A
· ablütofobi: yıkanmaktan korkma
· agirofobi: caddelerden ya da caddelerde karşıdan karşıya geçmekten korkma
· agorafobi: açık yer ya da kalabalık korkusu
· ailurofobi: kedilerden korkma
· akluofobi: karanlıktan korkma
· akrofobi: yüksek yerlerden korkma
· akustikofobi: belirli seslerden kokrma
· algofobi: acı çekmekten korkma
· amaksofobi: araba (ya da taşıt)korkusu
· amatofobi: toz korkusu
· amnezifobi:Hafızasını kaybetmekten korkma
· amofobi:Sivri cisim korkusu
· androfobi: adamlardan korkma
· anemofobi: fırtına korkusu
· antlofobi: sel korkusu
· antropofobi: insanlardan korkma
· apifobi: arılardan korkma
· arakibutirofobi: yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku
· araknofobi: örümceklerden korkma
· aritmofobi: sayılardan korkma
· asimetrifobi: simetrik olmayan şeylerden korkma
· astenofobi: güçsüz olmaktan korkma
· astrafobi: şimşek korkusu
· ataksofobi: düzensizlikten korkma
· atelofobi: mükemmel ol(a)mamaktan korkma
· aviofobi: uçuş korkusu
B
· ballistofobi: silahtan ya da mermilerden korkma
· batofobi: derinlik korkusu, yüksek binaların yanından geçmekten korkma
· batrakofobi: kurbağa, semender gibi çiftyaşayışlı (amfibyen) hayvanlardan korkma
· belonefobi: iğnelerden korkma
· bibliyofobi: kitaplardan korkma
· bromidrosifobi: vücut kokusundan korkma
· brontofobi: gökgürültüsünden korkma
D
· datafobi: veriden korkma
· dentofobi: dişçiden korkma
· dermatopatofobi: deri hastalıklarından korkma
· dekatriaparaskevifobi: ayın 13′ünün Cuma gününe gelmesi korkusu
E
· eisoptrofobi: aynalardan korkma
· elektrofobi: elektrikten korkma
· emetofobi: kusmaktan korkma
· entomofobi: böceklerden korkma
· endofobi: Giyecek korkusu
· epistaksiyofobi: burun kanamasından korkma
· eritrofobi: yüz kızarmasından duyulan korku
· erotofobi: cinsellik korkusu
F
· farmakofobi: ilaçlardan korkma
· fazmofobi: hayaletlerden korkma
· febrifobi: yüksek ateşten korkma
· filemafobi: öpmekten ya da öpüşmekten korkma
· filofobi: sevmekten, aşık olmaktan korkma
· fobofobi: korkmaktan korkma
· fotofobi: ışıktan korkma
G
· gametofobi: evlenmekten korkma
· gefirofobi: köprülerden geçmekten korkma
· gerontofobi: yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma
· glossofobi: topluluk önünde konuşmaktan korkma
H
· haptofobi: dokunulmaktan korkma
· harpaksofobi: hırsızlardan ya da bir suçun kurbanı olmaktan korkma
· helyofobi: güneş’ten korkma
· hematofobi: kan korkusu
· herpetofobi: sürüngenlerden korkma
· hidrofobi: sudan, yüzmekten ya da boğulmaktan korkma
· higrofobi: nemden ya da yağmurdan korkma
· hipegiyafobi: sorumluluktan korkma
· hipnofobi: uyumaktan korkma
· hipofobi: atlardan korkma
· homiklofobi: sisten korkma
· homofobi: eşcinsellerden korkma
İ
· ihtiyofobi: balıklardan korkma
· islamofobi: İslamdan ve müslümandan korkma
J
· jinefobi: kadınlardan korkma
K
· kainatetofobi:Yenilik korkusu
· kakofobi: çirkinlikten, çirkin seylerden korkma
· kakorafiyafobi: başarısız olma korkusu
· kanserofobi: kanser olmaktan korkma
· kardiyofobi: kalp hastalığından korkma
· karnofobi: etten korkma
· katagelofobi: dalga geçilmekten korkma
· kemofobi: kimyasal maddelerden korkma
· kenofobi:Karanlık korkusu
· keymafobi: kıştan ve soğuktan korkma
· kimofobi: dalgalardan korkma
· kinofobi: *****lerden korkma
· klimakofobi: merdivenden düşmekten ya da merdivenlerden korkma
· klostrofobi: kapalı yer korkusu Kapalı ve basık yerlerde duyulan korkudur. Asansör, basık tavanlı odalar, koridorlar, kapıları kapalı ve kalabalık otobüs, yeraltı çarşıları, metro, alt geçitler ve kilitli odalar onlar için korku verici yerlerdir. Hastanın temel korkusu bu sayılan yerlerde sıkışıp kalmak, nefes alamamak ve boğulmaktır.
· koprofobi: dışkı korkusu
· koulrofobi: palyaçolardan korkma
· kremnofobi: yüksek yamaçlardan ya da uçurumlardan korkma
· kriyofobi:buzdan ya da donmaktan korkma
· kronomentrofobi: saatlerden korkma
· ksantofobi: sarı renkten korkma
· ksenofobi: yabancılardan korkma
· ksilofobi: tahta şeylerden ya da ormanlardan korkma
L
· limnofobi: göllerden korkma
· litikafobi: davalardan ve mahkemelerden korkma
· logofobi: belirli kelimelerden korkma
· lökofobi: beyaz renkten korkma
M
· manyofobi: delirmekten korkma
· mastigofobi: cezalandırılmaktan korkma
· mekanofobi: makinelerden korkma
· melanofobi: siyah renkten korkma
· mikrobiyofobi: mikroplardan korkma
· mizofobi: kirlilikten korkma
· monofobi: yalnızlıktan korkma
· musofobi: farelerden korkma
N
· nekrofobi: cesetten korkma
· nelofobi: camdan korkma
· niktofobi: geceden korkma
· nozokomefobi: hastanelerden korkma
· nüdofobi: çıplaklıktan korkma
O
· obesofobi: şişmanlamaktan korkma
· ofidiyofobi: yılanlardan korkma
· okofobi: taşıt araçlarından korkma
· orofobi:Yamaçtan iniş korkusu
· osmofobi: belirli kokulardan korkma
P
· pantofobi: her şeyden korkma
· papirofobi: kağıttan korkma
· paraskavedekatriafobi: ayın onüçü ve cuma olan günden korkma
· patofobi: hasta olmaktan korkma
· pedofobi: çocuklardan korkma
· peladofobi: kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma
· penyafobi: fakirlikten korkma
· pirofobi: ateşten korkma
· plakofobi: mezar taşlarından korkma
· pogonofobi: sakaldan ya da sakallı kişilerden korkma
· politikofobi: politikacılardan korkma
· porfirofobi: mor renkten korkma
· potamofobi: ırmaklardan ya da su akıntılarından korkma
· potofobi: alkollü içeceklerden korkma
· pteronofobi: kuş tüyünden korkma
· pupafobi: kuklalardan korkma
R
· radyofobi: radyasyondan, x ışınlarından korkma.
· ranidafobi: kurbağalardan korkma
S
· selenofobi: ay’dan korkma
· siderofobi: yıldızlardan korkma
· simetrofobi: simetriden korkma
· skiofobi: gölgelerden korkma
· sosyofobi: toplumdan, genel olarak insanlardan korkma
· soteriofobi: başkalarına muhtaç olmaktan korkma
T
· tafefobi: diri diri gömülmekten korkma
· takofobi: yüksek hızdan korkma
· talassofobi: deniz ya da okyanus korkusu
· tanatofobi: ölümden korkma
· teknofobi: teknolojiden korkma
· teratofobi: gebe kadının, şekilsiz, çirkin bir çocuk doğurmaktan korkması
· termofobi: ısıdan korkma
· testofobi: testlerden ya da sınavlardan korkma
· tokofobi: gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma
· otomofobi: ameliyat olmaktan korkma
· toksifobi: zehir korkusu
· topofobi: belirli yerlerden korkma
· travmatofobi: yaralanmaktan korkma
· trikinofobi: gıda zehirlenmesinden korkma
· triskaidekafobi: 13 sayısından korkma
· tripanofobi: aşı ya da iğne olmaktan korkma
· trikopatofobi: saç hastalıklarından korkma
Ü
· ürofobi: sidikten korkma
X
· xenofobi: yabancılardan korkma
V
· venereofobi: zührevî hastalıklardan korkma
· venüstrafobi: güzel kadınlardan korkma
· vermifobi: solucanlardan korkma
Z
· zelofobi: kıskançlıktan korkma
· zoofobi: hayvanlardan korkma
İlaç gibi ekmek
Kalp hastalarına iyi gelecek ekmek üretildi
15.07.2008 17:36
Sofraların vazgeçilmez tadı ekmek artık birçok hastalığa da iyi gelmeye başladı. Kalp ve damar hastalıkları ile mücadele etmede yardımcı olan ‘Çeşni Bahar’ adlı bir ekmek üretildi.
Ekmeğin içinde bulunan soya proteini ve zengin baharatlarda bir yandan besliyor diğer yandan da lezzetine lezzet katıyor. Ekmeğin içerisinde soya, yulaf unu, çavdar ve arpa unları, kekik, nane, kırmızı biber, çemen otu, çörek otu, karabiber, tarçın, havlıcan, kimyon, zencefil, biberiye. Zerdeçal, karanfil, fesleğen gibi birçok faydalı baharat bulunuyor. Görünüşü oldukça küçük ama bir o kadar da doyurucu. Halk Ekmek Genel Müdürü, Ali İlkbahar çeşni bahar adlı ekmeğin zengin bir vitamin deposu olduğunu ve kilo yapmadığını söyledi. İlkbahar çeşni bahar ekmeğinin kalp ve damar hastaları tarafından da oldukça fazla tercih edildiğini belirterek, ekmeğin poşette satıldığını ve fiyatının da 70 yenikuruş olduğunu söyledi.
Kalp ve damar hastalarının da tercih ettiği çeşni bahar ekmeğini fiyatı ise sadece 70 Yenikuruş olduğunu belirtti.
TIP FAKÜLTESİ ve UYGULAMA - ARAŞTIRMA HASTANESİ
ÇOMÜ Tıp Fakültesi hem Üniversitemiz, hem de Çanakkale için kurumsal anlamda dönüm noktası niteliğinde bir girişimdir. Çanakkale’ye özgü sağlık sorunlarının varlığı, Tıp Fakültesi’nin fiilen faaliyete geçmesi için fiziki ve akademik yapılanmayı tamamlaması ve Çanakkale’de eğitim-öğretime devam etmenin önemi dikkate alındığında; 2007 yılında Uygulama ve Araştırma Hastanesi ile Tıp Fakültesi Dekanlığı’nın Çanakkale’de faaliyete başlaması zorunluluktur.
Bu bağlamda; Rektörlüğümüzün çabaları sonucunda Kepez’deki Hastane Binası Sağlık Bakanlığı’ndan alınmış ve Terzioğlu Yerleşkesindeki Dekanlık Binası hızla tamamlanmıştır. Kepez’deki binanın %75′ i tamamlanmış olup, %25′lik kısım ise kamu kaynaklarıyla 2007 yılına kadar bitirilecektir.
Hastane ve Dekanlık binasının tefrişi ve hastane teknik donanımının finansmanı ile ilgili olarak kamu olanaklarından yararlanmak imkan dahilinde görülmemektedir. Bu çerçevede, söz konusu binaların tefrişi ile teknik donanımının işadamı, özel sektör işletmeleri, STK’ lar ve yanı sıra ekonomik durumu iyi olan Çanakkaleli vatandaşların katkılarıyla temini için “Bağış Kampanyası“ başlatılmıştır. Kampanya bilgileri için Lütfen Buraya Tıklayınız…
Rektörlüğümüz ve ilgili Komisyon üyeleri yaklaşık 3 milyon YTL’Iik fon ihtiyacının karşılanması amacıyla; katkı sağlama potansiyeli, eğilimi bulunan kişi ve kuruluşlarla görüşmeler yapmaya başlamışlardır.
Tıp Fakültesi ve Uygulama ve Araştırma Hastanesi’nin Çanakkale için öneminin farkında olan Çanakkale’ lilerin gerekli duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.
ÇOMÜ Rektörlüğü
Acil Servis
-
Acil Poliklinik
-
Minör Cerrahi ve Acil Ameliyathane
-
Kısa Süreli İzleme Birimi
-
Ambulans Hizmetleri
Rutin Poliklinikler
-
İç Hastalıkları
-
Kardiyoloji
-
Çocuk Hastalıkları
-
Genel Cerrahi
-
Üroloji
-
Psikiyatri
-
Nöroloji
-
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
-
Göz Hastalıkları
-
KBB
-
Göğüs Hastalıkları
-
Ortopedi ve Travmatoloji
-
Beyin Cerrahisi
-
Kalp Damar Cerrahisi
-
Göğüs Cerrahisi
-
Plastik ve Rekonstrüktif Cer. 2.20 Dermatoloji
-
Çocuk Cerrahisi
-
Çocuk Psikiyatrisi
Özel Poliklinikler
-
Gastroenteroloji
-
Endokrinoloji
-
Nefroloji
-
Romatoloji
-
Medikal Onkoloji
-
Hematoloji
-
Allerji ve Immunoloji
-
Geriyatri
-
Neonataloji
-
Pediyatrik Kardiyoloji
-
Pediyatrik Gastroenteroloji
-
Pediyatrik Endokrinoloji
-
Pediyatrik Nefroloji
-
Pediyatrik Hematoloji
-
Pediyatrik Onkoloji
-
Pediyatrik Immunoloji
-
Pediyatrik Nöroloji
-
Radyasyon Onkolojisi
-
Androloji
-
Üroonkoloji
-
Pediyatrik üroloji
-
Katarakt ve Refraktif Cerrahi
-
Şaşılık ve Oküler Motilite
-
Retina
Laboratuvarlar
-
Biyokimya L.
-
Mikrobiyoloji L.
-
Bakteriyoloji
-
Mikoloji
-
Tüberküloz
-
PCR
-
Parazitoloji
-
Viroloji
-
Patoloji
-
Immunoloji ve Doku Tıplendirme
-
Hematoloji ve Kan Bankası
-
Nöroloji L.
-
EEG
-
EMG
-
Uyku
-
Kardiyoloji L.
-
EKO
-
Koroner Anjiyografı
-
EKG
-
Tıbbi Biyoloji ve Genetik
-
Odyometri ve Vestibülometri
-
Solunum Fonksiyon L.
Üniteler
-
Koroner Yoğun Bakım Ünit.
-
Dahili Yoğun Bakım Ünit.
-
Cerrahi Yoğun Bakım Ünit.
-
Yeni Doğan ve Prematüre Yoğun Bakım Ünit.
-
Reanimasyon Ünit.
-
Radyodiyagnostik
-
Konvansiyonel Radyoloji
-
Bilgisayarlı Tomografi
-
USG ve Doppler
-
MRG
-
Mammografı
-
Nükleer Tıp Ünit.
-
Endoskopi Ünit.
-
Taş Kırma ve Ürodinami Ünit.
-
Diyaliz Ünit.
-
Transplantasyon Ünit. 5.13 Yanık Ünit.
-
Doğumhane
-
Tüp Bebek
-
Morg ve Otopsi Ünit.
Cerrah Paşa’ nın ve hastanenin tarihçesi [değiştir]
Türkiye’de modern anlamda tıp eğitimi 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından kurulan İstanbul Darülfününu ile başlamış, 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Tıp Fakültesi ile devam etmiş ve 1967 yılında Tıp Fakültesi ikiye bölünerek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi doğmuştur.
Fakültenin kuruluş öncesi tarihçesine bakarsak; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi adını bulunduğu semtten almaktadır. Buraya Cerrahpaşa denmesinin nedeni Sultan III. Murat ve III. Mehmet döneminde saray cerrahı olan ve sadrazamlığa kadar yükselen Cerrah Mehmet Paşa’nın isminden kaynaklanmaktadır.
Cerrahpaşanın ilk yılı
Cerrahpaşanın ilk yılı
Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin temelini teşkil eden ilk hastane; şimdi fakültenin bulunduğu yerde bulunan “Takiyeddin Paşa Konağı”nın Belediye tarafından satın alınarak gerekli düzenlemelerin yapılması ile 10 Temmuz 1911 tarihinde açılan, sadece erkek hastalara hizmet veren 80 yataklı “İstanbul Belediyesi Cerrahpaşa Hastanesi”dir. 1912 yılında ahşap olan Takiyeddin Paşa Konağı yıkılarak yerine 150 yataklı, şimdi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Müzesi’nin bulunduğu kagir bina ve buna ek olarak şimdiki Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bina inşa edilmiştir. 1930 yılında şimdiki Psikiyatri bölümünün bulunduğu bina Dahiliye kliniği olarak inşa ettirilmiş ve yatak sayısı 250′ye ulaşmıştır.
14 Aralık 1930 tarihinde Cerrahpaşa Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk şimdiki Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun bulunduğu binanın balkonunda oturarak hastane ile ilgili görüşlerini “Bu hastane at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiş, ayrıca konuk defterine “Gördüklerimden memnun oldum, temizlik ve intizam ciddi, mesai takdire şayandır” şeklinde yazmıştır.
1933 Üniversite Reformu ile Haydarpaşa’da bulunan tıp fakültesi İstanbul’un Avrupa yakasına nakledilmiş ve tıp fakültesi merkezi Beyazıt’a, klinikler ise İstanbul’un 5 hastanesine (Şişli Etfal, Haseki, Cerrahpaşa, Guraba, Bakırköy Akıl Hastaneleri) yerleştirilmiştir.
Üniversite tıp fakültesinin öğretim üyesi ve öğrenci sayısındaki artış, öğrencilerin Haseki, Cerrahpaşa ve Çapa arasındaki gidiş gelişlerinde yaşanan zorluklar nedeni ile 5 Ocak 1967 tarihinde toplanan Üniversite Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi adı ile ikinci bir tıp fakültesi kurulması kararını alarak Üniversite Senatosuna teklif etmiş ve bu teklif 27 Temmuz 1967 tarihinde toplanan Üniversite Senatosunda kabul edilerek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi resmen kurulmuştur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ilk Dekanı Prof. Dr. Celal Öker 5 Eylül 1967 tarihinde göreve başlamıştır.
İstanbul Üniversitesi içinde bulunan tek “Tıp Fakültesi” 1967 yılında İstanbul ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri olarak ikiye ayrılırken 140 yıllık köklü bir tarihin mirasına da ortak oldular.
II. Mahmut dönemi eseri olan ve 14 Mart 1827’de kurulan Tıphane Osmanlı Devleti’nin batılı anlamda açtığı ilk kuruluşlardandır. 15 Haziran 1826’da yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış Batı usulü tümen, tabur ve bölüklere ayrılan, tüfenk ve kılıncı olan, ceket pantolon ve potin giyen yeni bir ordu kurulmuştur. Askerlik alanındaki yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için Yüksek Harp Okulu kurulurken, ordunun sağlık gereksinimi için de çağa uygun tıp eğitimi gerekiyordu.
Mustafa Behçet Efendi üçüncü defa görevlendirildiği Hekimbaşılığı sırasında Padişaha verdiği bir takrirle askerlerin savaşta ve barışta modern hekimlik kurallarına göre bakılması için yeni bir tıp okulu kurulmasının gereğini belirtiyordu.
Bu mektep 14 Mart 1827 tarihinde Vezneciler’de Tulumbacıbaşı Konağında Tıphane adıyla kuruldu. Tıphane’de okutulan dersler: 1. sınıf: Arapça, Din, Fransızca, Fizik, Kimya, 2. sınıf: Din, Arapça, Teşrih, Nebatat, Hayvanat, 3. sınıf: Hıfz-ı sıhhat, Tıp Müfredatı, Fizyoloji, Askeri Cerrahi, 4. sınıf: Dahili hastalıklar, Harici Hastalıklar, Doğum. Beş yıl sonra Topkapı Sarayı’nın sahil kısmında bulunan üç koğuşlu Hastalar Odasında ayrıca Cerrahhane kuruldu.
Tıphane ve Cerrahhane 1836 yılında Topkapı Sarayı yakınındaki Kırmızı Kışla olarak da adlandırılan Otlukçu Kışlasına taşındılar. Fakat bu bina tıp eğitimi için küçük ve yetersiz olduğundan Galatasarayın’daki Enderun Ağalarına ait binaya taşınılmasına karar verildi. Bina onarıldıktan sonra 1838 tarihinde Tıphane ve Cerrahhane, Galatasarayı tıbbiyesi olarak isimlendirdiğimiz binaya taşındı ve bir süre sonra eğitimleri birleştirildi. 1839’da II. Mahmut’un da bulunduğu bir törenle açılan ve adı “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne” olarak değişen okulda Avusturya’dan gelen Dr. Charles Ambroise Bernard’ın (1808-1844) eğitimde önemli rolü oldu. Kadavra üzerinde anatomi öğretimi başladı. Bitki koleksiyonu, tabiat müzesi, jeolojik oluşumlar koleksiyonu, tıp kütüphanesi, hidrolik basınç aletleri, deneyler için tüm araçlara sahip fizik laboratuvarı, botanik gravür ve resimleri ve kimya laboratuvarına sahip Galatasarayı Tıbbiyesi 1849’da yandı. Mektep önce Hasköy’de bulunan Humbarahane Kışlasına, daha sonra 1865’te kolera salgını sebebi ile hastane haline getirilen Humbarahane Kışlasından yine Hasköy’de bulunan Gergeroğlu Konağına nakledildi. Salgın sebebi ile öğretime bir süre ara verildi.
Tıp mektebi 1866’da Sirkeci’de bulunan Demirkapı Kışlasına taşındı 1874 yılına kadar burada eğitimine devam etti. 1874 yılında 1849’da yanan Galatasarayı binasının yerine yapılan yeni binaya taşındı. İdadi kısmı (lise) Galasarayında kalan Tıp Mektebi 1876 yılında tekrar Demirkapı’ya taşındı ve “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane” adı verildi. İdadi kısmı da Kuleli’ye taşınınca binaya Galatasay Sultanisi (bugünkü Galatasaray Lisesi) yerleşti. Tıp Mektebi 1903 yılına kadar Demirkapı Kışlasında öğretim yaptı.
Tıp Mektebi 1892 yılında yapımına başlanan Haydarpaşa’daki binaya (Şu anda Marmara Üniversitesi’nin kullandığı bina) 1903 yılında taşındı. Tıphane ve Cerrahhanenin dört yıl olarak başlayan tıp eğitimi giderek gelişti, zaman içinde birçok mezunu çeşitli Avrupa şehirlerine ihtisas için gönderildi.
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, kurulduğundan beri askeri bir okuldu, 1867 yılında bu Askeri Tıbbiye binası içinde Sivil (Mülki) Tıbbiye kuruldu ve önce Ahırkapı’da daha sonra Kadırga’da çeşitli binalarda öğretime başlandı. Mülki Tıbbiye de daha sonra Haydarpaşa’ya taşındı. 1909 yılında Askeri ve Sivil Tıbbiyeler Haydarpaşa’da birleştirilerek İstanbul Darülfününü Tıp Fakültesi adı verildi. O yıllarda görev yapan öğretim kadrosunda Dr. Esat Şerafettin (Köprülü) (Tıp Botaniği), Dr. Mazhar Paşa (Anatomi), Dr. Tevfik Recep (Örensoy) (Histoloji Embriyoloji), Dr. Kemal Cenap (Berksoy) (Fizyoloji), Dr. Abdi Kurtaran (Cerrahi), Akil Muhtar (Özden) (Tedavi Fenni), Dr. Bahaettin Şakir (Tıp Kanunu), Dr. Hamdi Suat (Aknar) (Patolojik Anatomi) gibi önemli hocalar bulunuyordu.
Tıbbiyemizin tarihi sadece eğitim tarihi değildir. Savaşlar da Tıbbiyenin tarihi için önem taşır. 20. yüzyılın başında Trablusgarb ve Balkan Savaşları sırasında Tıp Fakültesi hoca ve hekimlerinin gayretle çalışmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Haydarpaşa Fakülte binası Yedek Askeri Hastane haline getirildi. Öğretim üyeleri, yardımcıları, yeni mezunlar hatta tıp talebeleri cephelere gittiler. Bu zor günlerde öğretimin aksamaması için gayret gösterildi ve fakülte kapatılmadı. Savaş sonunda İstanbul’a giren İşgal Orduları Tıp Fakültesini kapatmak istediler. 1919 Şubat ayında Fakülte Merkez binasına giren İngilizler burasını yarı yarıya işgal etmişlerdi. Binanın tamamını işgalden korumak için dönemin Fakülte Reisi Akil Muhtar Özden denge siyasetine baş vurarak 1920 yılında dört Fransız doktorunu öğretim kadrosuna atadı. 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak kutlanmasına da İstanbul’un işgali sırasında başlandı. Tıbbiyeliler bir 14 Mart’ta İşgalci güçlerin haksız tutum ve baskılarına karşı gösteriler yaptılar. Aynı yıllarda Fakülte hocalarından Süleyman Numan Paşa (İç hastalıkları) ve Esat Işık Paşa (Göz hastalıkları) İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edildiler. Tıbbiye savaş sırasında büyük yaralar aldı. Fakat on yıl süren savaş sırasında bu fedakar hekimler cephedeki görevleri ile birlikte zor koşullar altında bulaşıcı hastalıklarla da başarı ile savaştılar. Zaferden sonra Türk tıbbi gelişimine hızla devam etti.
1924 ders yılından itibaren FKB (o dönemdeki ismiyle PCN) sınıfı açıldı. Dr. İhsan Hilmi Alantar (Çocuk), Dr. Behçet Sabit (Erduran) (Üroloji), Muzaffer Esat (Güçhan) (İç hastalıkları), Kazım İsmail (Gürkan) (Cerrahi), Şinasi Hakkı (Erel) (Cerrahi) gibi genç isimler Tıbbiye’nin eğitim kadrosuna girerek, savaş yıllarının boşluğunu kısa sürede giderdiler.Haydarpaşa’da öğretim devam ederken, hocalar tekrar İstanbul yakasına dönmek istediler. Bunun için ilk girişim 1925 yılında yapıldı. Fakat 1933 Üniversite Reformuna kadar eğitim Haydarpaşa’da devam etti.
1933 yılında İstanbul Darülfününu lağvedili ve yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bu kuruluşu gerçekleştiren karar gereğince İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Haydarpaşa’dan ayrıldı ve İstanbul yakasına taşındı. Fakülte idare merkezi ve temel bilimler Beyazıt’ta bulunan eski Harbiye Nezareti Binasına (üzerinde Arap harfleri ile Daire-i Umur-ı Askeriye yazan ihtişamlı kapıdan girilerek ulaşılan ve günümüzde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan büyük tarihi bina), klinikler Şişli Çocuk, Haseki, Cerrahpaşa, Gureba ve Bakırköy’de bulunan hastanelere taşındılar. Nazi idaresi sebebi ile Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan Musevi bilim adamlarından bazıları 1933 Üniversite Reformundan sonra Türkiye’ye geldiler. Çeşitli fakültelerde görev alan bu bilim adamlarından bazıları Tıp Fakültesinde Türk öğretim üyeleri ile birlikte öğretim kadrosunda görev aldılar. Bunlardan Hans Winterstein (Fizyoloji), Werner Lipschitz (Biyokimya), Hugo Braun (Mikrobiyoloji), Rudolphe Nissen (Cerrahi), Wilhelm Liepmann (Kadın Doğum), Leopard İgerscheimer (Göz)’i sayabiliriz.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Cerrahpaşa Kampüsü
Tarihi bir yerleşim alanı içinde bulunan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin Cerrahpaşa kısmında bulunan ilk binası Belediye tarafından satın alınıp 80 yatakla 10 Temmuz 1911 tarihinde hizmete açılan Taküyiddin Paşa konağıdır. Ahşap olan bu bina ihtiyaca cevap vermediğinden yıktırılarak yerine şimdi Tıp Kültür Biriminin bulunduğu yerde idare binası ve 150 yataklı yeni bir klinik yaptırıldı ve 1912 yılında hizmete açıldı. Bu bina bir koridorla şu anda Sağlık Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu binaya bağlıydı. Sağlık Meslek Yüksek Okulunun bulunduğu bu yapı önce Cerrahi sonra Şişli Çocuk Hastanesinden nakledilen Üroloji Kliniğine aitti.kullandığı. Hastaneye girişi şu anda Tıp Kültür Biriminin bulunduğu binanın bodrum katındaki kemerli kapıydı.
Belediye yaptığı istimlâklerle hastaneyi genişletmeye devam etti. Şu anda Psikiyatri Anabilim Dalının bulunduğu bina 1930 yılında İç Hastalıkları Kliniği olarak hizmete girdi. Bir koridorla İç Hastalıklarına geçiş sağlanan Neşet Ömer Amfisi 1930 yılında Üniversite tarafından inşa edildi. Amfinin altında Patolojik Anatomi Enstitüsü kuruldu.
Tıp tarihimizde özel bir yeri olan Farmakoloji ve Tedavi Kliniği (Şu anda İstanbul Üniversitesine bağlı olan Kardiyoloji Enstitüsü) 1938 yılında Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in çabaları ile inşa edildi. Hastane girişinin sağında günümüzün Göğüs Hastalıkları binası modern bir Göz Kliniği olarak Tıp Fakültesi tarafından 60 yataklı olarak 1940 yılında hizmete girdi. Şu anda Nöroşiruji ve Ortopedi Anabilim Dallarının bulunduğu bina I. Cerrahi Kliniği olarak 1943’te hizmete açıldı. Cerrahi pavyonuna yeni eklenen ameliyathane bloğu ile 3. Cerrahi servisi meydana getirildi. Şu anda Nöroloji ile Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dallarının bulundu bina Belediye tarafından Verem Pavyonu olarak inşa edildi ve1947 yılında kullanıma girdi. Verem Pavyonunun 100 yatağı 1953 yılında Tıp Fakültesi’nin Fitizyoloji Kliniğine verildi.
Günümüzde Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına bağlı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalının kullandığı bina 1946 yılında tamamlandı ve aynı yıl Bakırköy Akıl Hastanesi içinde bulunan Nörolojiye tahsis edildi.
1953 yılında temeli atılan Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ile Çocuk Kliniğinin bulunduğu binalar kompleksi 1967 yılında tamamlandı ve Hasekide çalışmalarını sürdüren bu kürsüler yeni binalarına taşındılar.
İstanbul Üniversitesine bağlı tek Tıp Fakültesi’nin Cerrahpaşa kampüsü grubu Belediye ile çalışmalarını sürdürürken, Çapa kampüsü grubu da Vakıf hastaneleri ile işbirliği içindeydi. Binaları satın alan İstanbul Üniversitesi 1967’de Vakıf Gureba, 1969’da Belediye ile ilgili bağlantılarını kestiler ve her iki kampüste de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine bağlı olarak tamamen tıp eğitimi yapılmaya başlandı.
İstanbul ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinin Kurulmaları
Haydarpaşa’dan ayrılan Tıp Fakültesi İstanbul yakasında çok geniş bir coğrafyada çalışıyordu. Temel Bilimler Beyazıt’da, Klinikler Bakırköy, Şişli Çocuk Hastanesi, Haseki, Çapa ve Cerrahpaşa’daydı. Gerek idari yönden gerekse öğrencilerin bu geniş alanda öğrenim görmeleri zordu. Öğrenci sayısı artmıştı. 1967 yılında Tıp fakültesinin ikiye ayrılması ve Tıp Fakültesi’nin 7 Ocak 1967 günkü toplantısında kliniklerin çoğunun Cerrahpaşa kampüsü içinde olması göz önüne alınarak “Cerrahpaşa Tıp Fakültesi” adıyla ayrılmasına karar verildi. Üniversite Senatosunun 27 Temmuz 1967 tarih ve 78 sayılı kararı ile iki tıp fakültesi kurulmuş oldu. Tıp Fakültelerinden biri İstanbul diğeri Cerrahpaşa adlarını aldılar. Her iki fakülte dünyaca ünlü öğretim üyelerine sahipti.
Cerrahpaşa, İstanbul Üniversitesinin tek tıp fakültesi döneminden itibaren ; Ord. Prof. Dr. Fahri Arel (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Burhanettin Toker (Almanya’da cerrahi ve radyoloji ihtisası yapan Dr. Burhanettin Toker Cerrahpaşa’nın bir Cerrahi hastanesi olması için büyük çaba göstermiştir), Nissen (Cerrahi), Ord. Prof. Dr. Neş’et Ömer İrdelp (İç hastalıkları, Prof. Dr. Muzaffer Esat Güçhan (İç hastalıkları), Igerscheimer (Göz), (Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı (Cildiye), Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil (Kadın Doğum), Prof. Dr. Necdet Sezer (Göz), Prof. Dr. Sedat Tavat (Tedavi Kliniği), Prof. Dr. Necmettin Polvan (Nöroloji), Prof. Dr. Gıyas Korkut (Üroloji), Prof. Dr. Feyyaz Berkay (Nöroşirurji) gibi iz bırakmış hocalara sahip olmanın onurunu yaşar.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin ilk yönetim kadrosu şu öğretim üyelerinden oluşuyordu: Prof.Dr.Celal Öker (Dekan), Prof.Dr.Meliha Terzioğlu, Prof.Dr.Kemal Önen, Prof.Dr.[[Suat Vural, Doç.Dr.Erdoğan Özdamar, Doç.Dr.Mecdi Ramazanoğlu. Yönetim kadrosu akıp giden zaman içinde görevlerini başka öğretim üyelerine devrettiler. Prof. Dr. C. Öker’den sonra sırasıyla Prof. Dr.Osman Barlas, Prof.Dr.Hikmet Altuğ, Prof.Dr.Cem'i Demiroğlu, Prof.Dr.Bülent Berkarda, Prof.Dr.Nurettin Sözen, Prof.Dr.Şefik Kayahan, Prof.Dr.Faruk Yenel, Prof.Dr.Hürol İnsel, Prof.Dr.Nafi Oruç, Prof.Dr.Ahmet Nejat Özbal, Prof.Dr.Fikret Sipahioğlu ve Prof.Dr.Özgün Enver dekanlık görevini yürüttüler. Şu andaki dekan Prof.Dr.Halil Yanardağ’dır.
İki tıp fakültesi bünyelerinde bulunmayan birimleri kurmaya başladılar. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi çevresindeki mahalleleri istimlak ederek hızlı bir büyüme sürecine girdi.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kurulduğu yıllarda yerleşim şöyleydi: Şu anda Tıp Kültür Birimi olan binanın bodrum katında poliklinikler, giriş katında Dekanlık, Fakülte sekreterliği, bürolar, Başhekimlik; birinci katında Eczane, ikinci katında diğer idari birimler bulunuyordu. Bir koridorla bağlantısı ikinci binanın (Bugünkü Sağlık Meslek Yüksek Okulu) giriş katında Radyoloji üst katında Üroloji Kürsüsü yer alıyordu. Yer darlığı sebebi ile İdare binası ile Üroloji ve Radyoloji Kürsülerinin bulunduğu binalar arasına bir bina inşa edilmişti (Tıp Kültür Birimi binasının restorasyonu sırasında bu bina yıktırılmıştır) ve burayı da Radyoloji Kürsüsü kullanıyordu.
Burhanettin Toker Anfisinin yanına inşa edilen binanın üst katı (Şu anda İş Bankasının yer aldığı bina) Profesörler Kurul Salonu, alt katı okuma salonuydu. Cerrahi binası kompleksi içinde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Ortopedi, Acil poliklinik ve servisi, Merkez Laboratuvarı, kütüphane, öğrenci kantini yer alıyordu.
Temel Bilimler İstanbul Tıp Fakültesinde kalmıştı. Belediyeden alınan Verem Pavyonunda gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1969 yılında kliniksiz kürsülere tahsis edildi.
Cerrahi Kliniğine (Bugün Nöroşirurji ve Ortopedi) kat ilavesi ile Anesteziyoloji ve Reanimasyon kürsüsü kuruldu.
Kadın Doğum ve Çocuk binaları kompleksi içinde Kulak Burun Boğaz, Psikiyatri, Cildiye kürsüleri bulunuyordu.
Cerrahi içinde kurulan Nöroşirurji Dr. Feyyaz Berkay döneminde kürsü oldu.
Bugünkü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Nöroloji şu anda 1979’da temel bilimlerin boşalttığı ve onarımdan geçen ve yenilenen eski Verem Pavyonunda faaliyetini sürdürmektedir. Celal Öker ve Reşat Garan amfilerinin de bulunduğu İç Hastalıklarının bulunduğu A Blok 1977 yılında hizmete girdi. Ekrem Kadri Unat, Meliha Terzioğlu ve Talia Bali Aykan amfilerinin yer aldığı Temel Bilimler binası 1978-1979 yıllarında hizmete girdi. Göz, KKB, Üroloji ve Dermatoloji 1980 yılında İç Hastalıkları binasına bitişik blok olarak inşa edilen binalarına taşındılar. Genel Cerrahi, Çocuk, Kalp Damar, Plastik Cerrahisi klinik ve ameliyathaneleri ile polikliniklerin de hizmete girmesi ile İç Hastalıklarından başlayıp Genel Cerrahide biten monoblok içinde yer aldılar.
Geçen yıllar içinde bu kısa tarihçeye sığdıramayacağımız anabilim dalları içinde bilim dalları kurulduğu gibi, bazı bilim dalları anabilim dalı oldular.
1987 yılında, Fakülte içinde İngilizce eğitim veren İngilizce Tıp Programı açıldı.
1842 yılında Tıp Mektebi içinde kurslarla öğretime başlayan, daha sonra okul olarak gelişen ebe okulu, Kadın Doğum Kliniği ile birlikte Haseki’den Cerrahpaşa’ya taşındı. 1973 yılında Hemşire ve Laborant Okullarının ilave edildi ve gündüzlü olan okula yatılı öğrenci kabulüne başlardı. Üç okul 1975 yılında bugün İngilizce Tıp Programının kullandığı yeni inşa edilen binasına taşındı. Şu anda iki kat ilave edilerek hemşire lojmanı yapılan bina yatakhaneydi.
Çeşitli okuma salonları bulunan büyük kütüphane binası 1981 yılında hizmete girdi. Kütüphanemize birçok yerli ve yabancı süreli yayın alınmaktadır. Fakültenin yayını olan “Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dergisi” 1967 yılında yayın hayatına girdi. Kütüphanenin bilgisayar ortamı ile yabancı yayınlara ulaşılmaktadır.
İstanbul Üniversitesine bağlı Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Meslek Yüksek Okulu, Tıbbi sekreterlik, Radyoloji, Laboratuvar önlisans okulları Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Fakülte idari sistemi 1985 yılında reorganize edilerek Hastane, Hemşirelik Hizmetleri, Eczacılık,, Teknik Hizmetler vb. birimler kurularak görev ve yetkileri belirlendi.
Merkez Laboratuvarı Cerrahi ve İç hastalıkları monobloğu içinde 1981 yılında faaliyete geçti. Hastane çalışanlarını daha verimli kılan Kreş de 1981 yılında açıldı.
1000 kişi kapasiteli Oditoryum 1990 yılında faaliyete geçti. Dekanlık ve idari birimlerin yeni binası 1995 yılında hizmete girdi.
Tıpla ilgili tarihi malzemenin bulunduğu Tıp Kültür Birimi 2004 yılında hizmete girdi.
Eski mutfak, çamaşırhane, idare binaları ve hastane garajının bulunduğu binalar yıkıldı ve ilki 2000 yılında öğrenci kabul eden 200 yatak kapasiteli iki kız öğrenci yurdu açıldı.
1995 yılında bilgi işlem merkezi faaliyete geçti.
Edirne Tıp Fakültesi 1973 yılın Cerrahpaşa Tıp Fakültesi içinde kuruldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrenci sayısı bakımından 1981 yılında Türkiye’de bir rekorun sahibi idi. Öğrenci sayısı Edirne Tıp Fakültesi öğrencileri ile birlikte 3000’di. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1967-1968 ders yılında 903 öğrenci ile eğitime, 1000 yatak kapasitesi ile hizmete devam ederken 75 000 metrekare alan üzerindeydi. Bugün 140 000 metre kare açık alana, içinde spor salonları, derslikleri, klinik ve laboratuvarları, kan merkezi, santral iletişim merkezi, bilgi işlem otomasyon merkezi, kütüphane, yemekhane, lojman, yurt, restoran, bankalar, taksi durağı vb. bulunan 210 000 metrekare kapalı alana sahiptir. Kampüs ağacı, çiçeği ve çimi ile güzel bir yeşil alan içindedir.
14 Aralık 1930 tarihinde Cerrahpaşa Hastanesini ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk şimdiki Sağlık hizmetleri meslek Yüksek Okulunun balkonunda oturarak görüşünü “Bu Hastane at nalı şeklinde sahile kadar uzanmalıdır” sözleriyle dile getirmiştir. Atatürk’ün dediği gerçekleşmiş ve hastane sahile kadar inmiştir. Küçük bir konakla faaliyete geçen kampüs bugün 2500 civarında öğrencisi, 1100 akademik ve 657 sayılı yasaya bağlı 2343 personeli ile faaliyet gösteren büyük ve seçkin bir Tıp Fakültesi olarak gelişimini hızla sürdürmektedir.
Personel Bilgileri [değiştir]
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve öğretim yardımcısı sayıları yıllara göre belirgin bir artış göstermiştir. Kuruluşunda 62 olan öğretim üyesi sayısı bugün 528′e, öğretim yardımcısı sayısı ise 138′den bugün 612′e ulaşmıştır. Kuruluşta 39 Profesör, 12 Doçent, 11 Üniversite Doçenti, 36 Uzman ve 102 Asistan Doktor ile eğitim ve sağlık hizmetlerine başlayan fakültemizde bugün 400 ün üzerinde Profesör, 135 Doçent, 6 Yardımcı Doçent ve 469 Uzmanlık öğrencisi mevcut bulunmaktadır.
Teknik Bilgiler [değiştir]
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kampüsü yaklaşık 140 Bin metre kare açık alana sahip bulunmakta olup içerisinde Dekanlık, Oditoryum, Yemekhane, Kapalı Spor Salonu, Merkez Kütüphane, Temel Bilimler, Monoblok, Yeni Poliklinik, Acil-Ortopedi-Nöroşirurji, Çocuk Hastalıkları-Kadın Doğum, Jinekolojik Onkoloji, Nöroloji-Fizik Tedavi, Hemşire Lojmanı, İngilizce Tıp, Radyasyon Onkolojisi, Psikiyatri, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Tıp Müzesi ve Göğüs Hastalıkları olmak üzere toplam 210 Bin metre kare kapalı alana sahip 20 ayrı bina bulunmaktadır.
İstanbul Üniversite’sindeki Konumu [değiştir]
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Üniversite Senato sırası 9, Akademik rengi ise Bordo’dur.
İlk Aşkım İlk Sevdiğim Sendin
Maziye zincirlenmişti birzamanlar kaderim. Kalbime de zincir vurulmuştu sanki. Fırtınalar hep içimde dolmayan bir boşluk ise benimleydi hep. Büşra ın gözyaşları durmadan akıyordu. Oturmuştu bir banka, gelene geçene aldırmıyordu hiç. Biraz evvel bir holding binasından çıkmıştı. İlk aşkı, ilk sevdiği birzamanlar komşusunun oğlu olan Kaanı ziyarete gelmişti. Senelerdir görmemişti onu. Öyle bunalımdaydı ki.. Yeni eşinden ayrılmış sanki bir iki laf edecek birini aramış ve Kaanı görmeye gelmişti. Sevinçle girdiği yerden ağlayarak çıkmıştı. Kaanın bir sene önce öldüğünü öğrenmişti.
Oysa lisede birlikte okurken üniversiteyi bitirip evleneceklerini söylüyorlardı birbirlerine.
Düşüncelere dalmıştı Büşra. Apartopar banktan kalktı. Edinekapı Mezarlığına
gitti. Kaanı görememişti ama mezarına gidecekti. Bulacağına inanıyordu. Arkadaşları tarif etmişti.
Mezarlığın kapısında ki çiçekçiden, ençok sevdiği, birzamanlar sevdiğinin verdiği kırmızı gülleri aldı. Kapıda ki görevliye sordu. Birlikte aramaya başladılar. .
İçinden durmadan
Hem ağlıyor hem konuşuyordu Büşra.
Evliliğinde çok acılar çektirmişti eşi. Devamlı aldatıyor ve manevi işkenceler yapıyordu. Sonunda dayanamayıp kızını da alıp annesinin yanına gitmişti. Aslında Kaandan bir beklentisi yoktu. Çünki Kaanda evli ve iki kızı vardı. Yalnızca arkadaş olarak görmeye gitmişti. Trafik kazasında öldüğünü öğrenmesi onu geçmişe götürmüştü.
Yine gözlerinde ki yaşlar sicim gibi iniyordu Büşra ın. Keşke bugün hiç uğramasaydım. İçimde ki aşk kırıntıları kalsaydı yerinde. Ama mazimin saf ve temiz aşkı köz gibi yanacak bundan sonra içimde.
Elinde ki gülleri mezarın toprağına tek tek bıraktı.
Bir Aşk Mektubu
Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi . bir mucize bu hastalığın o da sensin.
Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne ekmek, ne su,.. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN.
Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan aşkım var. Eğer bir gün ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da.
Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor, kimse vermiyor sendeki o güzel kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle, kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki aşkı bana vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi.
Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu? Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar.Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama aşkım yetmez mi sana? Neden ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen birisi. Neden? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında ezilen papatyaların farkına varamazlar.
Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman neden ben değilim, neden başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam anlıyor musun beni? Neden ben değilim Allahım? Sebebi ne? Neden Allahım neden?
Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? Neden sanıyorsun sizin sınıfa her teneffüs gelişim? Neden sanıyorsun hep başka konular arayışım.
Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu Rıza’dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye. Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle . kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin istediğin gibi olurdu. Bir tek aşkımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle senin kadar güzel, senin kadar iyi, senin kadar güzel gözlü, senin kadar . Bir bebeğimiz . olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken uyandırdı. VE GENE SANA KAVUŞAMADIM.
Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensin hayat zaten ölüm bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam . Kıyamam sana biliyorsun. Aşkım beni dağlasa da, aşkın beni mecnun yapsa . da, sana kıyamam. Son söylemek istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum ve diyorum ki seni çok seviyorum.
Unutulmaz Bir Aşk Hikâyesi
Latif, bir çoban… Saf huylu, düşünceli, temiz kalpli bir çoban… Bir gün, koyunlarını otlatırken nehre su almaya inen güzeller güzeli Latife’yi gördü. Ve ona âşık oldu. Aşkıyla her gece yanıp tutuştu. Latife, o kadar güzel bir kızdı ki köyün tüm genç delikanlıları ona âşıktı. Fakat Latife’nin babasının korkusundan Latife’yle değil görüşmek, göz göze bile gelemiyorlardı. Ama bizim saf huylu çobanımız Latife’ye öyle bir âşık olmuştu ki, aşkı için dağları bile delip geçerdi. Öylesine seviyordu Latife’yi. Latife, Latif adlı çobanın kendisine âşık olduğunu daha sonra öğrendi. Ve o da bir gün Latifle göz göze geldi. Artık o da Latif’e vurulmuştu.
Latife’nin babası, adamlarına kızına âşık olan çoban Latif’i bulmalarını emretti. Maho Ağa (Latife’nin babası) kızının bir çobana âşık olmasına çok sinirlenmişti. Onun kızının ancak bir saraya gelin olabileceğinin düşüncesindeydi. Ama o sadece kendi düşüncesi… Latife babasından çok farklı düşünüyordu. O, gönlünün sevdiği kişiyle evlenmeyi istiyordu. Neyseki bizim çoban Latif, Maho . Ağa’nın adamlarına yakalanmamıştı. Çoban Latifle, güzeller güzeli Latife gizlice buluşuyorlardı. Maho Ağa bu durumdan oldukça rahatsızdı. Adamlarına:
—Eğer o çobanı bulamazsanız bir daha gözüme gözükmeyin! Diye sert bir ses tonuyla çıkıştı. Adamları hemen Maho Ağa’nın yanından dağıldılar. Dağılışlarında uğultu ön plandaydı. Nasıl yakalayacaklarını düşünüyorlardı, daha önce tüm çabalarına rağmen Çoban . Latif’i yakalayamamışlardı. Maho Ağa bu uğultunun arkasından adamlarına:
—Dediklerimi duydunuz, eğer yakalayamazsanız bu köyden gidin! Diye seslendi.
Latif ile Latife, güneşin etrafı tepeden gözlemlediği, yapraklarının sürçüşmesiyle oluşan uğultunun kulağa hoş bir verdiği, bir yaşlı çınar ağacının altında el ele tutuşmuş bir vaziyette konuşuyorlardı. Maho Ağa’nın adamları onları birkaç kilometreden fark . etmişlerdi. Ellerinde silahlarıyla onlara doğru yaklaşıyorlardı. Latife babasının adamlarının kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti ve hemen Latif’i uyardı. Onu:
—Latif’im! Hemen ayrılmalısın yanımdan. Babamın adamları geliyor! Ellerinde silahları var! Çabuk ol! Çabuk! Diye kaçması için uyardı.
Latif, önemsemedi pek… Ama Latife’nin yalvarışları karşısında tehlikeyi süzmüştü. Latife’ye:
—Sen de gel Latifem! Sen de gel, dedi. Latife:
—Olmaz, gelemem… O zaman peşimizi bırakmazlar. Hiç değilse git, merak etme peşinden gelmemeleri için onları oyalarım, dedi. Latif:
—Ben yakalanmaktan korkmuyorum Latif’em. Ben senden ayrı düşeceğim için korkuyorum. Buluşalım, sonra buluşalım, dedi. Latife telaşla:
—Tamam, ama şimdi gitmelisin, çabuk gitmelisin, diye yalvardı.
Latif, . Latife’nin alnından öpüp ellerini okşadı, sonra da oradan ayrıldı. Bir süre sonra Maho Ağa’nın adamları oraya geldi. Latife’yi alıp götürdüler. Geç kaldıkları için Latif’in peşinden gitmekten de vazgeçtiler…
Konaktayız…
Maho Ağa’nın adamları, konağa gelmişlerdi. Telaşla Maho Ağa’nın ayağına gittiler. Maho Ağa hınçla:
—Ne oldu buldunuz mu çobanı? Diye sordu adamlarına.
Adamlarından biri öne atılarak:
—Daha önemlisi kızınızı bulduk ağam, dedi.
Maho Ağa:
—Kızım zaten eninde sonunda buraya gelecekti. Ben size bir daha kızımın o çobana gitmemesi için çobanı bulun demedim mi?
Adamları birbirlerine bakışarak, kızıştılar. Maho Ağa gür bir sesle:
—Susun! Derhal pılınızı pırtınızı toplayın köyden defolun gidin! Diye söylendi adamlarına…
Adamlarından biri atılarak:
—Bize bir şans daha verin ağam son bir şans daha, diye yalvardı.
Bu söz adamları arasında birkaç defa tekrarlanarak bir uğultu haline geldi. Maho Ağa son bir şans daha tanımıştı adamlarına… Adamları yarından tezi yok yola düşme kararı almışlardı kendi aralarında…
Çoban Latif üzgün ve düşünceli adımlarla koyunlarını otlatıyordu. Bir kavak ağacının altına uzandı. Derin derin düşüncelere daldı. Latife’yi düşünüyordu. Onun gündüzleri güneşin ışıkları altında bir deniz gibi dalgalanan masmavi gözlerini düşünüyordu. Onun bir su gibi kaygan ve ışık vurunca parlayan yüzünü düşünüyordu. Düşünceler arasında dönüp duruyordu ki duyduğu bir . ses onu hayallerinden alı koydu. Uyandığında, koyunlarıyla oynaşan elinde, uzun, ince bir sopa olan, uzun kirli, yırtık pırtık pardösülü, başında parçalanmış bir takke olan ve yamalı pantolonlu bir adam gördü. Galiba o adam köyün delisiydi. Latif ayağa kalktı ve deliye seslendi. Deli, Latif’in yanına koşarak yaklaştı ve ona:
—Nabber nassın? . Nassı gidiyo? Diye sordu. Latif, şaşkın bakışlarla Deli’ye:
—İyiyim, iyiyim de senin adın ne? Diye sordu. Deli gülerek ve ellerini çırparak cevap verdi:
—Mennan! Mebus Mennan! Mebus! Mebus olacam Mebus! Ben Mebus’um Mebus! Diye söylendi Latif’e…
Latif güldü. Ve Mennan’a:
—İyi o zaman. Benimle dost olur musun? Diye sorduğunda . Mennan gülerek ve ellerini çırparak:
—Tamam ol! Ama sadece ol! Başka bir şey olma! Mebus olma haa… Ben olcam mebus ben! Ben! Ben! Diye söylendi…
Latif, elini Mennan’ın omzuna atarak beraber koyunların yanına doğru yürüdüler ve uzun uzun konuştular…
Sabah olmuştu. Maho Ağa’nın adamları sabah erkenden kalkmış ve çoban Latif’in kaldığı kulübeyi aramaya koyulmuşlardı. Sorup soruşturup, bilip biliştirip sonunda çoban Latif’in kulübesini bulmuşlardı. Aniden kapıyı kırarak kulübeyi bastılar. Ama kulübede kimse yoktu. Çünkü çoban Latif, dün tanıştığı Mennan’ın kulübesinde kalmıştı.
Mennan’ın Kulübesindeyiz…
Mennan sabah yemeği için tavşan yakalamıştı ve onu kızartıyordu. Tavşanın kızarmış etinin kokusu, kulübede uyuyan Latif’in burnunda tütüyordu. Latif bu kokuyla uyandı ve gözlerini ovuşturdu, etrafa şöyle bir bakındı. Yatağından kalkarak Mennan’ın yanına geldi ve ona:
—Ne güzel bir yemek, dedi.
Mennan gülerek ve ellerini çırparak:
—Güzel, güzel… (Suratını asarak) Güzel olan yemek değil, güzel olan tavşan. Ve ben tavşanın canına kıydım. (Kendine kızarak) Ama eğer ben kıymasam aç kalacaz, aç kalacaz. (Sesini alçaltarak) Ama ben kıymasam belki tavşan çok mutlu olacaktı, çok mutlu olacaktı! Diye söylendi kendi kendine…
Latif, Mennan’ı anlıyordu az da olsa. Ve ona şöyle dedi:
—Sen onu öldürmesen o kendine kendisini öldürecek birini arayacak, Mennan. Sen eğer onu öldürmeseydin o başka birine vurulacak. Eğer sen onu öldürmeseydin aç kalırdık ve ben de bu güzel kokuyu bir daha hissedemezdim. Hayatımdaki en güzel an, dedi ve biraz durdu, düşündü sonrasında:
—Tabi Latife’yi gördüğüm andan sonraki, diye söylendi kendi kendine.
Mennan, Latif’e dönerek:
—Latife kim? Diye sordu.
Latif:
—Latife, benim. . Latife de ben… Ben oyum o da ben… Ben neysem o da o… O neyse ben de o… Ben onu çok seviyorum Mennan. Anlıyor musun?
Mennan yutkunarak:
—Anlıyorum, dedi ve boynunu yere doğru eğdi.
Aradan günler geçti. Latif ile Latife zaman bulduklarında buluşuyorlardı. Latife, Mennan ile de tanışmıştı.
Maho Ağa’nın sabrı taşmıştı artık. Kızını, o çobandan kurtarmanın tek yolunun şehre taşınmanın olduğunu düşünmüştü. Zaten işi de vardı şehirde. Hemen toplandılar ve yola koyulmak için gün saydılar.
Latife, babasının bu kararını Latif’le paylaştı. Latif isyan etmişti. Küplere binmişti.
Latife:
—Artık kader bize sırtını çevirdi Latif’im. Artık babamın . bu kararı değişmez. Kaçır beni desem, köyün dışına bile çıkamayız. Her yer babamın emrinde. En iyisi şehre taşınalım biz, sonra sen beni şehirden alırsın, kaçarız…
Latif:
—Sen git, ben daha sonra düşünürüm. Ama şunu sakın unutma, eninde sonunda kader şahidimiz olsun ki birleşeceğiz. Ben seni çok seviyom, hem de çok! . Diye haykırır… Bu ses dağlardan dağlara yankılanır ta Maho Ağa’nın kulağına kadar gider. Maho Ağa gür bir sesle:
—Latife! Diye haykırır.
Yoldayız…
Maho Ağa özel bir arabayla köyün çıkışına varmıştı. Arabayı durdurdu ve çıkış görevlisinden birine:
—Bu civarlarda Çoban Latif diye biri var. Onun bu köyün dışına çıkmasına izin vermeyin. Sakın! Diyerek uyardı.
Görevli:
—Tamam, efendim, dedi.
Arabayla oradan ayrıldılar.
Çoban Latif derin düşünceler içinde Latife’yi köyün çıkışına yakın olan bir tepeden uğurladı. Yanında Mennan da vardı. Mennan, Latif’e:
—Düşünme, bir yolunu bulucaz, buluşacaksınız, birbirinizden haber alacaksınız…
Aradan aylar geçti. Latif aylarca Latife’den bir haber alamadığına yanıyordu. Yoksa Latife onu unutmuşmuydu. Zengin çocuğu onun aklını çelmişmiydi diye düşünüyordu. Eli kolu bağlıydı. Köy dışına da çıkamıyordu.
Mennan, Latif’in yanına geldi ve Latif’e:
—Neden üzülüyon? Diye sordu.
Latif:
—Neden sordun? Dedi.
Mennan:
—Yüzün üzgün, gözlerin ağlıyor.
Latif:
—Latifem’den uzak, yapayalnız, çaresiz olmaktan üzülüyorum. Ona üzülüyorum. Bir haber bile alamıyorum.
Mennan gülerek ve ellerini çırparak:
—Artık haber alacaksın. Aylardır proşe yapılıyodu… Araya Latif girdi:
—Ne projesi? Diye sorduğunda Mennan sözüne devam etti aynı tavırlarıyla:
—Telgraf proşesi…
Latif sevinç içinde:
—Ne yani bizim köye de mi telgraf döşeniyor? Diye sordu.
Mennan:
—Evvet, öyle diyolardılar, dedi…
Latif hemen köye indi. Sevinçle, Latife’ye çekeceği telgrafı düşünerek, telgrafın çekildiği yerin yakınına geldi. Sıra çok uzundu. Mennan ve Latif şaşkın gözlerle o kalabalığa bakıyordu. Sıra hiç bitmiyordu. Bir çeken bir daha çekiyordu. Telgraf bu köye okuma yazmayı geliştirme ve teknolojiyle daha yakınlaşma amacıyla yapılmıştı. Telefon da olabilirdi fakat telgraf yazışmayla olduğundan hem okuma yazmada katkı sağlayacak hem de haberleşmede kolaylık sağlayacaktı. Telgraf, Latife’nin gittiği şehir ile Latif’in olduğu köy arasında haberleşme yapılsın diye deneme amaçlı çekilmişti. Latif saatleri sayıyordu. Bir kere şansını denedi ve hemen kalabalığa atıldı ve hırslı köylülerin arasından bir ton azar işiterek ayrıldı. Bunun böyle olmayacağına kara verdi. Bekledi. Aradan aylar geçti. Bahar mevsimi gelmişti. Latif, telgrafın tellerine şöyle bir baktı dikkatlice. Mennan da bir Latif’e bir de tellere bakıyordu. Latif bir anda telgrafın tellerine kuşların konmasıyla baharın geldiğinin farkına varmıştı. Ve içten bir sesle:
—Telgrafın tellerine kuşlar mı konar, herkes sevdiğine yârim, Latif’em böyle mi yanar, . diye mırıldandı.
Mennan hemen eline aldığı mürekkepli kalemle, çıkardığı kâğıdın üzerine Latif’in dediklerini yazdı.
Latif daha sonra kalabalığa baktı ve:
—Telgrafın tellerini arşınlamalı, yar üstüne yar seveni de be gülüm kurşunlamalı, diye mırıldandı tekrar.
Mennan bu sözlerini de kaydetti.
Latif, Mennan’a:
—Hadi kalk, gidelim, dedi.
Mennan:
—Tamam, deyerek elindeki malzemeleri sakladı.
Telgraf direklerine kuş bakışı bakan bir tepeden Latif tekrar mırıldandı:
—Telgrafın direkleri semaya bakar, senin o ahu gözlerin çok canlar yakar. Benim ki gibi… Latif’em, Latif’em, diye…
Mennan bu sözlerini de kaydeder. Latif, Mennan’a:
—Ne yazıyorsun? Diye sorduğunda Mennan:
—Hiç, hiçbir şey… . Kaçmak için planlar yapıyom.
Latif:
—Ne planı?
Mennan:
—Ne planı olacak, senin Latife’ne kavuşma planını…
Latif güldü ve solgun bakışlarla, hevessiz tavırlarla:
—Nasıl, her yer Maho Ağa’nın adamlarıyla sarılı, dedi.
Mennan:
—Ne olacak, biz de dağlardan kaçarız.
Latif:
—Nasıl yani?
Mennan: