölümden korkma
· teknofobi: teknolojiden korkma
· teratofobi: gebe ın, şekilsiz, çirkin bir çocuk doğurmaktan korkması
· termofobi: ısıdan korkma
· testofobi: testlerden ya da sınavlardan korkma
· tokofobi: gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma
· otomofobi: ameliyat olmaktan korkma
· toksifobi: zehir korkusu
· topofobi: belirli yerlerden korkma
· travmatofobi: yaralanmaktan korkma
· trikinofobi: gıda zehirlenmesinden korkma
· triskaidekafobi: 13 sayısından korkma
· tripanofobi: aşı ya da iğne olmaktan korkma
· trikopatofobi: saç hastalıklarından korkma
Ü
· ürofobi: sidikten korkma
X
· xenofobi: yabancılardan korkma
V
· venereofobi: zührevî hastalıklardan korkma
· venüstrafobi: kadınlardan korkma
· vermifobi: solucanlardan korkma
Z
· zelofobi: kıskançlıktan korkma
· zoofobi: hayvanlardan korkma

İlaç gibi ekmek
hastalarına iyi gelecek ekmek üretildi

15.07. 17:36
Sofraların vazgeçilmez tadı ekmek artık birçok hastalığa da iyi gelmeye başladı. damar hastalıkları ile mücadele etmede yardımcı olan ‘Çeşni Bahar’ adlı bir ekmek üretildi.

Ekmeğin içinde bulunan soya proteini zengin baharatlarda bir yandan besliyor diğer yandan da lezzetine lezzet katıyor. Ekmeğin içerisinde soya, yulaf unu, çavdar arpa unları, kekik, nane, kırmızı , çemen otu, çörek otu, karabiber, tarçın, havlıcan, kimyon, zencefil, biberiye. Zerdeçal, karanfil, fesleğen gibi birçok faydalı baharat bulunuyor. Görünüşü oldukça küçük ama bir o kadar da doyurucu. Halk Ekmek Genel Müdürü, Ali İlkbahar çeşni bahar adlı ekmeğin zengin bir vitamin deposu olduğunu yapmadığını söyledi. İlkbahar çeşni bahar ekmeğinin damar hastaları tarafından da oldukça fazla tercih edildiğini belirterek, ekmeğin poşette satıldığını fiyatının da 70 yenikuruş olduğunu söyledi.
damar hastalarının da tercih ettiği çeşni bahar ekmeğini fiyatı ise sadece 70 Yenikuruş olduğunu belirtti.

TIP FAKÜLTESİ UYGULAMA - ARAŞTIRMA HASTANESİ

ÇOMÜ Fakültesi hem Üniversitemiz, hem de Çanakkale için kurumsal anlamda dönüm noktası niteliğinde bir girişimdir. Çanakkale’ye özgü sorunlarının varlığı, Fakültesi’nin fiilen faaliyete geçmesi için fiziki akademik yapılanmayı tamamlaması Çanakkale’de eğitim-öğretime devam etmenin önemi dikkate alındığında; 2007 yılında Uygulama      Araştırma Hastanesi ile Fakültesi Dekanlığı’nın Çanakkale’de faaliyete başlaması zorunluluktur.
Bu bağlamda; Rektörlüğümüzün çabaları sonucunda Kepez’deki Binası Bakanlığı’ndan alınmış Terzioğlu Yerleşkesindeki Dekanlık Binası hızla tamamlanmıştır. Kepez’deki binanın %75′ i tamamlanmış olup, %25′lik kısım ise kamu kaynaklarıyla 2007 yılına kadar bitirilecektir.
Dekanlık binasının tefrişi teknik donanımının finansmanı ile ilgili olarak kamu olanaklarından yararlanmak imkan dahilinde görülmemektedir. Bu çerçevede, söz konusu binaların tefrişi ile teknik donanımının işadamı, özel sektör işletmeleri, STK’ lar yanı sıra ekonomik durumu iyi olan Çanakkaleli vatandaşların katkılarıyla temini için Bağış Kampanyası başlatılmıştır. Kampanya bilgileri için Lütfen Buraya Tıklayınız…
Rektörlüğümüz ilgili Komisyon üyeleri yaklaşık 3 milyon YTL’Iik fon ihtiyacının şılanması amacıyla; katkı sağlama potansiyeli, eğilimi bulunan kişi kuruluşlarla görüşmeler yapmaya başlamışlardır.
Fakültesi Uygulama Araştırma Hastanesi’nin Çanakkale için öneminin farkında olan Çanakkale’ lilerin gerekli duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.

ÇOMÜ Rektörlüğü

Acil Servis

  • Acil Poliklinik

  • Minör Cerrahi Acil Ameliyathane

  • Kısa Süreli İzleme Birimi

  • Ambulans Hizmetleri

Rutin Poliklinikler

  • İç Hastalıkları

  • Kardiyoloji

  • Çocuk Hastalıkları

  • Genel Cerrahi

  • Hastalıkları Doğum

  • Üroloji

  • Psikiyatri

  • Nöroloji

  • Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji

  • Göz Hastalıkları

  • KBB

  • Anesteziyoloji Ağrı

  • Rehabilitasyon

  • Göğüs Hastalıkları

  • Ortopedi Travmatoloji

  • Beyin Cerrahisi

  • Damar Cerrahisi

  • Göğüs Cerrahisi

  • Plastik Rekonstrüktif Cer. 2.20 Dermatoloji

  • Çocuk Cerrahisi

  • Çocuk Psikiyatrisi

Özel Poliklinikler

  • Gastroenteroloji

  • Endokrinoloji

  • Nefroloji

  • Romatoloji

  • Medikal Onkoloji

  • Hematoloji

  • Allerji Immunoloji

  • Geriyatri

  • Neonataloji

  • Pediyatrik Kardiyoloji

  • Pediyatrik Gastroenteroloji

  • Pediyatrik Endokrinoloji

  • Pediyatrik Nefroloji

  • Pediyatrik Hematoloji

  • Pediyatrik Onkoloji

  • Pediyatrik Immunoloji

  • Pediyatrik Nöroloji

  • Radyasyon Onkolojisi

  • Androloji

  • Üroonkoloji

  • Pediyatrik üroloji

  • Katarakt Refraktif Cerrahi

  • Şaşılık Oküler Motilite

  • Retina

Laboratuvarlar

  • Biyokimya L.

  • Mikrobiyoloji L.

  • Bakteriyoloji

  • Mikoloji

  • Tüberküloz

  • PCR

  • Parazitoloji

  • Viroloji

  • Patoloji

  • Immunoloji Doku Tıplendirme

  • Hematoloji Kan Bankası

  • Nöroloji L.

  • EEG

  • EMG

  • Uyku

  • Kardiyoloji L.

  • EKO

  • Koroner Anjiyografı

  • EKG

  • Tıbbi Biyoloji Genetik

  • Odyometri Vestibülometri

  • Solunum Fonksiyon L.

Üniteler

  • Koroner Yoğun Bakım Ünit.

  • Dahili Yoğun Bakım Ünit.

  • Cerrahi Yoğun Bakım Ünit.

  • Yeni Doğan Prematüre Yoğun Bakım Ünit.

  • Reanimasyon Ünit.

  • Radyodiyagnostik

  • Konvansiyonel Radyoloji

  • Bilgisayarlı Tomografi

  • USG Doppler

  • MRG

  • Mammografı

  • Nükleer Ünit.

  • Endoskopi Ünit.

  • Taş Kırma Ürodinami Ünit.

  • Diyaliz Ünit.

  • Transplantasyon Ünit. 5.13 Yanık Ünit.

  • Doğumhane

  • Tüp

  • Morg Otopsi Ünit.

Cerrah Paşa’ nın hastanenin çesi [değiştir]

’de modern anlamda 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından kurulan İstanbul Darülfününu ile başlamış, 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Fakültesi ile devam etmiş 1967 yılında Fakültesi ikiye bölünerek Fakültesi doğmuştur.

Fakültenin kuruluş öncesi çesine bakarsak; Fakültesi adını bulunduğu semtten almaktadır. Buraya denmesinin nedeni Sultan III. Murat III. Mehmet döneminde saray cerrahı olan sadrazamlığa kadar yükselen Cerrah Mehmet Paşa’nın isminden kaynaklanmaktadır.
Cerrahpaşanın ilk yılı
Cerrahpaşanın ilk yılı

Fakültesinin temelini teşkil eden ilk ; şimdi fakültenin bulunduğu yerde bulunan “Takiyeddin Paşa Konağı”nın Belediye tarafından satın alınarak gerekli düzenlemelerin yapılması ile 10 Temmuz 1911 tarihinde açılan, sadece hastalara hizmet veren 80 yataklı “İstanbul Belediyesi Hastanesi”dir. 1912 yılında ahşap olan Takiyeddin Paşa Konağı yıkılarak yerine 150 yataklı, şimdi Fakültesi Müzesi’nin bulunduğu kagir bina buna ek olarak şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bina inşa edilmiştir. 1930 yılında şimdiki Psikiyatri ünün bulunduğu bina Dahiliye kliniği olarak inşa ettirilmiş yatak sayısı 250′ye ulaşmıştır.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun bulunduğu binanın balkonunda oturarak ile ilgili görüşlerini “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiş, ayrıca konuk defterine “Gördüklerimden memnun oldum, temizlik intizam ciddi, mesai takdire şayandır” şeklinde yazmıştır.

1933 Üniversite Reformu ile Haydarpaşa’da bulunan fakültesi İstanbul’un Avrupa yakasına nakledilmiş fakültesi merkezi Beyazıt’a, klinikler ise İstanbul’un 5 hastanesine (Şişli Etfal, Haseki, , Guraba, Bakırköy Akıl Hastaneleri) yerleştirilmiştir.

Üniversite fakültesinin öğretim üyesi öğrenci sayısındaki artış, öğrencilerin Haseki, Çapa arasındaki gidiş gelişlerinde yaşanan zorluklar nedeni ile 5 Ocak 1967 tarihinde toplanan Üniversite Fakültesi Profesörler Kurulu Fakültesi adı ile ikinci bir fakültesi kurulması ını alarak Üniversite Senatosuna teklif etmiş bu teklif 27 Temmuz 1967 tarihinde toplanan Üniversite Senatosunda kabul edilerek Fakültesi resmen kurulmuştur. Fakültesi ilk Dekanı Prof. Dr. Celal Öker 5 Eylül 1967 tarihinde göreve başlamıştır.

İstanbul Üniversitesi içinde bulunan tek “ Fakültesi” 1967 yılında İstanbul Fakülteleri olarak ikiye ayrılırken 140 yıllık köklü bir tarihin mirasına da ortak oldular.

II. Mahmut dönemi eseri olan 14 Mart 1827’de kurulan Tıphane Osmanlı Devleti’nin batılı anlamda açtığı ilk kuruluşlardandır. 15 Haziran 1826’da yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış Batı usulü tümen, tabur bölüklere ayrılan, tüfenk kılıncı olan, ceket pantolon potin giyen yeni bir ordu kurulmuştur. Askerlik alanındaki yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için Yüksek Harp Okulu kurulurken, ordunun gereksinimi için de çağa uygun gerekiyordu.

Mustafa Behçet Efendi üçüncü defa görevlendirildiği Hekimbaşılığı sırasında Padişaha verdiği bir takrirle askerlerin savaşta barışta modern hekimlik kurallarına göre bakılması için yeni bir okulu kurulmasının gereğini belirtiyordu.

Bu mektep 14 Mart 1827 tarihinde Vezneciler’de Tulumbacıbaşı Konağında Tıphane adıyla kuruldu. Tıphane’de okutulan dersler: 1. sınıf: Arapça, , Fransızca, , Kimya, 2. sınıf: , Arapça, Teşrih, Nebatat, Hayvanat, 3. sınıf: Hıfz-ı sıhhat, Müfredatı, Fizyoloji, Askeri Cerrahi, 4. sınıf: Dahili hastalıklar, Harici Hastalıklar, Doğum. Beş yıl sonra Topkapı Sarayı’nın sahil kısmında bulunan üç koğuşlu Hastalar Odasında ayrıca Cerrahhane kuruldu.

Tıphane Cerrahhane 1836 yılında Topkapı Sarayı yakınındaki Kırmızı Kışla olarak da adlandırılan Otlukçu Kışlasına taşındılar. Fakat bu bina için küçük yetersiz olduğundan Galatasarayın’daki Enderun Ağalarına ait binaya taşınılmasına verildi. Bina onarıldıktan sonra 1838 tarihinde Tıphane Cerrahhane, Galatasarayı tıbbiyesi olarak isimlendirdiğimiz binaya taşındı bir süre sonra eğitimleri birleştirildi. 1839’da II. Mahmut’un da bulunduğu bir törenle açılan adı “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne” olarak değişen okulda Avusturya’dan gelen Dr. Charles Ambroise Bernard’ın (1808-1844) eğitimde önemli rolü oldu. Kadavra üzerinde anatomi öğretimi başladı. Bitki koleksiyonu, tabiat müzesi, jeolojik oluşumlar koleksiyonu, kütüphanesi, hidrolik basınç aletleri, deneyler için tüm lara sahip laboratuvarı, botanik gravür resimleri kimya laboratuvarına sahip Galatasarayı Tıbbiyesi 1849’da yandı. Mektep önce Hasköy’de bulunan Humbarahane Kışlasına, daha sonra 1865’te kolera salgını sebebi ile haline getirilen Humbarahane Kışlasından yine Hasköy’de bulunan Gergeroğlu Konağına nakledildi. Salgın sebebi ile öğretime bir süre ara verildi.

mektebi 1866’da Sirkeci’de bulunan Demirkapı Kışlasına taşındı 1874 yılına kadar burada eğitimine devam etti. 1874 yılında 1849’da yanan Galatasarayı binasının yerine yapılan yeni binaya taşındı. İdadi kısmı (lise) Galasarayında kalan Mektebi 1876 yılında tekrar Demirkapı’ya taşındı “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane” adı verildi. İdadi kısmı da Kuleli’ye taşınınca binaya Galatasay Sultanisi (bugünkü Galatasaray Lisesi) yerleşti. Mektebi 1903 yılına kadar Demirkapı Kışlasında öğretim yaptı.

Mektebi 1892 yılında yapımına başlanan Haydarpaşa’daki binaya (Şu anda Marmara Üniversitesi’nin kullandığı bina) 1903 yılında taşındı. Tıphane Cerrahhanenin dört yıl olarak başlayan giderek gelişti, zaman içinde birçok mezunu çeşitli Avrupa şehirlerine ihtisas için gönderildi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, kurulduğundan beri askeri bir okuldu, 1867 yılında bu Askeri Tıbbiye binası içinde Sivil (Mülki) Tıbbiye kuruldu önce Ahırkapı’da daha sonra Kadırga’da çeşitli binalarda öğretime başlandı. Mülki Tıbbiye de daha sonra Haydarpaşa’ya taşındı. 1909 yılında Askeri Sivil Tıbbiyeler Haydarpaşa’da birleştirilerek İstanbul Darülfününü Fakültesi adı verildi. O yıllarda görev yapan öğretim kadrosunda Dr. Esat Şerafettin (Köprülü) ( Botaniği), Dr. Mazhar Paşa (Anatomi), Dr. Tevfik Recep (Örensoy) (Histoloji Embriyoloji), Dr. Kemal Cenap (Berksoy) (Fizyoloji), Dr. Abdi Kurtaran (Cerrahi), Akil Muhtar (Özden) ( Fenni), Dr. Bahaettin Şakir ( Kanunu), Dr. Hamdi Suat (Aknar) (Patolojik Anatomi) gibi önemli hocalar bulunuyordu.

Tıbbiyemizin tarihi sadece eğitim tarihi değildir. Savaşlar da Tıbbiyenin tarihi için önem taşır. 20. yüzyılın başında Trablusgarb Balkan Savaşları sırasında Fakültesi hoca hekimlerinin gayretle çalışmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Haydarpaşa Fakülte binası Yedek Askeri haline getirildi. Öğretim üyeleri, yardımcıları, yeni mezunlar hatta talebeleri cephelere gittiler. Bu zor günlerde öğretimin aksamaması için gayret gösterildi fakülte kapatılmadı. Savaş sonunda İstanbul’a giren İşgal Orduları Fakültesini kapatmak istediler. 1919 Şubat ayında Fakülte Merkez binasına giren İngilizler burasını yarı yarıya işgal etmişlerdi. Binanın tamamını işgalden korumak için dönemin Fakülte Reisi Akil Muhtar Özden denge siyasetine baş vurarak 1920 yılında dört Fransız doktorunu öğretim kadrosuna atadı. 14 Mart’ın Bayramı olarak kutlanmasına da İstanbul’un işgali sırasında başlandı. Tıbbiyeliler bir 14 Mart’ta İşgalci güçlerin haksız tutum baskılarına şı gösteriler yaptılar. Aynı yıllarda Fakülte hocalarından Süleyman Numan Paşa (İç hastalıkları) Esat Işık Paşa (Göz hastalıkları) İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edildiler. Tıbbiye savaş sırasında büyük yaralar aldı. Fakat on yıl süren savaş sırasında bu fedakar hekimler cephedeki görevleri ile birlikte zor koşullar altında bulaşıcı hastalıklarla da başarı ile savaştılar. Zaferden sonra tıbbi gelişimine hızla devam etti.

1924 ders yılından itibaren FKB (o dönemdeki ismiyle PCN) sınıfı açıldı. Dr. İhsan Hilmi Alantar (Çocuk), Dr. Behçet Sabit (Erduran) (Üroloji), Muzaffer Esat (Güçhan) (İç hastalıkları), Kazım İsmail (Gürkan) (Cerrahi), Şinasi Hakkı (Erel) (Cerrahi) gibi genç isimler Tıbbiye’nin eğitim kadrosuna girerek, savaş yıllarının boşluğunu kısa sürede giderdiler.Haydarpaşa’da öğretim devam ederken, hocalar tekrar İstanbul yakasına dönmek istediler. Bunun için ilk girişim 1925 yılında yapıldı. Fakat 1933 Üniversite Reformuna kadar eğitim Haydarpaşa’da devam etti.

1933 yılında İstanbul Darülfününu lağvedili yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bu kuruluşu gerçekleştiren gereğ İstanbul Üniversitesi Fakültesi Haydarpaşa’dan ayrıldı İstanbul yakasına taşındı. Fakülte idare merkezi bilimler Beyazıt’ta bulunan eski Harbiye Nezareti Binasına (üzerinde Arap harfleri ile Daire-i Umur-ı Askeriye yazan ihtişamlı kapıdan girilerek ulaşılan günümüzde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan büyük tarihi bina), klinikler Şişli Çocuk, Haseki, , Gureba Bakırköy’de bulunan hastanelere taşındılar. Nazi idaresi sebebi ile Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan Musevi bilim adamlarından bazıları 1933 Üniversite Reformundan sonra ’ye geldiler. Çeşitli fakültelerde görev alan bu bilim adamlarından bazıları Fakültesinde öğretim üyeleri ile birlikte öğretim kadrosunda görev aldılar. Bunlardan Hans Winterstein (Fizyoloji), Werner Lipschitz (Biyokimya), Hugo Braun (Mikrobiyoloji), Rudolphe Nissen (Cerrahi), Wilhelm Liepmann ( Doğum), Leopard İgerscheimer (Göz)’i sayabiliriz.

İstanbul Üniversitesi Fakültesi’nin Kampüsü

Tarihi bir yerleşim alanı içinde bulunan İstanbul Üniversitesi Fakültesinin kısmında bulunan ilk binası Belediye tarafından satın alınıp 80 yatakla 10 Temmuz 1911 tarihinde hizmete açılan Taküyiddin Paşa konağıdır. Ahşap olan bu bina ihtiyaca cevap vermediğinden yıktırılarak yerine şimdi Kültür Biriminin bulunduğu yerde idare binası 150 yataklı yeni bir klinik yaptırıldı 1912 yılında hizmete açıldı. Bu bina bir koridorla şu anda Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu binaya bağlıydı. Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bu yapı önce Cerrahi sonra Şişli Çocuk Hastanesinden nakledilen Üroloji Kliniğine aitti.kullandığı. Hastaneye girişi şu anda Kültür Biriminin bulunduğu binanın bodrum katındaki kemerli kapıydı.

Belediye yaptığı istimlâklerle hastaneyi genişletmeye devam etti. Şu anda Psikiyatri Anabilim Dalının bulunduğu bina 1930 yılında İç Hastalıkları Kliniği olarak hizmete girdi. Bir koridorla İç Hastalıklarına geçiş sağlanan Neşet Ömer Amfisi 1930 yılında Üniversite tarafından inşa edildi. Amfinin altında Patolojik Anatomi Enstitüsü kuruldu.

tarihimizde özel bir yeri olan Farmakoloji Kliniği (Şu anda İstanbul Üniversitesine bağlı olan Kardiyoloji Enstitüsü) 1938 yılında Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in çabaları ile inşa edildi. girişinin sağında günümüzün Göğüs Hastalıkları binası modern bir Göz Kliniği olarak Fakültesi tarafından 60 yataklı olarak 1940 yılında hizmete girdi. Şu anda Nöroşiruji Ortopedi Anabilim Dallarının bulunduğu bina I. Cerrahi Kliniği olarak 1943’te hizmete açıldı. Cerrahi pavyonuna yeni eklenen ameliyathane bloğu ile 3. Cerrahi servisi meydana getirildi. Şu anda Nöroloji ile Fiziksel Rehabilitasyon Anabilim Dallarının bulundu bina Belediye tarafından Verem Pavyonu olarak inşa edildi ve1947 yılında kullanıma girdi. Verem Pavyonunun 100 yatağı 1953 yılında Fakültesi’nin Fitizyoloji Kliniğine verildi.

Günümüzde Hastalıkları Doğum Anabilim Dalına bağlı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalının kullandığı bina 1946 yılında tamamlandı aynı yıl Bakırköy Akıl Hastanesi içinde bulunan Nörolojiye tahsis edildi.

1953 yılında temeli atılan Hastalıkları Doğum Anabilim Dalı ile Çocuk Kliniğinin bulunduğu binalar kompleksi 1967 yılında tamamlandı Hasekide çalışmalarını sürdüren bu kürsüler yeni binalarına taşındılar.

İstanbul Üniversitesine bağlı tek Fakültesi’nin kampüsü grubu Belediye ile çalışmalarını sürdürürken, Çapa kampüsü grubu da Vakıf hastaneleri ile işbirliği içindeydi. Binaları satın alan İstanbul Üniversitesi 1967’de Vakıf Gureba, 1969’da Belediye ile ilgili bağlantılarını kestiler her iki kampüste de İstanbul Üniversitesi Fakültesine bağlı olarak tamamen yapılmaya başlandı.

İstanbul Fakültelerinin Kurulmaları

Haydarpaşa’dan ayrılan Fakültesi İstanbul yakasında çok geniş bir coğrafyada çalışıyordu. Bilimler Beyazıt’da, Klinikler Bakırköy, Şişli Çocuk Hastanesi, Haseki, Çapa ’daydı. Gerek idari yönden gerekse öğrencilerin bu geniş alanda öğrenim görmeleri zordu. Öğrenci sayısı artmıştı. 1967 yılında fakültesinin ikiye ayrılması Fakültesi’nin 7 Ocak 1967 günkü toplantısında kliniklerin çoğunun kampüsü içinde olması göz önüne alınarak “ Fakültesi” adıyla ayrılmasına verildi. Üniversite Senatosunun 27 Temmuz 1967 78 sayılı ı ile iki fakültesi kurulmuş oldu. Fakültelerinden biri İstanbul diğeri adlarını aldılar. Her iki fakülte dünyaca ünlü öğretim üyelerine sahipti.

, İstanbul Üniversitesinin tek fakültesi döneminden itibaren ; Ord. Prof. Dr. Fahri Arel (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Burhanettin Toker (Almanya’da cerrahi radyoloji ihtisası yapan Dr. Burhanettin Toker ’nın bir Cerrahi hastanesi olması için büyük çaba göstermiştir), Nissen (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Neş’et Ömer İrdelp (İç hastalıkları, Prof. Dr. Muzaffer Esat Güçhan (İç hastalıkları), Igerscheimer (Göz), (Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı (Cildiye), Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil ( Doğum), Prof. Dr. Necdet Sezer (Göz), Prof. Dr. Sedat Tavat ( Kliniği), Prof. Dr. Necmettin Polvan (Nöroloji), Prof. Dr. Gıyas Korkut (Üroloji), Prof. Dr. Feyyaz Berkay (Nöroşirurji) gibi iz bırakmış hocalara sahip olmanın onurunu yaşar.

Fakültesi

Fakültesi’nin ilk yönetim kadrosu şu öğretim üyelerinden oluşuyordu: Prof.Dr.Celal Öker (Dekan), Prof.Dr.Meliha Terzioğlu, Prof.Dr.Kemal Önen, Prof.Dr.[[Suat Vural, Doç.Dr.Erdoğan Özdamar, Doç.Dr.Mecdi Ramazanoğlu. Yönetim kadrosu akıp giden zaman içinde görevlerini başka öğretim üyelerine devrettiler. Prof. Dr. C. Öker’den sonra sırasıyla Prof. Dr.Osman Barlas, Prof.Dr.Hikmet Altuğ, Prof.Dr.'i Demiroğlu, Prof.Dr.Bülent Berkarda, Prof.Dr.Nurettin Sözen, Prof.Dr.Şefik Kayahan, Prof.Dr.Faruk Yenel, Prof.Dr.Hürol İnsel, Prof.Dr.Nafi Oruç, Prof.Dr.Ahmet Nejat Özbal, Prof.Dr.Fikret Sipahioğlu Prof.Dr.Özgün Enver dekanlık görevini yürüttüler. Şu andaki dekan Prof.Dr.Halil Yanardağ’dır.

İki fakültesi bünyelerinde bulunmayan birimleri kurmaya başladılar. Fakültesi çevresindeki mahalleleri istimlak ederek hızlı bir büyüme sürecine girdi.

Fakültesi kurulduğu yıllarda yerleşim şöyleydi: Şu anda Kültür Birimi olan binanın bodrum katında poliklinikler, giriş katında Dekanlık, Fakülte sekreterliği, bürolar, Başhekimlik; birinci katında Eczane, ikinci katında diğer idari birimler bulunuyordu. Bir koridorla bağlantısı ikinci binanın (Bugünkü Meslek Yüksek Okulu) giriş katında Radyoloji üst katında Üroloji Kürsüsü yer alıyordu. Yer darlığı sebebi ile İdare binası ile Üroloji Radyoloji Kürsülerinin bulunduğu binalar arasına bir bina inşa edilmişti ( Kültür Birimi binasının restorasyonu sırasında bu bina yıktırılmıştır) burayı da Radyoloji Kürsüsü kullanıyordu.

Burhanettin Toker Anfisinin yanına inşa edilen binanın üst katı (Şu anda İş Bankasının yer aldığı bina) Profesörler Kurul Salonu, alt katı okuma salonuydu. Cerrahi binası kompleksi içinde Rehabilitasyon, Ortopedi, Acil poliklinik servisi, Merkez Laboratuvarı, kütüphane, öğrenci kantini yer alıyordu.

Bilimler İstanbul Fakültesinde kalmıştı. Belediyeden alınan Verem Pavyonunda gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1969 yılında kliniksiz kürsülere tahsis edildi.

Cerrahi Kliniğine (Bugün Nöroşirurji Ortopedi) kat ilavesi ile Anesteziyoloji Reanimasyon kürsüsü kuruldu.

Doğum Çocuk binaları kompleksi içinde Kulak Burun Boğaz, Psikiyatri, Cildiye kürsüleri bulunuyordu.

Cerrahi içinde kurulan Nöroşirurji Dr. Feyyaz Berkay döneminde kürsü oldu.

Bugünkü Fakültesi

Nöroloji şu anda 1979’da bilimlerin boşalttığı onarımdan geçen yenilenen eski Verem Pavyonunda faaliyetini sürdürmektedir. Celal Öker Reşat Garan amfilerinin de bulunduğu İç Hastalıklarının bulunduğu A Blok 1977 yılında hizmete girdi. Ekrem Kadri Unat, Meliha Terzioğlu Talia Bali Aykan amfilerinin yer aldığı Bilimler binası 1978-1979 yıllarında hizmete girdi. Göz, KKB, Üroloji Dermatoloji 1980 yılında İç Hastalıkları binasına bitişik blok olarak inşa edilen binalarına taşındılar. Genel Cerrahi, Çocuk, Damar, Plastik Cerrahisi klinik ameliyathaneleri ile polikliniklerin de hizmete girmesi ile İç Hastalıklarından başlayıp Genel Cerrahide biten monoblok içinde yer aldılar.

Geçen yıllar içinde bu kısa çeye sığdıramayacağımız anabilim dalları içinde bilim dalları kurulduğu gibi, bazı bilim dalları anabilim dalı oldular.

1987 yılında, Fakülte içinde İngilizce eğitim veren İngilizce ı açıldı.

1842 yılında Mektebi içinde kurslarla öğretime başlayan, daha sonra okul olarak gelişen ebe okulu, Doğum Kliniği ile birlikte Haseki’den ’ya taşındı. 1973 yılında Hemşire Laborant Okullarının ilave edildi gündüzlü olan okula yatılı öğrenci kabulüne başlardı. Üç okul 1975 yılında bugün İngilizce ının kullandığı yeni inşa edilen binasına taşındı. Şu anda iki kat ilave edilerek hemşire lojmanı yapılan bina yatakhaneydi.

Çeşitli okuma salonları bulunan büyük kütüphane binası 1981 yılında hizmete girdi. Kütüphanemize birçok yerli yabancı süreli yayın alınmaktadır. Fakültenin yayını olan “ Fakültesi Dergisi” 1967 yılında yayın na girdi. Kütüphanenin ortamı ile yabancı yayınlara ulaşılmaktadır.

İstanbul Üniversitesine bağlı Bilimleri Enstitüsü, Meslek Yüksek Okulu, Tıbbi sekreterlik, Radyoloji, Laboratuvar önlisans okulları Fakültesi bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Fakülte idari sistemi 1985 yılında reorganize edilerek , Hemşirelik Hizmetleri, Eczacılık,, Teknik Hizmetler vb. birimler kurularak görev yetkileri belirlendi.

Merkez Laboratuvarı Cerrahi İç hastalıkları monobloğu içinde 1981 yılında faaliyete geçti. çalışanlarını daha verimli kılan Kreş de 1981 yılında açıldı.

1000 kişi kapasiteli Oditoryum 1990 yılında faaliyete geçti. Dekanlık idari birimlerin yeni binası 1995 yılında hizmete girdi.

Tıpla ilgili tarihi malzemenin bulunduğu Kültür Birimi 2004 yılında hizmete girdi.

Eski mutfak, çamaşırhane, idare binaları garajının bulunduğu binalar yıkıldı ilki 2000 yılında öğrenci kabul eden 200 yatak kapasiteli iki öğrenci yurdu açıldı.

1995 yılında bilgi işlem merkezi faaliyete geçti.

Edirne Fakültesi 1973 yılın Fakültesi içinde kuruldu. Fakültesi öğrenci sayısı bakımından 1981 yılında ’de bir rekorun sahibi idi. Öğrenci sayısı Edirne Fakültesi öğrencileri ile birlikte 3000’di. Fakültesi 1967-1968 ders yılında 903 öğrenci ile eğitime, 1000 yatak kapasitesi ile hizmete devam ederken 75 000 metrekare alan üzerindeydi. Bugün 140 000 metre kare açık alana, içinde salonları, derslikleri, klinik laboratuvarları, kan merkezi, santral iletişim merkezi, bilgi işlem otomasyon merkezi, kütüphane, yemekhane, lojman, yurt, restoran, bankalar, taksi durağı vb. bulunan 210 000 metrekare kapalı alana sahiptir. Kampüs ağacı, çiçeği çimi ile bir yeşil alan içindedir.

14 Aralık 1930 tarihinde Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal şimdiki hizmetleri meslek Yüksek Okulunun balkonunda oturarak görüşünü “Bu at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiştir. ’ün dediği gerçekleşmiş sahile kadar inmiştir. Küçük bir konakla faaliyete geçen kampüs bugün 2500 civarında öğrencisi, 1100 akademik 657 sayılı yasaya bağlı 2343 personeli ile faaliyet gösteren büyük seçkin bir Fakültesi olarak gelişimini hızla sürdürmektedir.

Personel Bilgileri [değiştir]

Fakültesi öğretim üyesi öğretim yardımcısı sayıları yıllara göre belirgin bir artış göstermiştir. Kuruluşunda 62 olan öğretim üyesi sayısı bugün 528′e, öğretim yardımcısı sayısı ise 138′den bugün 612′e ulaşmıştır. Kuruluşta 39 Profesör, Doçent, 11 Üniversite Doçenti, 36 Uzman 102 Asistan Doktor ile eğitim hizmetlerine başlayan fakültemizde bugün 400 ün üzerinde Profesör, 135 Doçent, 6 Yardımcı Doçent 469 Uzmanlık öğrencisi mevcut bulunmaktadır.

Teknik Bilgiler [değiştir]

Fakültesi kampüsü yaklaşık 140 Bin metre kare açık alana sahip bulunmakta olup içerisinde Dekanlık, Oditoryum, Yemekhane, Kapalı Salonu, Merkez Kütüphane, Bilimler, Monoblok, Yeni Poliklinik, Acil-Ortopedi-Nöroşirurji, Çocuk Hastalıkları- Doğum, Jinekolojik Onkoloji, Nöroloji- , Hemşire Lojmanı, İngilizce , Radyasyon Onkolojisi, Psikiyatri, Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Müzesi Göğüs Hastalıkları olmak üzere toplam 210 Bin metre kare kapalı alana sahip 20 ayrı bina bulunmaktadır.

İstanbul Üniversite’sindeki Konumu [değiştir]

Fakültesi’nin Üniversite Senato sırası 9, Akademik rengi ise Bordo’dur.

İlk ım İlk Sevdiğim Sendin

Maziye zincirlenmişti birzamanlar kaderim. Kalbime de zincir vurulmuştu sanki. Fırtınalar hep içimde dolmayan bir boşluk ise benimleydi hep. Büşra ın gözyaşları durmadan akıyordu. Oturmuştu bir banka, gelene geçene aldırmıyordu hiç. Biraz evvel bir holding binasından çıkmıştı. İlk ı, ilk sevdiği birzamanlar komşusunun oğlu olan Kaanı ziyarete gelmişti. Senelerdir görmemişti onu. Öyle bunalımdaydı ki.. Yeni eşinden ayrılmış sanki bir iki laf edecek birini aramış Kaanı görmeye gelmişti. Sevinçle girdiği yerden ağlayarak çıkmıştı. Kaanın bir sene önce öldüğünü öğrenmişti.
Oysa lisede birlikte okurken üniversiteyi bitirip evleneceklerini söylüyorlardı birbirlerine.
Hemen kalemini çııp . ağaca bir çizmiş içine isimlerini yazmıştı Kaan.
Düşüncelere dalmıştı Büşra. Apartopar banktan kalktı. Edinekapı Mezarlığına
gitti. Kaanı görememişti ama mezarına gidecekti. Bulacağına inanıyordu. Arkadaşları tarif etmişti.
Mezarlığın kapısında ki çiçekçiden, ençok sevdiği, birzamanlar sevdiğinin verdiği kırmızı gülleri aldı. Kapıda ki görevliye sordu. Birlikte aramaya başladılar. .
İçinden durmadan
Sonunda buldu mezarı
Gözyaşları durmuyordu.
Şimdi ben senin için aldım.
Nişan yüzüklerimizi bile almıştın. Gençlik işte mantıklı düşünemiyor ki insan.
Hem ağlıyor hem konuşuyordu Büşra.
Evliliğinde çok acılar çektirmişti eşi. Devamlı aldatıyor manevi işkenceler yapıyordu. Sonunda dayanamayıp ını da alıp annesinin yanına gitmişti. Aslında Kaandan bir beklentisi yoktu. Çünki Kaanda evli iki ı vardı. Yalnızca arkadaş olarak görmeye gitmişti. kazasında öldüğünü öğrenmesi onu geçmişe götürmüştü.
bizi ayırdı. Belki sen de mutlu olamadın eşinle. Bense hiç olmadım. Bazen seni düşünürdüm. Seninle evli olsaydım mutlu olurdum. Sen beni anlıyan sevgi dolu biriydin.
Yine gözlerinde ki yaşlar sicim gibi iniyordu Büşra ın. Keşke bugün hiç uğramasaydım. İçimde ki kırıntıları kalsaydı yerinde. Ama mazimin saf temiz ı köz gibi yanacak bundan sonra içimde.
Elinde ki gülleri mezarın toprağına tek tek bıraktı.
Birzamanlar aşık olduğu deliler gibi sevdiği arkadaşını, gözü yaşlı olarak bıraktı. Hayat herzaman süprizlerle doluydu. Bazen böyle acı süprizler de insanın şısına çıkabiliyordu.

Bir Mektubu
Şu an 1 şubat akşamı rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, ım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni dığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi ımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi . bir mucize bu hastalığın o da sensin.

Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim , ne hava, ne ekmek, ne su,.. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim m, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN.

Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan ım var. Eğer bir gün ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da.

Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor, kimse vermiyor sendeki o kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle, kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki ı bana vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi.

Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu? Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar.Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama ım yetmez mi sana? ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen birisi. ? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında ezilen papatyaların farkına varamazlar.

Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman ben değilim, başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam anlıyor musun beni? ben değilim Allahım? Sebebi ne? Allahım ?
Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? sanıyorsun sizin sınıfa her teneffüs gelişim? sanıyorsun hep başka konular arayışım.

Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu Rıza’dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye. Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle . kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin istediğin gibi olurdu. Bir tek ımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle senin kadar , senin kadar iyi, senin kadar gözlü, senin kadar . Bir bebeğimiz . olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken uyandırdı. GENE SANA KAVUŞAMADIM.

Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensin hayat zaten ölüm bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam . Kıyamam sana biliyorsun. ım beni dağlasa da, ın beni mecnun yapsa . da, sana kıyamam. Son söylemek istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum diyorum ki seni çok seviyorum.

Unutulmaz Bir Hikâyesi
Latif, bir çoban… Saf huylu, düşünceli, temiz kalpli bir çoban… Bir gün, koyunlarını otlatırken nehre su almaya inen güzeller güzeli Latife’yi gördü. ona âşık oldu. ıyla her gece yanıp tutuştu. Latife, o kadar bir kızdı ki köyün tüm genç delikanlıları ona âşıktı. Fakat Latife’nin babasının korkusundan Latife’yle değil görüşmek, göz göze bile gelemiyorlardı. Ama bizim saf huylu çobanımız Latife’ye öyle bir âşık olmuştu ki, ı için dağları bile delip geçerdi. Öylesine seviyordu Latife’yi. Latife, Latif adlı çobanın kendisine âşık olduğunu daha sonra öğrendi. o da bir gün Latifle göz göze geldi. Artık o da Latif’e vurulmuştu.
Latife’nin babası, adamlarına ına âşık olan çoban Latif’i bulmalarını emretti. Maho Ağa (Latife’nin babası) ının bir çobana âşık olmasına çok sinirlenmişti. Onun ının ancak bir saraya gelin olabileceğinin düşüncesindeydi. Ama o sadece kendi düşüncesi… Latife babasından çok farklı düşünüyordu. O, gönlünün sevdiği kişiyle evlenmeyi istiyordu. Neyseki bizim çoban Latif, Maho . Ağa’nın adamlarına yakalanmamıştı. Çoban Latifle, güzeller güzeli Latife gizlice buluşuyorlardı. Maho Ağa bu durumdan oldukça rahatsızdı. Adamlarına:
—Eğer o çobanı bulamazsanız bir daha gözüme gözükmeyin! Diye sert bir tonuyla çıkıştı. Adamları hemen Maho Ağa’nın yanından dağıldılar. Dağılışlarında uğultu ön plandaydı. yakalayacaklarını düşünüyorlardı, daha önce tüm çabalarına rağmen Çoban . Latif’i yakalayamamışlardı. Maho Ağa bu uğultunun arkasından adamlarına:
—Dediklerimi duydunuz, eğer yakalayamazsanız bu köyden gidin! Diye seslendi.
Latif ile Latife, güneşin etrafı tepeden gözlemlediği, yapraklarının sürçüşmesiyle oluşan uğultunun kulağa hoş bir verdiği, bir yaşlı çınar ağacının altında el ele tutuşmuş bir vaziyette konuşuyorlardı. Maho Ağa’nın adamları onları birkaç kilometreden fark . etmişlerdi. Ellerinde silahlarıyla onlara doğru yaklaşıyorlardı. Latife babasının adamlarının kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti hemen Latif’i uyardı. Onu:
—Latif’im! Hemen ayrılmalısın yanımdan. Babamın adamları geliyor! Ellerinde silahları var! Çabuk ol! Çabuk! Diye kaçması için uyardı.
Latif, önemsemedi pek… Ama Latife’nin yalvarışları şısında tehlikeyi süzmüştü. Latife’ye:
—Sen de gel Latifem! Sen de gel, dedi. Latife:
—Olmaz, gelemem… O zaman peşimizi bırakmazlar. Hiç değilse git, merak peşinden gelmemeleri için onları oyalarım, dedi. Latif:
—Ben yakalanmaktan korkmuyorum Latif’em. Ben senden ayrı düşeceğim için korkuyorum. Buluşalım, sonra buluşalım, dedi. Latife telaşla:
—Tamam, ama şimdi gitmelisin, çabuk gitmelisin, diye yalvardı.
Latif, . Latife’nin alnından öpüp ellerini okşadı, sonra da oradan ayrıldı. Bir süre sonra Maho Ağa’nın adamları oraya geldi. Latife’yi alıp götürdüler. Geç kaldıkları için Latif’in peşinden gitmekten de vazgeçtiler…
Konaktayız…
Maho Ağa’nın adamları, konağa gelmişlerdi. Telaşla Maho Ağa’nın ayağına gittiler. Maho Ağa hınçla:
—Ne oldu buldunuz mu çobanı? Diye sordu adamlarına.
Adamlarından biri öne atılarak:
—Daha önemlisi ınızı bulduk ağam, dedi.
Maho Ağa:
ım zaten eninde sonunda buraya gelecekti. Ben size bir daha ımın o çobana gitmemesi için çobanı bulun demedim mi?
Adamları birbirlerine bakışarak, ıştılar. Maho Ağa gür bir sesle:
—Susun! Derhal pılınızı pırtınızı toplayın köyden defolun gidin! Diye söylendi adamlarına…
Adamlarından biri atılarak:
—Bize bir şans daha verin ağam son bir şans daha, diye yalvardı.
Bu söz adamları arasında birkaç defa tekrarlanarak bir uğultu haline geldi. Maho Ağa son bir şans daha mıştı adamlarına… Adamları yarından tezi yok yola düşme ı almışlardı kendi aralarında…

Çoban Latif üzgün düşünceli adımlarla koyunlarını otlatıyordu. Bir kavak ağacının altına uzandı. Derin derin düşüncelere daldı. Latife’yi düşünüyordu. Onun gündüzleri güneşin ışıkları altında bir deniz gibi dalgalanan masmavi gözlerini düşünüyordu. Onun bir su gibi kaygan ışık vurunca parlayan yüzünü düşünüyordu. Düşünceler arasında dönüp duruyordu ki duyduğu bir . onu hayallerinden alı koydu. Uyandığında, koyunlarıyla oynaşan elinde, uzun, bir sopa olan, uzun kirli, yırtık pırtık pardösülü, başında parçalanmış bir takke olan yamalı pantolonlu bir adam gördü. Galiba o adam köyün delisiydi. Latif ayağa kalktı deliye seslendi. Deli, Latif’in yanına koşarak yaklaştı ona:
—Nabber nassın? . Nassı gidiyo? Diye sordu. Latif, şın bakışlarla Deli’ye:
—İyiyim, iyiyim de senin adın ne? Diye sordu. Deli gülerek ellerini çırparak cevap verdi:
—Mennan! Mebus Mennan! Mebus! Mebus olacam Mebus! Ben Mebus’um Mebus! Diye söylendi Latif’e…
Latif güldü. Mennan’a:
—İyi o zaman. Benimle dost olur musun? Diye sorduğunda . Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Tamam ol! Ama sadece ol! Başka bir şey olma! Mebus olma haa… Ben olcam mebus ben! Ben! Ben! Diye söylendi…
Latif, elini Mennan’ın omzuna atarak beraber koyunların yanına doğru yürüdüler uzun uzun konuştular…
Sabah olmuştu. Maho Ağa’nın adamları sabah erkenden kalkmış çoban Latif’in kaldığı kulübeyi aramaya koyulmuşlardı. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda çoban Latif’in kulübesini bulmuşlardı. Aniden kapıyı kırarak kulübeyi bastılar. Ama kulübede kimse yoktu. Çünkü çoban Latif, dün tanıştığı Mennan’ın kulübesinde kalmıştı.
Mennan’ın Kulübesindeyiz…
Mennan sabah yemeği için tavşan yakalamıştı onu kızartıyordu. Tavşanın kızarmış etinin kokusu, kulübede uyuyan Latif’in burnunda tütüyordu. Latif bu kokuyla uyandı gözlerini ovuşturdu, etrafa şöyle bir bakındı. Yatağından kalkarak Mennan’ın yanına geldi ona:
—Ne bir , dedi.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
, … (Suratını asarak) olan değil, olan tavşan. ben tavşanın canına kıydım. (Kendine kızarak) Ama eğer ben kıymasam aç kalacaz, aç kalacaz. (Sesini alçaltarak) Ama ben kıymasam belki tavşan çok mutlu olacaktı, çok mutlu olacaktı! Diye söylendi kendi kendine…
Latif, Mennan’ı anlıyordu az da olsa. ona şöyle dedi:
—Sen onu öldürmesen o kendine kendisini öldürecek birini arayacak, Mennan. Sen eğer onu öldürmeseydin o başka birine vurulacak. Eğer sen onu öldürmeseydin aç kalırdık ben de bu kokuyu bir daha hissedemezdim. mdaki en an, dedi biraz durdu, düşündü sonrasında:
—Tabi Latife’yi gördüğüm andan sonraki, diye söylendi kendi kendine.
Mennan, Latif’e dönerek:
—Latife ? Diye sordu.

Latif:
—Latife, benim. . Latife de ben… Ben oyum o da ben… Ben neysem o da o… O neyse ben de o… Ben onu çok seviyorum Mennan. Anlıyor musun?
Mennan yutkunarak:
—Anlıyorum, dedi boynunu yere doğru eğdi.
Aradan günler geçti. Latif ile Latife zaman bulduklarında buluşuyorlardı. Latife, Mennan ile de tanışmıştı.
Maho Ağa’nın sabrı taşmıştı artık. ını, o çobandan kurtarmanın tek yolunun şehre taşınmanın olduğunu düşünmüştü. Zaten işi de vardı şehirde. Hemen toplandılar yola koyulmak için gün saydılar.
Latife, babasının bu ını Latif’le paylaştı. Latif isyan etmişti. Küplere binmişti.
Latife:
—Artık kader bize sırtını çevirdi Latif’im. Artık babamın . bu ı değişmez. Kaçır beni desem, köyün dışına bile çıkamayız. Her yer babamın emrinde. En iyisi şehre taşınalım biz, sonra sen beni şehirden alırsın, kaçarız…
Latif:
—Sen git, ben daha sonra düşünürüm. Ama şunu sakın unutma, eninde sonunda kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz. Ben seni çok seviyom, hem de çok! . Diye haykırır… Bu dağlardan dağlara yankılanır ta Maho Ağa’nın kulağına kadar gider. Maho Ağa gür bir sesle:
—Latife! Diye haykırır.
Yoldayız…
Maho Ağa özel bir arabayla köyün çıkışına varmıştı. Arabayı durdurdu çıkış görevlisinden birine:
—Bu civarlarda Çoban Latif diye biri var. Onun bu köyün dışına çıkmasına izin vermeyin. Sakın! Diyerek uyardı.
Görevli:
—Tamam, efendim, dedi.
Arabayla oradan ayrıldılar.

Çoban Latif derin düşünceler içinde Latife’yi köyün çıkışına yakın olan bir tepeden uğurladı. Yanında Mennan da vardı. Mennan, Latif’e:
—Düşünme, bir yolunu bulucaz, buluşacaksınız, birbirinizden alacaksınız…

Aradan aylar geçti. Latif aylarca Latife’den bir alamadığına yanıyordu. Yoksa Latife onu unutmuşmuydu. Zengin çocuğu onun aklını çelmişmiydi diye düşünüyordu. Eli kolu bağlıydı. Köy dışına da çıkamıyordu.
Mennan, Latif’in yanına geldi Latif’e:
üzülüyon? Diye sordu.
Latif:
sordun? Dedi.
Mennan:
—Yüzün üzgün, gözlerin ağlıyor.
Latif:
—Latifem’den uzak, yapayalnız, çaresiz olmaktan üzülüyorum. Ona üzülüyorum. Bir bile alamıyorum.
Mennan gülerek ellerini çırparak:
—Artık alacaksın. Aylardır proşe yapılıyodu… Araya Latif girdi:
—Ne projesi? Diye sorduğunda Mennan sözüne devam etti aynı tavırlarıyla:
proşesi…

Latif sevinç içinde:
—Ne yani bizim köye de mi döşeniyor? Diye sordu.
Mennan:
—Evvet, öyle diyolardılar, dedi…
Latif hemen köye indi. Sevinçle, Latife’ye çekeceği ı düşünerek, ın çekildiği yerin yakınına geldi. Sıra çok uzundu. Mennan Latif şın gözlerle o kalabalığa bakıyordu. Sıra hiç bitmiyordu. Bir çeken bir daha çekiyordu. bu köye okuma yazmayı geliştirme teknolojiyle daha yakınlaşma amacıyla yapılmıştı. da olabilirdi fakat yazışmayla olduğundan hem okuma yazmada katkı sağlayacak hem de haberleşmede kolaylık sağlayacaktı. , Latife’nin gittiği şehir ile Latif’in olduğu köy arasında haberleşme yapılsın diye deneme amaçlı çekilmişti. Latif saatleri sayıyordu. Bir kere şansını denedi hemen kalabalığa atıldı hırslı köylülerin arasından bir ton azar işiterek ayrıldı. Bunun böyle olmayacağına kara verdi. Bekledi. Aradan aylar geçti. Bahar mevsimi gelmişti. Latif, ın tellerine şöyle bir baktı dikkatlice. Mennan da bir Latif’e bir de tellere bakıyordu. Latif bir anda ın tellerine ın konmasıyla baharın geldiğinin farkına varmıştı. içten bir sesle:
ın tellerine mı konar, herkes sevdiğine yârim, Latif’em böyle mi yanar, . diye mırıldandı.
Mennan hemen eline aldığı mürekkepli kalemle, çıkardığı kâğıdın üzerine Latif’in dediklerini yazdı.
Latif daha sonra kalabalığa baktı :
ın tellerini arşınlamalı, yar üstüne yar seveni de be gülüm şunlamalı, diye mırıldandı tekrar.
Mennan bu sözlerini de kaydetti.
Latif, Mennan’a:
—Hadi kalk, gidelim, dedi.
Mennan:
—Tamam, deyerek elindeki malzemeleri sakladı.
direklerine kuş bakışı bakan bir tepeden Latif tekrar mırıldandı:
ın direkleri semaya bakar, senin o ahu gözlerin çok canlar yakar. Benim ki gibi… Latif’em, Latif’em, diye…
Mennan bu sözlerini de kaydeder. Latif, Mennan’a:
—Ne yazıyorsun? Diye sorduğunda Mennan:
—Hiç, hiçbir şey… . Kaçmak için planlar yapıyom.
Latif:
—Ne planı?
Mennan:
—Ne planı olacak, senin Latife’ne kavuşma planını…
Latif güldü solgun bakışlarla, hevessiz tavırlarla:
, her yer Maho Ağa’nın adamlarıyla sarılı, dedi.
Mennan:
—Ne olacak, biz de dağlardan kaçarız.
Latif:
yani?
Mennan: