nedir

İngiltere de bilim adamlarının yaptıkları araştırmalar, sigara içenlerin kör olma ihtimalinin içmeyenlere göre üç kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.Sigara içenlerde, yaşlılıkla bağlantılı olarak ortaya çıkan maküler dejenerasyon adlı rahatsızlığın görülme oranının yüksek olduğuna dikkati çeken bilim adamları, hastalığın sürekli ve tedavisi imkansız şekilde körlük yarattığını hatırlattı. Araştırmacılar, İngiltere de halkın büyük bölümünün söz konusu tehlikeden haberdar olmadığını da belirtirken, hükümetten sigara karşıtı kampanyalarda bu unsurun da kullanılmasını istedi.

Kampanyalarda kullanılan afiş ve broşürlerde bu konudaki bilgilerin de yer almasını isteyen bilim adamları, aksi takdirde maküler dejenerasyon nedeniyle körlük vakalarındaki artışın süreceğine işaret etti.

Araştırmayı yürüten Manchester Üniversitesi ve Bolton Hastanesi bilim adamları, İngiltere de görülen her beş maküler dejenerasyon vakasından birinin sigaradan kaynaklandığını bildirdi.

Sıvı-fîbrinli (sulu) akciğer zan iltihabının nedenleri fibrinli iltihap nedenleriyle aynıdır. En önemli neden veremdir; olguların yüzde 9O ı vereme bağlıdır. Belirti veren olgulann bir bölümü de akciğer tümörlerine bağlı olarak ortaya çıkar.

Sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının en önemli özelliği, zar boşluğunda birkaç mililitreden birkaç litreye kadar değişebilen sıvı (eksüda) toplanmasıdır; toplanan sıvı miktarı 5-6 litreye ulaşabilir.

Dikkat çekici bir nokta da akciğer zan boşluğunda toplanan sıvı miktarının çok olmasına karşın, akciğer zanndaki ya da akciğerdeki lezyonların fazla ağır olmamasıdır. Bunun nedeni sıvı-fibrinli akciğer zarı iltihabının oluşumunda alerjik bir sürecin rol oynamasıdır.

Özet olarak fibrinli ve sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabı arasındaki başlıca fark, akciğer zannın aynı uyanya değişik biçimlerde yanıt vermesinden kaynaklanır.

Belirtileri

Hastalığın başlangıç belirtileri, kuru akciğer zan iltihabı belirtilerinin aynısıdır. İlk dönemde göğüs ağn-sı hep vardır, ama aralarında sıvı birikmesi sonucunda akciğer zan katmanlarının birbirinden uzaklaşmasıyla zamanla kaybolur. Nefes darlığı başlangıçta ağrıya bağlıdır. Daha sonra ise sıvı toplanması sonucu solunuma katılan akciğer yüzeyinin azalması nefes darlığı yapar. Önceleri tutulan akciğer alanına basınç ağrıyı artırdığından hasta sağlam akciğer yanına yatmayı yeğler. Oysa akciğer zarı boşluğunda sıvı toplandıktan sonra hasta akciğer yanına yatma eğilimi görülür, böylece sağlam akciğerin daha rahat solunuma katılması sağlanır. Biriken sıvının aşırı miktarlara vararak kalp ve dolaşımı engellediği olgularda hasta ancak yan oturur durumda ya da dik durduğunda soluk alıp verebilir.

Ateş hiç kaybolmayan bir belirtidir, ama süresi ve yüksekliği hastalık etkenine göre değişebilir. Sıvı birikiminin en çok olduğu devrelerde en yüksek düzeye erişir; daha sonra sıvı geri emildik-çe yavaş yavaş hafifler.

Tanı

Sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının tanısı genellikle kolaydır. Hastalığa özgü birçok nesnel ve öznel belirti tanıyı kolaylaştırır.

Bununla birlikte hastalığın gidişini belirleyen, iltihabı başlatan ana etkeni saptayıp uygun tedavi yöntemini bulmaktır. Bunun için akciğer zannda biriken sıvının fiziksel, kimyasal, hücresel ve bakteriyolojik özellikleri titizlikle incelenmelidir. Bu inceleme, sıvının biriktiği bölgede akciğer zan boşluğuna bir iğneyle girilip toplanan sıvıdan örnek alınarak yapılır. Torasentez adi verilen bu girişim yerel anestezinin ardından boşluğa iğneli bir tüp (kanül) ya da enjektörle girilerek gerçekleştirilir.

Alınan sıvının özgül ağırlığı ve asit-lik derecesi saptanarak transüda ya da eksüda niteliğinde olduğu belirlenir. Sıvı transüda niteliğindeyse içeriğinde proteine, genellikle kırmızı ve beyaz kan hücrelerine ve akciğer zarı yüzeyini döşeyen hücrelere ender rastlanır. Sıvı tipinin belirlenmesi tanı açısından çok önemlidir. Eksüda niteliğinde bir sıvı örneği genellikle akciğer zarı İltihabını düşündürür. Transüda yapısında sıvı ise daha çok akciğer zan katmanlan arasındaki iltihaptan bağımsız olarak kalp, böbrek ya da karaciğer hastalıkla-nna bağlı sıvı birikiminin belirtisidir. Kimyasal İncelemeler yağ, kilus ya da kolesterol gibi bazı Özel maddelerin varlığını kanıtlamak için yapılır.

Hücresel inceleme için Önce sıvı santrifüjle ayrıştrılır; sonra kalan cisimcikler lama yayılarak boyanır ve mikroskop altında incelenir. Hücresel bileşenlerin tanınması, özellikle tümöre bağlı sıvı birikiminde çok önemlidir. Bakteriyolojik inceleme ise sıvıda bulunan bakterileri, yani hastalığın asıl etkenini ve bunların çeşitli antibiyotiklere karşı olan duyarlılıklarını saptamaya yöneliktir.

Akciğer zarından alınacak biyopsi örneği kesin tanı açısından çok yararlıdır. Torasentez sırasında zar dokusundan kolayca örnekler alınabilir.

Akciğer tümörü tanısında unutulmaması gereken temel nokta hastalık belirtilerinin yavaş ortaya çıktığı, sessiz kaldığı ve bu hastalığa özgü olmadığıdır. Çünkü hekimi zamanında uyararak bir an önce tanıya ulaşmasını sağlayacak laboratuvar incelemelerine yönelten gene bu belirtilerdir. Öksürük, hafif kanlı balgam, güçsüzlük, ağrılar ve kilo kaybı gibi belirtiler hekimi mutlaka kuşkulandır-malı, özellikle de erkek, orta yaşlı ve sigara içen hastalara dikkat edilmelidir.

•Radyolojik İnceleme

Klinik belirtileri bronş-akciğer kanseri kuşkusu uyandıran olgularda Ön-arka ve yan düzlemde çekilen göğüs filmleri en çok başvurulan tam yöntemidir; bu yöntemle tanıya yardımcı çok değerli bilgi edinilebilir. Akciğer filminin hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasından yedi ay kadar önce tümörle ilgili özellikleri gösterebileceği düşünülmektedir. Ama bu tümörlerin çoğunluğunun büyüklüğü 6 aydan kısa zamanda iki katına çıktığından yılda iki kez kontrol amacıyla çekileri göğüs filmleri çoğu kez yetersiz kalır. Akciğer filminin daha sık aralıklarla çekilmesi ise yalnız ekonomik değil, vücuda zararlı ışın alınması gibi sorunlar da yaratır.

•Bilgisayarlı tomografi (BT)

Son derece etkili bir tam yöntemi olmasına karşın bilgisayarlı tomografi akciğer tümörlerinin saptanmasında standart bir yöntem olarak kabul edilmemektedir. Bilgisayarlı tomografi tümörün yerleşim yeri, akciğer zarı boşluğunda sıvı toplanması ve akciğerler arasındaki bölgede oluşan büyük kütleler (mediyastin) konusunda çok değerli bilgiler verir. Ama en azından şimdilik, tümörün lenf bezlerine yayılıp yayılmadığını belirlemede geleneksel tanı yöntemleri kadar yararlı değildir. Karşılaştırmalı araştırmalar mediyastindeki lenf bezlerine yayılmış tümör tanısında bilgisayarlı tomografinin yüzde 25 yalancı negatif ve yüzde 2 yalancı pozitif sonuç verdiğini göstermiştir.

67Galyum-sitrat ile akciğer sintigrafisi

Birincil akciğer tümörlerinin yüzde 80-90 ında bu radyoaktif madde toplanır, ön tanı amacıyla yapılan 67Galyum-sitrat ile sintigrafı şu noktalar gözönünde bulundurularak değerlendirilir.

— Mediyastin ya da yan akciğer göbeğinin birincil tümörlerinin yaklaşık yüzde 90 ı lenf bezlerine de yayılır.

— Buna karşılık birincil tümörün mediyastin ve akciğer göbeği çevresi dışında yerleştiği durumların yüzde 60-70 inde lenf bezlerinde yayılım yoktur.

— Radyoaktif maddenin büyük oranda akciğer dışında tutulduğu birincil tümör olgularında yüzde 90 olasılıkla uzak yayılım vardır.

•Hücresel (sitolojik) inceleme

Kolay ve ekonomik bir tanı yöntemidir. Akciğer tümörlerinin yüzde 70-90 ı bu yolla saptanır. Hücresel inceleme için örnek çeşitli yollardan elde edilir. Balgam, emme aygıtıyla (aspiratör) dışarı çekilen bronş salgısı, bronkoskopi sırasında mukozadan kazıma yöntemiyle alınan örnek, göğüs kafesine dışarıdan iğne ile girerek alınan örnek ya da akciğer zarı kalp zarına iğne sokarak alınan örnek incelenir. Bu yöntemin tanı değeri çeşitli teknik ve yorumlamayla ilgili etkenlere bağlıdır. Yeterli sayıda (3-5) balgam örneğine uygulandığında sitolojinin doğru tanıya ulaştırma oranı yüzde 60-75 tir. Alınan örnek bronş yıkantı suyuysa bu oran yüzde 45-50, bronşlardan bronkoskopi sırasında kazınarak alınan dokuysa yüzde 70-90 dır. Bu yöntemlerin olumsuz sonuç verdiği olgularda göğüse dışarıdan iğneyle girilerek alınan doku Örnekleri incelenir. Bu durumda hücresel incelemenin tanıya götürme oranı yüzde 80-90 dır. Hücresel inceleme

— alınan örneğin yetersiz olması;

— tümör merkezindeki ölü dokudan örnek alınmış olması;

— tümör çevresindeki iltihaplı dokulardan örnek alınmış olması durumunda başarısız kalabilir. Akciğer zarının tutulduğu olgularda tümörü hücresel incelemeyle saptama olasılığı yüzde 30-90 arasında değişir. Olguların yüzde 60 ında da ameliyat öncesinde mikroskopik tanıya varılır. Bütün bunlar dikkate alınırsa, hücresel incelemenin akciğer tümörlerinin başlangıç ve daha ileri evrelerinde etkili bir tam yöntemi olduğu ortaya çıkar.

• Bronkoskopi

Tam ve tedavi planlamasında önemli rol oynar. Akciğer çevre dokusundaki küçük tümörlerle akciğerler arasındaki bölgede yayılmış tümörler dışında herhangi bir akciğer tümöründen kuşkulanıldığı bütün olgulara bronkoskopi uygulanmalıdır. Hücresel incelemenin tümöre işaret ettiği, ama göğüs filminde tümörün görülmediği olgularda özellikle yararlıdır.

Bronkoskopiyle urun yayılımı konusunda da bilgi edinilir ve böylece cerrahi girişim yönlendirilir.

Geleneksel sert bronkoskopla bronşlardan emme ve yıkama yoluyla alınan örneklerde hücresel incelemenin tanıya götürme oram yüzde 70-90 dır.

Bronkoskopi sırasında tümörden parça alınabilir (biyopsi). Böylece tümörün doku yapısı ve hücre tipi belirlenerek uygun tedavi programı saptanabilir. Ameliyatla çıkanlabilen akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 30 unda biyopsi kansere işaret eder.

Tümör akciğer göbeği dışı dokular gibi sert bronkoskopla ulaşılamayan yerlerdeyse fiber optik bronkoskop kullanılır. Fiber optik bronkoskopla çevre bronşlar gibi akciğer tepesinin ve yanlarının ince bronşları da incelenebilir. Uzman ellerde fiber optik bronkoskop, biyopsi ya da kazıma yoluyla Örnek alarak en küçük bronşlardaki gizli lezyon-ları bile ortaya çıkarabilir.

• Mediyastinoskopi

Uzmanlar arasında tartışmalara yol açan bir incelemedir. Tümörün ameliyat edilebilir olup olmadığını belirleyecek bilgileri sağlar. Akciğer tümörlerinin üçte birinin tanı anında akciğerler arası bölgeye yayılmış olduğu göz önüne alınırsa bronş-akciğer kanseri hastalarını bu yöntemle incelemek yararlı görünmektedir. Soluk borusu yanlarındaki ya da akciğer göbeğindeki lenf bezlerinin tutulmuş olması, göğüs kafesinin kesilerek açılmasını (torakotomi) engeller. Aşağıdaki durumlarda mediyastinoskopi yapılabileceği kabul edilmiştir:

— Akciğer göbeğinde mediyastine yayıldığı saptanmış ya da saptanmamış büyük tümör kütlesinin bulunması.

— Soluk borusu yanlarındaki lenf bezlerinde radyolojik yöntemle yayılım saptanması.

Sıcak Taş Terapisi, ısıtılmış taşlar kullanılarak ısının bedenin derinlerine nüfuz ettirilmesini sağlayan bir masaj terapisidir. Masaj, ısıtılmış ve soğutulmuş volkanik lav (bazalt) taşlarıyla özel bir teknik uygulanarak yapılır. Sıcak Taş Terapisi, 1993 yılında Arizona’da Mary Nelson Hannigan tarafından geliştirilmiştir. Mary Hannigan bu masaj tekniğini 1999 yılında Avrupa’da ilk kez İngiltere’de öğretmeye başlamıştır.Sıcak Taş Terapisi, uzun süre ısıyı üzerinde tutma özelliğine sahip volkanik lav (bazalt) taşları ile yapılır. Bu pürüzsüz, parlak ve değişik boylardaki yassı taşlar su içerisinde ısıtılırlar.

Sıcak Taş Terapisi Nasıl Uygulanılır?

Sıcak taşlar, terapist tarafından masaja başlamadan önce vücudun belli kilit noktalarına yerleştirilir. Böylece, daha masaja başlanmadan, taşların ısısı kasların derinlerine nüfuz eder ve “Termoterapi” özelliğinden yararlanılmaya başlanır. Ardından aromatik öz yağlardan da faydalanılan masaj uygulanır. Taşlardan emilen ısı, kan dolaşımının hızlanmasını ve dolayısıyla kasların, dokuların ve hücrelerin daha çok oksijenle beslenmesini (Termoterapi) sağlar. Ayrıca lav taşlarının su içinde ısıtılması nedeniyle, suyun terapi özelliğinden de (Hidroterapi) yararlanılır. Sıcak taşlarla yapılan bir ovma hareketi, taşların sıcaklığı ile kan dolaşımını anında harekete geçirmesinden dolayı, normal bir masajdaki on ovma hareketine eşittir.

Sıcak Taş Terapisi nin Özellikleri Nelerdir?

Sıcak Taş Terapisi’inde, hava, su, ateş ve ‘Toprak Ana’nın enerjisinden; aslında onun bütün elementlerinden yararlanılır. Bu, Sıcak Taş Terapisi’nin çok kendine özgü tekniği sayesinde gerçekleşir. Volkanik lav (bazalt) taşlarının enerjisi bize, doğayla iç içeymişiz duygusunu verir. Bu nedenle, terapi sonunda kişi fiziksel, duygusal ve zihinsel rahatlık, dinginlik kazanır; baştan ayağa arınmış hissederek kendi doğasına döner.

Sıcak Taş Terapisi nin Faydası Nedir?

Sıcak Taş Terapisi’nin periodik olarak uygulanması, kronikleşmiş sıkıntılar üzerinde etkili olmaktadır. Sıcak Taş Terapisi nin faydası, yalnızca tanımlanan sorunun giderilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda fiziksel, duygusal ve zihinsel anlamda da enerji verir; kısacası terapi gören kendisini, baştan ayağa arınmış hisseder. Sıcak Taş Terapisi, kendi doğasına dönmek isteyen birisi için dengeli bir yoldur.

Sıcak Taş Terapisi nelere iyi gelir?

Sıcak Taş Terapisi, periyodik olarak uygulandığında, kronikleşmiş sıkıntılar üzerinde de çok etkilidir. Sıcak Taş Terapisi, aşağıdakiler de dahil pek çok durumda yardımcı olabilir:

• Kas, kemik ve eklem sorunları; bel ve sırt ağrısı

• Spor yaralanmaları

• Stres kaynaklı sorunlar; stres, gerginlik

• Uykusuzluk

• Başağrısı

• Kadın sağlığı; regl sıkıntıları

• Sancılı regl ağrıları, aşırı kanama,

• Hamilelikteki sorunlar; bel ve sırt ağrıları, rahatlama

• Solunum, dolaşım, sindirim sorunları

Akciğer zan boşluğuna yerleşen mikroplar uygun koşullar bulduğunda çoğalarak ampiyem adı verilen çok ağır bir enfeksiyona yol açar. Ampiyemde zar boşluğundaki birikim ya başlangıçtan beri irin biçimindedir, ya da önceleri sıvı (eksüda) niteliğindeyken sonradan irinleşmiştir.

Göğüs boşluğundan alınan sıvı örneği yoğun, krem renginde ve opaksa, ayrıca bol miktarda hücresel öğe ve mikrop içeriyorsa bunun irinli olduğu söylenebilir. İrinli akciğer zan iltihabı, üre-mek için akciğer zarında uygun ortam bulan mikropların yaygın bir enfeksiyon başlatmalan sonucunda gelişir.

Nedenleri

Ampiyemin etkeni çeşitli bölgelerden gelen değişik mikroorganizmalar olabilir. En sık görülen neden, akciğerdeki bir bakteri enfeksiyonunun akciğer zarına yayılmasıdır. Yayılma akciğerdeki iltihabın gidişi sırasında ya da bu hastalık iyileştikten sonra gerçekleşebilir. Grip enfeksiyonu sırasında bile ampiyem gelişebilir. Grip her ne kadar virüs kökenli bir enfeksiyonsa da akciğerde, streptokok ya da stafilokok-ların da eklenmesiyle hastalık akciğer zarına yayılabilir. Bakteriler ayrıca genel mikrobik hastalıklardan, göğüs duvarındaki iltihaplardan, diyafram altı, karaciğer ya da böbrek çevresi apsesi gibi iltihap odaklarından ya da göğüs duvarındaki delici bir yara yoluyla doğrudan dış ortamdan gelerek akciğer zan boşluğuna yerleşebilir. Daha önce değinildiği gibi kuru ya da sıvı-fîbrinli akciğer zan iltihabının en sık görülen nedeni olan verem basili de irinli akciğer za-n iltihabına yol açabilir. Bu durum özellikle akciğer veremi sırasında oluşan bir kavitenin doğrudan akciğer zan boşluğuna açılmasıyla ortaya çıkar.

Belirtileri

İrinli akciğer zan iltihabının belirtileri, sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabında görülenlere benzer. Ama bu kez irinleşmeyle giden sürecin özel belirtileri de tabloya eklenmiştir. Bunlar iltihap etkeninin cinsine, iltihabın ağırlığına ve yaygınlığına göre değişir. Ampiyem bütün akciğer zan boşluğuna yayılabildiği gibi belirli bir bölgeyle de sınırlı kalabilir. Bu durumda kese biçiminde sınırlanmış ampiyemden söz edilir.

Hastanın genel durumu değişen Ölçülerde de olsa her zaman bozulmuştur. Hasta halsiz, solgun, tümüyle iştahsız ve zayıflamıştır; sürekli yatma gereksinimi duyar. Ateşi yüksektir. Bütün irinli olaylardaki gibi ateş titreme nöbetleriyle yükselip belirli bir noktaya ulaşır, daha sonra hafif ya da şiddetli bir terlemeyle düşer. Sıvı-fıbrinli akciğer zan iltihabının gidişi sırasında, yüksek ateşin ortaya çıkması olaya İrinleşme sürecinin eklendiğini düşündürmelidir. Aynca hasta enfeksiyonun yerine göre değişen göğüs bölgelerinde ağn duyar. Tansiyonu dü-şer ve genellikle böbrek işlevleri bozulur.

Havasız ortamda yaşayabilen mik-roplann varlığı, bozunma ya da kokuşmanın başlaması, akciğer ve akciğer zarında doku yıkımıyla kangrenleşme ve bunun sonucunda gelişen kendiliğinden (spontan) pnömotoraks, yani akciğer zarına hava girmesi hastalığı ağırlaştırır ve yakınmaları artırır.

Ampiyem sırasında ortaya çıkan irinin görüntüsü ve özellikleri akciğer zan boşluğunda üreyen mikropların cinsine göre değişir. PnÖmokoklara bağlı irin gri renkte ve yoğundur; streptokoklar yoğunluğu daha az ve genellikle kanlı bir sıvı oluşturur. Irinleştirici (piyojen) mikroplar krem kıvamında ve yeşilimsi renkte, verem basili toz renginde ve içinde kesilmiş süt gibi parçacıklar bulunan, kokuşturucu mikroplar ise son derece kötü kokulu, içinde akciğer ve akciğer zarına ait doku parçacıklan bulunan irin üretir. Doku parçalarının varlığı bozundurucu ya da kokuşturucu mikroplanıl akciğer ve akciğer zannda yol açtığı doku yıkımım gösterir.

Antibiyotiklerin kullanıldığı günümüzde bile ampiyem olgularına özenle yaklaşmak gerekir. Ne kadar erken tanı konur ve cerrahi girişim ya da ilaçlarla tedaviye başlanırsa o kadar İyi sonuç alınır.

Gerekli tedavi uygulanmadığında, irin göğüs duvarına ya da akciğerlere doğru bir yol bularak ilerler. Bu durumda akciğer zanyla göğüs duvan arasında ya da akciğerle akciğer zan arasında bir fistül oluşur. Fistül gelişimi iltihabın akciğer dokusuna da yayılmasının sonucudur. Çok seyrek olmakla birlikte bazen, özellikle de keseleşmiş ampiyem olgularında sıvı kendiliğinden emilir ve irin-leşen bölgeyle sınırlı olarak akciğer zarı kalınlaşıp kireçlenebilir.

Günümüzde antibiyotik tedavisinin yaygınlaşması sonucunda bir zamanlar öldürücü olan ampiyem olgulanmn büyük bölümü başanyla tedavi edilmektedir. Çok kolay olmamasına karşın tedavi genellikle iyileşmeyle sonuçlanır. Özellikle antibiyogram yapılarak hastalık etkeninin duyarlı olduğu antibiyotiklerin belirlenmesi ve buniann yerel olarak enjekte edilmesi, hinin akciğer zan boşluğundan uzaklaştırılmasını sağlar. Böylece iltihabı yenmek kolaylaşır ve hastalık yavaş yavaş iyileşir. Başta vereme bağlı ampiyemler olmak üzere bazı olgularda iyileşme ancak cerrahi girişimle sağlanabilir. Hastalığın uzun sürdüğü bu olgularda hastanın son derece sabırlı olması, İyileşme döneminde ve sonrasında tedavinin bütün kurallarına sıkı sıkıya uyması zorunludur. Tedaviye belli bir süre ara vermek ya da ihmal etmek aylar alan iyileşmeyi bir anda ortadan kaldırır.

Gerek reçete ile satılan gerekse bitkisel kökenli ilaçlarda sahtekarlık her geçen gün artıyor. Ayrıca ithal edilen ve tam olarak kaynağı tespit edilemeyen ilaçların yaygınlaşması büyük bir tehlike olarak karşımızda duruyor.

Birleşmiş Milletler (BM) sahte ilaçların her geçen gün daha da büyüyen bir problem haline geldiğini resmi olarak da bildirdi. Üretim, ithalat, satış ve kalite gibi konularda tüm üye ülkelerin daha sıkı kurallar koymasını öneren BM, piyasadaki pekçok sahte ilacın sadece “etkisiz” olmadığını bir kısmının ölümcül potansiyele sahip olduğunu bildirdi.

İlaçların denetimsiz satışında ve tüketiciye hiçbir kontrolden geçmeden ulaşmasında en önemli yollardan bir tanesini kuryeler veya elektronik postalar oluşturuyor. Ancak benzer bir sorun reçetesiz olarak eczanelerde veya daha çok marketlerde satılan ürünler için de geçerli. Bu tür ilaçların içerisindeki etken maddelerin ne olduğu, hangi miktarda kullanılması gerektiği neredeyse tamamen kişilerin inisiyatifine ve ticari yaklaşımlarına kalmış durumda.

Bu kontrolsüz ilaç pazarının en korkutucu yanı “uyuşturucu etkisi olan ve üretimi, satışı sıkı kontrol altında olan pekçok ilacın da kolaylıkla ulaşılabilir olması”… bu sayede ülkemizin de içinde olduğu Avrupa dünyanın en büyük ikinci uyuşturucu pazarı haline gelmiş durumda…

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün rakamları ayrıca korku verici; gelişmiş ülkelerde kullanılan ilaçların %25-50’sinin uydurma ilaçlar olduğunu resmen açıklamış durumda… Bu ilaçların çoğunun orijinallerinden ayrılması oldukça zor. Para gibi çok teknik ürünlerin bile kolaylıkla kopyalanabildiği günümüzde bir ilacın kendisinin ve kutusunun benzerinin yapılması çok ilkel imkanlarla bile gerçekleştirilebiliyor.

İlaç istismarı konusunda ülkemizi ilgilendiren iki temel sorunun üzerinde özellikle durulması gerekiyor.

Birincisi; zayıflama ve diyet ilaçlarına olan talebin kontrolsüzlüğü; çoğu ithal olan bu tür ilaçlar hakkında hemen hiçbir bilgi olmaksızın (etken madde, etki etme şekli, zehirleyici/zararlı olabilecek özellikleri, dikkat edilmesi gerekenler, yan etkileri vb.) büyük bir iştah ile kullanıyoruz. Neredeyse hepimizin zihninde hala ithal olan ürünlerin kaliteli ve etkili olduğuna dair büyük bir yanılgı vardır. Oysa en büyük ilaç ve bilim sahtekarlıklarının önemli bir bölümü hep bu ülkelerden çıkmıştır. Hiç yaşamamış doktorlara yazdırılan ve yayınlanan araştırmalar, para ile yazdırılan yazılar ve övgüler, sahte isimlerle yapılan destekler batı dünyasının yabancı olmadığı hilelerdir.

İkincisi; tüm bitkisel kökenli ilaçların veya ürünlerin en azından “zararlı olmadığı/olmayacağı” düşüncesi; ki son derece yanlış ve tehlikeli bir düşüncedir. Pekçok bitki içinde 200’den daha fazla kimyasal madde içerir bunlardan en az birkaç tanesi ya zehirli ya da zararlıdır. Kaldı ki, bitkinin üretildiği bölge, zararlı metal kalıntılar içerip içermediği, mikrop barındırıp barındırmadığı gibi konuları çoğu zaman düşünmüyoruz.

Lütfen ilaç ve destek ürünleri kullanırken mutlaka güvendiğiniz bir “hekim”e başvurunuz. Hiçbir ürünü kulaktan duyma bilgilerlerle, kendisine iyi geldiğini ifade eden kişilerin yönlendirmeleri ile kullanmayınız. Aldığınız üründe mutlaka bazı garantilerin olmasına özen gösteriniz (ör. FDA, OHSAS, ISO, BRC, CE, IFS, TSE, TSEK). Sağlıklı günler dileği ile…

Akciğere gelen pıhtı tıkacı (trombo-emboli) geniş bir alanı etkiliyorsa hasta ancak yoğun tedavi girişimleriyle kurtarılabilir.

Damarlarda normal olarak bulunmaması gereken değişik boyutlardaki yabancı maddelerin kan yoluyla taşınarak ince bir damarı tıkaması emboli olarak bilinir. Bunun sonucunda tıkanan damarın beslediği bölgeler kansız kalır. Ortaya çıkan beslenme ya da dolaşım bozukluğunu gidermek için yan damarlar zamanında gelişmezse kangren kaçınılmaz sonuçtur.

Emboli

Gaz, sıvı ve katı haldeki maddeler emboliye yol açabilir.

Gaz (hava) embolisi

Damara dışarıdan hava girmesi ya da damar içinde gaz açığa çıkmasıyla oluşur. Örneğin, iğne yapılırken, serum verilirken ya da basıncın ters yönde olduğu boyun toplardamarının bir travmayla karşılaştığında damara hava girebilir.

Normal koşullarda atardamarlardaki kan basıncı kalbin hem kasılma, hem de gevşeme hareketleri sırasında atmosfer basıncından daha yüksektir. Bu nedenle atardamara normal basınç altında hiçbir zaman hava giremez. Atardamarda gaz kabarcığı “dalgıç vurgunu” örneğinde olduğu gibi hızlı basınç değişiklikleri sonucunda ortaya çıkar.

Tüple derine dalanların dokularında hava, Özellikle de azot, doyma noktasına kadar çözünerek birikir. Dalgıç gaz fazlalığının solunumla yavaş yavaş vücuttan atılmasına fırsat vermeyecek bir hızla yukarı çıkarsa serbest kalan çok ufak gaz kabarcıktan kanda birleşerek gaz embolisini oluşturur. Vurgun ölümle sonuçlanabilecek kadar tehlikelidir.

Sıvı madde embolisi

Kana kansan sıvının emboli oluşturabilmesi için kanda çözünememesi gerekir. Bu da genellikle yağlı bir maddedir. Örneğin, iskelet sisteminin uğradığı travmalarda kemik iliğinde bol miktarda bulunan yağlı maddeler kana karışarak emboli yaratabilir.

Katı madde embolisi

En sık rastlanan emboli tipidir. Birçok etkene bağlı olabilir. Dolaşıma girerek kümelenen tümör hücreleri ve çeşitli mikroorganizmalar ya da daman delerek kan akımına kansan mermi parçaları embolilere yol açabilir. Ama tromboz, yani damar içinde pıhtı oluşması katı madde embolilerinin en sık rastlanan nedenidir.

Akciğer embolisi, akciğer atardamarındaki ya da bu damarın bir dalındaki ani tıkanmaya bağlı olarak ortaya çıkar. Çoğu olguda etken madde çevresel toplardamarlardan kopan, kalbin sağ kulakçık ve karıncığından geçerek akciğerlere gelen pıhtıdır. Atardamar tıkanmasının sonuçlan, akciğerlerin durumuna ve tıkanan atardamarın önemine bağlıdır. Ayrıca embolinin olası yıkımını karşılayacak koşulların varlığı da sonucu etkiler. Yan damarların zamanında gelişerek yeterli kan dolaşımının yeniden sağlandığı durumlarda, embolinin gidişi belirtisizdir. Bu durumda akciğerde doku ölümü (nekroz) görülmez. Tıkanıklığın akciğer dolaşımım büyük Ölçüde aksattığı olgularda birden tansiyon düşer ve hasta şok durumuna girer.

Nedenleri

Büyük dolaşımın toplardamar sisteminde, daha sık olarak da kalbin sağ kulakçık ve karıncığında çeşitli nedenlerle pıhtı oluşabilir. Bu olguya tromboz, oluştuğu noktada damar duvarına yapışık duran, henüz kopmamış pıhtı parçasına ise trombus denir. Trombusların en sık koptuğu yerler alt ana toplar damar başı, özellikle de bacak, kalça ve böbrek toplardamar! andır. Dolaşımın yavaşlaması, damar duvarında kayganlığın azalması ve kanın pıhtılaşma bozuklukları nedeniyle bu damarlarda trombuslar belirir. Kan akımı zamanla trombusu aşındırarak koparır.

Yerinden kopan pıhtı parçalan alt ana toplar damar, sağ kulakçık ve sağ karıncık yolunu izleyerek akciğerlere ulaşır. Akciğer süzgecine takılmayacak kadar küçük pıhtı parçacıkları büyük dolaşıma geçerek başta beyin olmak üzere öbür organlara taşınır ve buralarda emboliye yol açabilir.

Çoğu zaman görünüşü sağlıklı, fiziksel ve zihinsel açıdan etkin kişilerde görülen miyokart (kalp kası) enfarktüsü ve beyin dolaşım bozukluklarından farklı olarak, akciğer embolisi Önceden kestirilemeyen ani ve şiddetli belirtilerle ortaya çıkar. Bazen kalp kapakçığı hastalıkları, ileri evrede miyokart sklerozu ve miyokart enfarktüsü gibi kulakçık fibrilasyonuna yol açan kalp hastalıkları emboliyi hazırlayan nedenlerdir. Kulakçıkların düzensiz atımlarla çalışması (kulakçık fibrilasyonu) sonucunda kan burada göllenir ve pıhtı oluşur.

Akciğer embolisi karın, göğüs ya da böbrekleri ilgilendiren cerrahi girişimlerin sonrasında da gelişebilir. Bu gibi durumlarda emboliye yol açan olay, tromboflebit (toplardamar duvarında tromboza bağlı iltihaplanma) ya da flebotrombozdur (toplardamar trombozu). Bir komplikasyon, yani durumu karmaşıklaştıncı bağlantılı bir sorun biçiminde ortaya çıkan bu tür emboli cerrahi girişimden sonraki on gün içinde, genellikle dışkılama gibi zorlanma gerektiren durumlarda oluşur.

Bazen embolinin nedeni, bacak toplardamarlarında önemsiz gibi görünen bir tromboflebittir. Tromboflebitler sık sık emboliye yol açtığından hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Belirtileri

Emboli, tıkanıklığın yerine göre değişen belirtiler verir. Örneğin, akciğer atardamarının tümüyle tıkanması bayılma ve hemen ardından ölümle sonuçlanır. Buna karşılık küçük atardamar dallarım tıkayan emboliler göğüs ağrısı, hafif nefes darlığı ve zaman zaman ateş gibi daha hafif belirtilere yol açar. Bu belirtiler birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Bazı durumlarda çok ufak pıhtı parçalan akciğerlerde birikerek buradaki damar yatağının gittikçe daralmasına, ilerleyen damar daralması da akciğer yüksek tansiyonuna yol açar. Bu daralma akciğer yüksek tansiyonu ortaya çıkana değin belirti vermez.

Yukarıda sözü edilen durumların her ikisi de uç örnektir. Akciğer embolisinin bu en ağır ve en hafif biçimlerine görece seyrek rastlanır. Daha sık görülen biçiminin tipik belirtileri ise şiddetli göğüs ağrısı, hastaya korku veren aşın solunum güçlüğü, kanlı balgam çıkarma, kan basıncında aşın düşme, nabızda hızlanma, morarma ve aşın terlemedir.

Tanı

Hastalık belirti ve bulgularının emboliyi düşündürdüğü olgularda kesin tanıya varmak için önce elektrokardiyografiye (EKG) başvurulur. EKG de sağ karıncık yüklenmesi ve konjestif kalp yetmezliğine ait değişiklikler gözlenir. Bu bozukluklar embolinin tipik belirtileridir. Akciğer filminde hava kaybı ve hilus (akciğer göbeği) gölgesinin çift ya da tek yanlı genişlediği gözlenir. Akciğer sintigrafisi ve anjiyografisi de tanıda önemli rol oynayan İki yöntemdir. Sintigrafide toplardamar yoluyla radyoaktif bir madde verilerek bu maddenin akciğer dolaşımındaki dağılımı incelenir. Anjiyografide ise toplardamardan verilen radyoopak (X ışınlanın geçirmeyen) maddenin akciğer damar ağında izlediği yol görüntülenir. Bu iki yöntem embolinin yerinin ve yayıldığı alanların belirlenmesine olanak verir.

Gidişi

Hastalığın nasıl gelişeceği tıkanıklığın etkilediği alanın büyüklüğüne bağlıdır. Büyük atardamar embolileri ani ölümle sonuçlanır. Ama olguların büyük çoğunluğunda tedavi edilebilen daha küçük tıkanmalar söz konusudur. Tedaviye değinmişken unutulmaması gereken önemli bir nokta da zamanında yapılacak tromboflebit ve flebotromboz tedavisiyle emboliyi önlemenin çok daha iyi bir yol olduğudur.

Tedavi

Akciğer embolisinin tedavisinde amaç, akciğer dokusunun yeterli oksijeni alabilmesini sağlamak, genel ya da büyük dolaşıma pıhtı karışmasını önlemek, kalbi desteklemek ve şok tehlikesine karşı hastayı denetim altında tutmaktır. Bu hastalara ilk olarak burun maskesi yoluyla dakikada 6-8 litre saf oksijen verilir. Böylece akciğerde yetersiz kanlanma sonucu gelişen oksijen açlığı giderilir.

Akciğer embolisinde tedavinin temeli pıhtılaşmayı önleyici heparin adlı maddeye dayanır. Embolinin oluşmasından kısa bir süre sonra pıhtı tıkacı trombositlerle kaplanır, Trombositlerin burada çökerek kümeleşmesi akciğer ve bronş damarlarını kasan kimyasal maddelerin salınmasına yol açar. Böylece embolinin yarattığı daralma daha da ilerler. Daralmayı gidermek için damar içine 15-20 bin ünite heparin verilir. Doğal olarak pıhtılaşma bozukluğu olan hastalarda heparin kullanılamaz.

Verilecek bu doz konusunda hekimler arasında görüş birliği yoktur. Bazıları bunun yerine her 4-6 saatte bir yinelenen 10 bin ünitelik dozu yeğlerler. Ayrıca her heparin uygulamasından Önce pıhtılaşma zamanının ölçülerek dozun buna göre ayarlanması gerektiğini savunurlar. Tedavi birkaç gün bu dozda sürdürüldükten sonra daha düşük dozlu (12 saatte bir 5 bin ünite) derialtı heparin uygulamasına geçilir. Yukarıda belirtildiği gibi heparin tedavisi boyunca pıhtılaşma zamanı sık sık kontrol edilmeli ve normalin 2-3 katını aşması önlenmelidir. Normalde 8-10 dakika olan pıhtılaşma zamanı hastada 20-30 dakikayı aşmamalıdır. Genel durumu düzelince yataktan kalkmasına izin verilen hasta 11. günden sonra taburcu edilir. Sintigrafi incelemesinde tam düzelme görülmüyorsa hasta hâlâ tehlikeyi atlatmış kabul edilmez ve uzun süreli tedavi altına alınır. Uzmanlar 3-6 ay süren tedavide ağızdan alman dikumarol gibi pıhtılaşma önleyici ilaçları önerirler. Hastanın taburcu edilmesinden Önce hastanede başlatılan bu uygulama bir pıhtılaşma faktörü olan protrombinin etkinliği yaklaşık yüzde 30 azalana değin sürdürülür. Konjestif kalp yetmezliği ve derin toplardamar yetmezliği gibi emboliye zemin hazırlayan hastalıkların varlığında tedavi daha da uzatılır.

Kan pıhtısını eritme özelliği taşıyan ilaçlarla tedavi daha ağır durumlarda uygulanır. Bu tedavinin hedefi akciğer atardamarını zaman yitirmeden açmak ve pıhtının erimesini sağlayarak emboHnin yinelemesini Önlemektir.

Pıhtı eritici ilaçlarla tedaviye özellikle akciğer anjiyografisi ve kalp kateterizasyonu, yani damardan sokulan kateter adlı borunun kalbe kadar ilerletilmesi sonra*sında başvurulur. Her iki durumda da tedavinin etkililiğini anjiyografıyle denetlemek uygun olur. Bu tip tedavide streptokinaz (beta hemolitik streptokok kültürlerinden elde edilen, enzim) ve ürokinaz (insan böbreğinde üretilen ve idrarla atılan bir protein) kullanılır.

Pıhtı ya da pıhtılaşma sürecinin son ürünü olan fibrin çözücü tedaviler sırasında uygulama sıkı laboratuvar incelemeleriyle izlenmelidir. Kanda parçalanan fibrinojen ve fibrin ürünlerinin düzeyinin belirlenmesi, kısmi tromboplastin ve trombin zamanının ölçülmesi zorunludur. Bu ilaçlarla tedavide tehlikeli boyutlara varan kanamalara rastlanabilir. Kanama varsa verilen ilaçlar hemen kesilmeli ve hastaya pıhtı erimesine karşı etki gösteren ilaçlar verilmelidir. Pıhtı çözücü tedavinin bir başka komplikasyonu da, pıhtının parçalanıp akciğerlere doğru yol alarak emboliye yol açmasıdır. Ayrıca bu tedavinin alerjik yan etkilerinden de söz etmek gerekir. Streptokinazların yol açtığı alerjiler daha çok kortizon türevleriyle giderilir.

Pıhtı eriticilerle tedavi özellikle şu durumlarda uygun değildir:

• Hastanın 70 yaşın üstünde olması

• Mide ülseri ve basur gibi hastalıklardan kaynaklanan belirgin ya da gizli kanama

• Ağır karaciğer ve böbrek yetmezlikleri

• Geçmişte beyinde görülen beyin kanaması gibi damar lezyonları

• Son 10-15 gün içinde cerrahi girişim yapılmış olması

• Son 10-15 gün içinde kalp masajı yapılmış olması Gebelik (özellikle ilk 5-6 ayı).

Cerrahi Tedavi

Ağır akciğer embolisi olgularında ölüm oranının yüzde 95 e varması cerrahi tedavinin önemini çok artırmaktadır. Ölümlerin büyük bölümü emboliyi izleyen dakikalarda, yaklaşık yüzde 25 i de bir saat gibi daha uzun bir süre içinde gerçekleşir. Bu gibi durumlarda acil cerrahi girişim gerekebilir.

Kanın yapay kalp-akciğer makinesinden geçirilerek oksijenlendirilmesi tekniklerinin sürekli gelişmesiyle cerrahi tedavide basan oranı da artmaktadır. Cerrah bu olanaktan yararlanarak daha rahat çalışır ve emboliye yol açan pıhtıyı çıkarır. Emboli akciğerin çevresel damar sistemine yerleşmişse cerrah ya akciğer masajı, ya da emici bir sonda yardımıyla pıhtıyı alır. Tam donanımlı merkezlerde acil durumlarda hasta ameliyata alınmadan önce akciğer-kalp makinesine bağlanarak yaşatılır.

Yapılan araştırma ile sokak sütlerinin besleyici değerinin düşük olduğu, içerdiği mikroorganizmalarla insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiği belirlendi.UÜ Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nce, piyasada dondurulmuş olarak satılan kabuklu deniz ürünlerinden karides ve midyenin, Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı’nca da sokak sütlerinin kimyasal ve mikrobiyolojik kalitesinin belirlenmesi amacıyla araştırma yapıldı. 5 firmaya ait dondurulmuş karides örnekleri ile 3 firmaya ait dondurulmuş midye örnekleri üzerinde yapılan ilk araştırmada, piyasadaki her satış noktasından 2’şer adet olmak üzere, orijinal ambalajında satılan 40 donmuş karides ve 24 donmuş midye örneği 4 ayrı dönemde incelendi. Karides örneklerinde, gıda zehirlenmelerine, mide ve bağırsak hastalıklarına neden olan e-coli, salmonella-shigella gibi bakterilere rastlanmazken, TSE dondurulmuş karides standartında 1 gramda en fazla 1000 adet bulunmasına izin verilen ve sadece insan solunum yolu mukozasından bulunan “staphylococcus aureus” bakterisi sayısının, standarta aykırı olduğu belirlendi. Bu durum, karideslerin işlenirken gerekli hijyen koşullarına uyulmadığı şeklinde yorumlandı. Araştırmada, midyelerdeki tehlikenin daha ciddi boyutlarda olduğu görüldü. Karideste hiç görülmeyen “salmonella-shigella” bakterileri midyelerde yüksek oranda saptanırken, “staphylococcus aureus” bakterisi sayısı da, karidesteki gibi sınır değerlerin çok üzerinde bulundu.

UÜ Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yücel, araştırmayı yorumlarken, midye ve karideslerin yakalandıkları bölge ve işleme şekillerinin, mikrobiyolojik kalitelerinde etkili olduğuna işaret etti. Prof. Dr. Yücel, “Kabuklu deniz ürünleri avlandıkları denizin kirli olması halinde mikrobiyolojik olarak kirlenebiliyorlar. Kirli sulardan avlanan deniz ürünlerinin tüketilmesi insan sağlığı için uygun değildir. Bunun için bu tarz ürünler mutlaka temiz denizlerde avlanmalıdır. Ayrıca, avlama, işleme ve tüketim aşamalarında soğuk zincirin korunmasına önem verilmeli. Ancak, araştırmamızda bu konularda gereken titizliğin gösterilmediği ortaya çıktı” dedi.

SOKAK SÜTLERİ

UÜ Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı’nca, tüketime sunulan sokak sütlerine yönelik diğer araştırmada ise 25 farklı satış noktasından alınan örnekler incelendi. Araştırmada, örneklerin yüzde 20’sinde yağ oranının, yüzde 52’sinde besin değerinin standartların altında olduğu, yüzde 40’ına su katıldığı, yüzde 84’ünün de uygun olmayan koşullarda bekletildiği için asitlik ve mikroorganizmalar yönünden sağlığı tehdit edici boyutlarda kirli olduğu saptandı.

Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar, sokak sütlerinin besleyici değerinin düşük olduğunu, içerdikleri mikroorganizmalarla insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini savundu. Prof. Dr. Tayar, “sokak sütlerine uygulanan yasalar çok yetersiz. Bu konuda bir an önce yeni ve daha büyük yaptırımlara gerek vardır” diye konuştu.

İnsanların kalp krizi ya da inme gibi, arterlerin tıkanması nedeniyle ani, yaşamı tehdit edici ataklar geçirdiğini sık olarak duyarız; ancak akciğer embolisi hakkında çoğumuzun yeterli bilgisi yoktur.Akciğer embolisi, kan damarları aracılığıyla vücutta dolaşan bir embolinin (genellikle bacaktaki ya da pelvis bölgesindeki bir venden kaynaklanan ve serbest dolaşan bir kan pıhtısı) akciğerlerdeki bir arteri tıkaması sonucunda oluşur. Akciğer embolisi, akciğer dokusunun hasara uğramasına neden olur, damarın tıkandığı akciğerin norrrıal işlevini bozar ve ölüme yol açabilir.

EMBOLİ NEDİR?

Emboli, ilk oluştuğu yerden ayrılmış bir kan pıhtısıdır. Damarlarda kan dolaşımı ile taşınarak, bir kan damarını tıkayabilir, bunun sonucunda söz konusu damarın beslediği bölgeye kan ulaşamaz.

Köln Psikiyatri Hastanesi Başhekimi Dr. Manfred Lütz, mükemmel sağlık için uğraşanların yaşama sevinçlerini yitirdiklerini ileri sürdü.Sağlıklı yaşamak için sürekli çaba harcamanın, insan sağlığını olumsuz etkilediği bildirildi. Sağlığa dikkat edilmesinin önemli olduğunu belirten Almanyanın Köln kentindeki Psikiyatri Hastanesi Başhekimi Dr. Manfred Lütz, Ancak kaçınılmaz hastalıklarda, insan hayatının ayrılmaz acılarında ve belki de ölümde bile, bizi mutlu edebilecek bir ders çıkarmasını bilmeliyiz dedi.

Sağlıklı yaşamaya çalışmanın günümüzde bir saplantı haline geldiğini ifade eden Dr. Lütz, insanların sağlıklı yaşam adına kendilerini mutsuz ettiklerini, bir uzmandan diğerine koştuklarını, zevk aldıkları şeyleri yapmaktan vazgeçtiklerini söyledi.

Dr. Lütz, Sağlık tabii ki çok önemli, ama her şeyden daha önemli değil diye konuştu.

Bilim adamları sevgisiz büyüyen yavru sıçanların beyinlerindeki sinir ağında hasar oluştuğunu belirlediler.Geo dergisinde yayımlanan habere göre, Magdeburg Üniversitesi nde görevli nörologlar, bir sıçan türünün yavrularını anne ve babalarından ayırdılar. Bilim adamları, yavruların beyninin ön kısmında duygularla ilgili hücrelerde büyük değişiklik meydana geldiğini ve sinir uçlarının olağandışı birleştiğini gözlemlediler.Yavru sıçanlarda hiperaktif davranış bozukluğunun da bulunduğunu kaydeden bilim adamları, buna, sinir ağlarındaki hasarların neden olduğunu tahmin ediyorlar.

Haberde, bilim adamlarının uzun zamandan beri, çocukların bağlanıp güveneceği bir kişiye ihtiyaç duyduğunu ve bunun yokluğunun ruhsal bozukluklara neden olabildiğini söyledikleri belirtildi.

Akciğer kanseri 35 yaşın üzerindeki erkeklerde birinci, 35-70 yaş grubundaki kadınlar arasında ise ikinci sırada gelen ölüm nedenidir. Günümüzde hâlâ en önemli toplum sağlığı sorunlarından biridir. Tanı yöntemlerindeki gelişmelere karşın, hastaların üçte ikisinde tümör tanısı kesinleştiğinde hastalık çevre lenf bezlerine ya da uzak dokulara yayılmıştır. Görünürde yayılım bulunmayan olgularda, kural olarak beş yılı aşmayan yaşam beklentisi uzayabilmektedir ve bilinmeyen nedenlerle kadınlarda bu olasılık daha yüksektir.

GÖRÜLME SIKLIĞI

Bronş-akciğer kanseri bütün ülkelerde gittikçe daha çok görülen bir tümör hastalığıdır. 20. yüzyılın başında ölümlerin yalnızca yüzde l i bu hastalığa bağlıyken günümüzde bu oran yüzde 2-3 e çıkmıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde akciğer tümörü bütün tümör hastalıklarının yüzde 3-5 ini oluştururken bugün yüzde 10-15 ini oluşturmaktadır. Bu belirgin artıştan hava kirliliği, zehirli sanayi atıklarının etkisi, sigara tüketiminin sürekli artması gibi etkenler sorumlu tutulabilir. Son 10-20 yılda kadınlarda görülme sıklığı önemli ölçüde art-mışsa da hastalık erkekler arasında çok daha yaygındır. İstatistiklere göre erkeklerde görülme sıklığı kadınlardaki-nin 5 katıyla 10 katı arasında değişmektedir.

Akciğer-bronş kanseri çocuklarda ve ergenlik çağında hemen hiç görülmez. Her iki cinste de en çok 50-70 yaşlan arasında ortaya çıkar ve görülme sıklığı 50-60 yaşlan arasında en üst düzeye ulaşır. Olguların yüzde Tinde hasta 30 yaşın altında, yüzde 10 unda 70 yaşın üzerindedir.

NEDENLERİ

Diğer tümör hastalıkları gibi akciğer tümörünün de nedenleri kesin olarak bilinmemektedir. Tümör hastalıklarının oluşumunda birden fazla etkenin rol oynaması, nedenlerin bulunmasını zorlaştırır. Öte yandan kanser yapıcı etkenlerin özgün mü olduğu, yoksa bazı genel süreçleri uyararak mı hastalığa yol açtıkları da tartışmalıdır. Bütün bunlara karşın akciğer tümörlerinin ortaya çıkma tehlikesini kesin olarak artıran etkenler belirlenmiştir.

Doğrudan ya da dolaylı olarak akciğer kanserine yol açan organizma dışı ve içi çeşitli tehlike etkenlerinin başlıcaları şunlardır:

• Başta sigara olmak üzere tütün alışkanlıkları

• Hava kirliliği.

• Kanser yapıcı etkenlerin bulunduğu çalışma ortamı

• Bronş-akciğerlerde kronik iltihap ya da genel lezyonlar.

Etiyoloji (hastalık nedenleri) açısından bu hastalığın etkenleri iki gruba ayrılabilir: İstatistiksel olarak hastalıktan sorumlu etkenler ve tümörün ortaya çıkmasına elverişli koşullan hazırlayan etkenler. Sigara içmenin kanser yapıcı etkisi araştırma ve klinik çalışmalarla tartışmasız biçimde kanıtlanmıştır. Sigara ile bronş kanseri arasındaki istatistiksel ilişkiye ek olarak, akciğer tümörünün içilen sigara sayısı ve sigara alışkanlığının süresiyle de doğru orantılı olduğu belirlenmiştir. Günde 40 tan fazla sigara içen kişilerin bronş kanserine yakalanma tehlikesi, sigara içmeyenlere göre 60 kez daha fazladır. İnsan isterse sigara içmeyebilir, ama yaşama ve çalışma ortamında kanser yapıcı başka etkenlerde vardır. Hava kirliliğine yol açan egzoz gazı, asbest lifi vb nedenlerle büyük kentlerde bronş-akciğer kanseri kırsal kesimden çok daha sık görülür.

Çalışma ortamında birçok kanser yapıcı etkenle karşılaşılabilir. Bunlar solunum yollan kanserinde doğrudan rol oynayan radon gibi maddelerden başka Özellikle krom, arsenik, kadmiyum, berilyum, kobalt, selenyum, katran, madensel yağlar gibi kimyasal maddelerle birleşince kanser yapabilecek etkenlerdir. Akciğer veremi, bronşektazi, silikoz, antrakoz, akciğer kistleri ya da enfarktüsü gibi hastalıklar da akciğer tümörünün oluşumuna ortam hazırlayabilir. Bu hazırlayıcı etkenlere tümör gelişimini kolaylaştıran kişisel “duyarlılık” özelliği de katılır.

NASIL GELİŞİR?

Olguların büyük bir bölümünde kanser büyük bronşların yüzeyini döşeyen epitel dokudan kaynaklanır. Tümörün en sık görüldüğü yerleşim alanları akciğer göbeği (hilus) ve çevresindeki bölgedir. Akciğer göbeği damar, sinir ve bronşlarının. akciğere girdiği yer olduğundan burada damar, sinir ve bronşlar çok yoğundur. Tümör daha seyrek olarak çevre akciğer dokusunda da gelişebilir.

Tümörün ilk geliştiği alanı belirleme olanağı gelişiminin yalnızca ilk evresinde vardır. Kanser bu aşamada çevre akciğer dokusuna yayılma eğilimi gösterir. Tümör dokusu sıkı, bütünlüklü (kompakt) bir kütle görünümündedir. Beyaz-gri renkli ve sınırları belirsizdir. Sınırlarının belirsiz olması hastalığın yayılma eğiliminde olduğuna işaret eder.

Bronş mukozası üzerinde ortaya çıkan tümör normal olarak akciğer dokusuna yayılma eğilimindedir, ama bronş boşluğunu da (lümen) tıkayabilir. Bu aşamada bronşlara dışarıdan sokulan bir tüp yardımıyla yapılan bronkoskopide, bronş yüzeyinden çıkan, üzeri pürtüklü (girintili çıkıntılı) bir kütle gözlenir. Bu kütle bronkoskopun değmesiyle kolayca kanar.

İlk ortaya çıktığı yerdeki gelişiminin yanı sıra tümör hücreleri kan ya da lenf dolaşımı yoluyla uzak organlara da ulaşabilir. Buralarda yerleşerek çoğalan tümör hücreleri metastaz denen yayılım odaklarını oluşturur.

BELİRTİLERİ

Akciğer kanseri uzun süre belirti vermeden gelişebilir. Bu çok önemlidir. Belirtilerin nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı tümörün yerleşimiyle yakından ilgilidir. Akciğer göbeğinde yerleşen tümörler, çevresel akciğer dokularındaki tümörlerden daha erken belirti vermeye başlar. Bunun nedeni akciğer göbeğinde büyük bronşların bulunmasıdır.

Akciğer kanserinin en önemli ilk belirtileri kuru ve en azından ilk başlarda cılız bir öksürüktür. Öksürük tümörün bronş yüzeyini zedelemesinden kaynaklanır. İlerledikçe bronşit belirtilerini andırır biçimde sık sık yinelenen ateşin çok yükselmediği, bol balgamlı öksürüğün ortaya çıktığı dönemler görülür. Tümörün gelişerek akciğer zarını (pleyra) ya da kol sinir düğümünü etkilemesi ağrıyı başlatır. Ağrının yeri değişkendir. Ağrıyla birlikte nefes darlığı ve çizgi biçiminde katı İçeren balgam da ortaya çıkar. Balgamdaki kan tümör kütlesindeki ya da komşu dokulardaki küçük kanamalara bağlıdır. Tümörün büyük damarları yıkıma uğratmasıyla kan tükürme (hemoptizi) görülebilir. Kan tükürme öncelikle solunum sistemine dikkat çekeceğinden tanı açısından büyük önem taşır.

Zaman geçtikçe hasta gittikçe artan bir yorgunluk duyar. Günlük işlerini yapamaz hale gelir. Kansızlık ve zayıflama sonucunda bitkin düşer. Şiddetli kemik ağrıları başlayabilir. Hemen her olguda görülen bir belirti de dudakların ve el-ayak parmaklarının morarmasıdır. Morarma kandaki oksijen miktarının azalmasından kaynaklanır. Kanda oksijenin azalması çomak parmak (baget parmak) denen gelişmeye neden olur; bu durumda genişleyen parmak uçları davul sopalarının uçlarını andırır. Daha ileri evrelerde boyun ve koltukaltı lenf bezleri büyür, sertleşir ve ağrır.

Bazı olgularda göğüs kafesinin üst bölümünde toplardamar ağı belirir. Bu gelişme tümörün üst ana toplardamara baskı yapmasının sonucudur.

Buraya kadar değinilen belirtilerin hiçbiri yalnızca akciğer kanserine özgü değildir. Herhangi bir akciğer hastalığında da görülebilirler. Bu nedenle kesin akciğer kanseri tanısına varılabilmesi için laboratuvar incelemelerinin yapılması zorunludur.

Akciğer kanserinde erken tanı tedavinin başarı olasılığını artırabilme açısından çok büyük önem taşır.

Akciğerlerde irin oluşumuyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Solunum sistemini ilgilendiren birçok hastalık irin oluşumuna yol açabilir. Benzer özellikler gösteren bu hastalıklarda önce akciğer dokusunun yıkıma uğramasıyla boşluklar oluşur. Zamanla bu boşlukların içinde irin toplanır ve toplanan irin daha sonra da bronşlar yoluyla dışarı atılır.

Bu süreç en çok stafılokok gibi bakterilerin yaptığı akciğer enfeksiyonlarında görülür. Ama akciğer enfarktüsü, akciğere yabancı cisim kaçması, verem, mantar hastalıkları ve bronşektazi (bronş genişlemesi) gibi öbür akciğer hastalıklarında da akciğer apsesi oluşabilir.

Akciğer apsesi akciğerlerdeki iltihaplı hastalıkların en tipik sonucudur. Tedavide antibiyotiklerin bugünkü gibi hemen her fırsatta kullanılmadığı dönemlerde kendine Özgü gelişme çizgisi nedeniyle kolay tanı konan bir hastalıkken günümüzde tanısı zor, son derece karmaşık belirtiler veren bir hastalık haline gelmiştir. Tıbbın ilerlemesiyle genel durumu bozuk hastaların uzun sürelerle yaşatılabilmesi eskiden pek rastlanmayan apse türlerine yol açmaktadır. Önceleri ender rastlanan apse türlerinin günümüzde çok yaygınlaşması da belirtilerin yorumunu güçleştirmektedir. Önce akciğer apsesinin yakın zamana değin yaygın olan geleneksel biçimini inceleyelim.

Nedenleri

Akciğer apsesinin nedenleri iki başlık altında toplanabilir. Birinci grupta yer alan etkenler enfeksiyona yol açan çeşitli bakterilerdir. İkinci grupta ise apse gelişimini hazırlayıcı etkenler yer alır. Akciğer enfeksiyonuna yol açan başlıca bakteriler şunlardır:

• irin yapıcı (piyojen) bakteriler (örneğin streptokoklar, pnömokoklar, stafi-lokoklar).

• Kangren yapıcı bakteriler (örneğin Bacillus ramosus, Bacillus fragilis, Micrococcus foetidus, Bacillus fusiformis).

• Başta spiroketler olmak üzere sarmal biçimli bakteriler (örneğin Spirochaeta buccalis, Spirochaeta bronchialis).

Apse oluşumunda en önemli etkenin spiroketleri de içine alan sarmal biçimli bakteriler olduğu düşünülür. İlk lezyonları bu mikroorganizmalar yapar. Daha sonra irin yapıcı bakterilerin bunlara eklenmesiyle irinlenme başlar. Havasız ortamlarda yaşayabilen bakteriler ise ölü doku parçalarında üreyerek apseyi kangrenli duruma getirir.

Apseyi hazırlayıcı etkenlerin en önemlileri vücudun direncini azaltan hastalıklardır. Bunlara örnek olarak şeker hastalığı, kronik zehirlenmeler, vitamin eksiklikleri vb sayılabilir. Kronik bronş hastalıkları İse bu grup İçinde ayrı bir önem taşır.

Belirtileri

Hastalığın birbirini izleyen üç gelişim evresi ve bunlara koşut olarak ortaya çıkan klinik belirtileri vardır. Bu üç evre şöyle sıralanabilir:

• Apse oluşumu ve bu bölgede akciğer dokusunun yoğunlaşarak hava kaybetmesi.

• İrinli akciğer dokusunun yumuşaması.

• İrinli maddenin bronşlardan dışarıya atılması.

Apse genellikle tek, daha seyrek olarak da birçok odakta birdenbire ortaya çıkar. Sürekli yüksek ateş, göğüste ağrı, öksürük, nefes darlığı, gittikçe artan miktarda kokusuz balgam çıkarma gibi belirtiler verir.

Birkaç gün sonra hastalık yumuşama evresine girer. Hastanın genel durumu bozulur, ateşi hâlâ yüksektir. Ağzından kan gelmeye başlar (hemoptizi). Balgam miktarı artar; irinli balgamın rengi gittikçe bulanıklaşır. Böylelikle üçüncü evreye girilir. Bu dönemde apsenin içindeki irinli madde kusma biçiminde bronşlardan dışarı atılır.

Üçüncü evrede çekilen göğüs filminde duvarları kalınlaşmış, sınırları belirgin apse boşluğu açıkça görülebilir. Ayrıca bu dönemde çıkarılan çok kötü kokulu balgam kesin tanı konmasını kolaylaştıran önemli bir belirtidir. Hastanın kusma biçiminde balgam çıkarması çoğunlukla genel durumunda bir iyileşmeyle birlikte ortaya çıkan bir belirtidir, ama bu durum geçicidir.

Kuşkusuz bütün apse türleri bu sırayı izleyerek gelişmez. Yukarıda da sözü edildiği gibi antibiyotik kullanımından sonra, klasik hastalık tablosu değişmiş ve apsenin evrelerini sıralamak güçleşmiştir. Olguların çoğunda hasta uygun tedavinin uygulanması sonucunda iyileşir. Daha kötü gidişli olgularda ise akciğerlerdeki apse boşluğu kapanmaz ve bu ortamda başka iltihapların gelişmesiyle kronikleşir. Günümüzde olguların çoğunda tam iyileşme sağlanmakta, apse odağının tedavi edilmeden kendiliğinden kapandığı olgular da eskiden beri bilinmektedir.

AKCİĞER KANGRENİ

Bir zamanlar sık rastlanan, ama günümüzde çok seyrek görülen ve artık yaşamsal tehlike taşımayan bir hastalıktır. Özellikle güçsüz, yaşlı, alkolik, şeker hastası ya da tehlikeli göğüs yaralanmaları geçirmiş kişilerde görülür.

Nedenleri

Akciğer kangreni havasız ortamlarda yaşayabilen ve birçok antibiyotikten pek etkilenmeyen bakterilerin bütün akciğerlere yayılmasıyla ortaya çıkar. Bu özelliğiyle de akciğer apsesinden ayrılır; çünkü apse, çevresindeki akciğer dokusuyla sınırlıyken kangren bütün akciğerlere yayılmıştır. Kangren çoğunlukla apsenin bir komplikasyonu, yani hastalığı karmaşıklaştıran ikincil bir sorun olarak gelişir; nedeni apse ortamında gelişen kangren yapıcı mikroplardır.

Belirtileri

Kangren hızlı gelişen ve şiddetli bir hastalıktır. Hastanın genel durumu ileri derecede bozulmuştur. Ateşi yüksektir; soluğu kötü kokar. Kangren başlangıçta öbür akciğer hastalıklarından farklı olarak özgün belirtiler vermez, ama birkaç gün içinde çok kötü kokulu balgam çıkarılmasıyla belirginleşir. Önceleri gri renkli olan balgam, daha sonra kanın da eklenmesiyle kahverengiye çalar; koyu kıvamlıdır ve kusar gibi çıkarılır.

Tedavi gecikirse bu dönemde hastalık ölümle sonuçlanabilir. Buna karşılık havasız ortamda yaşayabilen hastalık etkeni bakterilere karşı özellikle etkili olacak antibiyotiklerle tedavi kısa sürede olumlu sonuç verebilir. Burada tedavinin başarısını belirleyen erken tanıdır. Daha geç başlanan antibiyotik tedavisi kangreni tümüyle ortadan kaldıramaz. Geriye kalan küçük kangren odaklan ancak cerrahi yöntemlerle temizlenebilir.

STAFİLOKOKLARA BAĞLI AKCİĞER ENFEKSİYONLARI

Akciğerde stafılokok enfeksiyonları hızla yayılır. Bu bakteriler antibiyotiklere kolayca direnç geliştirerek tedavi sorunları da yarattığından akciğerde stafilokok enfeksiyonlarına özel bir önem verilmesi gerekir.

Sağlıklı kişilerde çürükçül (saprofit) olarak, yani hastalık yapmadan yaşayan stafilokokların, hastalık yapıcı Özellik kazanmaları akciğerlerde birincil enfeksiyon oluşmasına yol açar. Bakteriler vücudun başka bölümlerindeki stafilokok enfeksiyonlarından kan yoluyla akciğerlere taşınırsa akciğerde ikincil enfeksiyon odaklan ortaya çıkar.

Belirtileri

Hastalığın başlangıcı genellikle ani ve şiddetlidir. Belirtileri bir akciğer lobunda gelişen zatürreeyi andırır. Ateş, nefes darlığı, morarma, güçsüzlük, genel durumda bozulma ve kokusuz irinli balgam çıkarmayla başlar. Hastalığın gidişi sırasında aralıklı rahatlama ve ağırlaşma dönemleri görülür. İrinli akciğer zan iltihabı (plörezi) ve akciğer zarında kendiliğinden gelişen irinli hava birikmesi (spontan piyopnömotoraks) stafilokok enfeksiyonunun en sık görülen komplikasyonlandır.

Radyolojik incelemede bir ya da her İki akciğere yayılmış iltihap odakçıkları görülür. Birden fazla iltihap odağı varsa iltihap hücrelerinin yanı sıra ülserleş-miş doku parçalarına ve hava kabarcıklarına benzeyen yuvarlak boşluklara da rastlanır. Bazı akut olgularda bu yapılar akciğer filmlerinde çok belirgindir. Yuvarlak boşlukların büyüklükleri sürekli değişir ve film neredeyse her gün farklı bir görünüm verir. Bu oluşumlar kendiliğinden ya da tedaviyle gerileyebilir, ama bazen de kalıcı olur ve akciğerlere kistik bir görünüm verir.

SONUÇLAR

İrinli akciğer hastalıklarında kesin tanının konması ve uygun tedaviye olabildiğince erken başlanması çok önemlidir. Radyolojik incelemelerin ve laboratuvar testlerinin yanı sıra bronkoskopi de yapılması tedavinin basan oranını yükseltir. îrinli akciğer hastalıklarında röntgen filmlerine yansıyan görünümlere daha önce değinmiştik. Bronkoskopi de bu tür hastalıklarda vazgeçilmez bir tanı yöntemidir. Bronkoskopik bir aygıtla doğrudan hastalık odağına ulaşılarak doku örneği alınır. Bu örnek laboratuvara gönderilerek hastalığın etkeni olan bakteri araştırılır; etkenin hangi antibiyotiklere duyarlı, hangilerine dirençli olduğu belirlenir. Böylece tedavide daha etkili antibiyotiklerin kullanılması sağlanır. Balgamda hastalıkla ilgisiz başka bakterilerin de bulunması nedeniyle tanının tek başına balgam tahliline dayandırılması sağlıklı bir yöntem değildir.

Araştırmacılar, güçsüz savunma sistemi nedeniyle sürekli yorgun ve hasta olan kişilere düzenli seks yapmayı öneriyor.İki ayrı araştırma yapan bilim adamları, ilk araştırmada, birinci gruptaki deneklere sırasıyla 20’şer dakika hayvanlarla ilgili ve erotik film izlettirdiler. İkinci gruptaki deneklere ise sadece hayvanlarla ilgili film izlettirildi.

Birinci gruptaki kişilerde, beyaz kan hücrelerinin ve tabii öldürücü hücrelerinin (NK hücreleri) sayısının arttığını tespit eden bilim adamları, ikinci gruptaki kişilerde savunma sistemi hücrelerinin artmadığını kaydettiler.

Stresin de, seks gibi savunma sistemini uyardığını belirten bilim adamları, ikinci araştırmada, deneklerden paraşütle atlamalarını istediler. Atlayıştan sonra kan basıncının arttığını ve sinir sisteminin uyarıldığını belirten bilim adamları, bu deneklerde öldürücü hücre sayısının da yükseldiğini belirttiler.

Bilim adamları, paraşütle atlayan kişilerde, stres hormonları kortizon ve somatotropinin fazla salgılandığına dikkat çektiler.

Amerikalı bilim adamları yüz yaşına kadar yaşayabilmek için 15 tavsiyede bulundu. İnsan ömrünün gittikçe uzadığına dikkat çeken araştırmacılar 1920 lerde 54 olan insan ömrü ortalamasının bugün 78 olduğunun altını çizdi.

Beslenme kalitesi, yaşam standardının yükselmesi, daha hijyenik bir ortamda yaşamak ve tıp biliminin ilerlemesi gibi faktörlerin insan ömrünün uzamasında büyük rol oynadığı belirtildi. Ancak bütün bu faktörlere rağmen erken ölümlerin nedeninin bilinemediğini vurgulayan bilim adamları, uzun yaşamak isteyenlerin öncelikle hayatlarındaki kötü alışkanlıklardan kurtulması gerektiğini söyledi.

ABD nin Princeton kentindeki Uzun Yaşam Merkezi nden Dr. David Fein, “Nasıl yaşadığınız, tercihleriniz çok önemli. Bu tamamen kişinin elinde. Kötü alışkanlıklara teslim olmak ve ihmalkârlık bir bahane olmamalı” dedi.

1 Fazla uyumayın

2 İyimser olun

3 Fazla seks yapın

4 Ev hayvanı edinin

5 Zengin olun

6 Sigarayı bırakın

7 Sakin olun

8 Evlenin

9 Spor yapın

10 Gülün, neşeli olun

11 Zayıflayın

12 Stresten uzak durun

13 Meditasyon yapın

14 Kolesterolü ölçün

15 Antioksidan alın

Solunum yetmezliğine yol açan en yaygın kronik akciğer hastalıklarından biridir.

Amfizem, akciğerlerdeki hava keseciklerinin (alveol) gerilip genişlemesiyle beliren bir hastalıktır. Bu genişleme hava keseciklerini birbirinden ayıran ince duvarların yırtılmasına ve dolayısıyla akciğerlerde esneklik kaybına yol açar. Sonuçta akciğerlere hava girişi ve hava keseciklerinde kan gazları (oksijen-karbon dioksit) dengesi bozulur. İlerlemiş amfizem olgularında akciğerler genişlemiş, solmuş ve kurumuştur. Esneklikleri kalmadığından bir yastık gibidirler. Göğüs kafesi açıldığında, akciğerler sönmez, çünkü esneklik kaybı nedeniyle içlerinde hava kalır.

Nedenleri

Akciğer amfizemi kronik bronşit, astım, akciğer veremi gibi hastalıklar sonucunda gelişebilir. Özellikle ileri yaşlarda, akciğerlerde yaygın bağdoku artışı esnekliğin yitirilmesine ve amfizeme yol açabilir. Birçok araştırma amfizeme kalıtsal bir yatkınlık olabileceğini göstermiştir. Ama bu hastalığın bilinen en önemli nedeni sigara alışkanlığıdır. Amfizem oluşumuna yol açan başlıca etkenler şunlardır: Küçük bronş dallarının tıkanması sonucunda içerideki havanın dışarı atılamaması, hava keseciklerinin aşırı gerilmesiyle akciğer esnekliğinin yitirilmesi, keseciklerde biriken hava kabarcıklarının etkisiyle kesecikler arası duvarların yırtılması, hava keseciklerinde kanın oksijen alabilmesi için gerekli yüzeyin azalması ve dolaşım direncinin artmasıyla akciğer damarlarında lezyonlar oluşması. Son olarak değinilen etken, uzun erimde solunum yetmezliğine yol açarak sağ kalbin yükünü artırır ve kalp yetmezliğine neden olur. Kronik amfizemde soluk alırken göğüs sürekli genişler. Akciğerler aşırı gerilmiştir. Soluk verdikten sonra akciğerlerde kalan hava miktarı artmış, zorlu soluk alıp vermede akciğere girip Çıkan hava miktarı azalmıştır.

Belirtileri

Hastalık sessiz ilerler ve ancak ileri evrelerinde belirti verir. İlk belirti nefes darlığıdır; başlangıçta hareket sırasında, ama daha sonra dinlenirken de gözlenir.

İleri evrelerde solunum yüzeyselleşir. Soluk alınırken göğüs kafesini genişleten hareket ancak yardımcı solunum kaslarıyla yapılabilir. Buna “dikine” solunum denir, çünkü soluk alırken göğsün enine çapı artmaz, dikine bir hareket görülür. Soluk alma kısa, verme ise uzun sürer. Nefes darlığının yanında bazen az miktarda koyu kıvamlı balgamlı öksürük görülür. Amfizeme kronik bronşit eklenmişse balgam daha çok ve irinlidir. Hastanın tipik bir dış görünüşü vardır: Göğüs kafesinin ön-arka çapı genişlemiş, “fıçı göğüs” denen yapı gelişmiştir. Köprücükkemikleri üzerindeki çukur bölgeler akciğer tepesinin genişlemesiyle kabarık görünür. Deri ve mukozalar mavimsi bir renk alır. Morarma deri ve mukozaların altındaki kılcal damarlarda iyi oksijenlenmemiş hemoglobin bulunmasına bağlıdır. Dokuların yetersiz oksijenlenmesi genel bir düşkünlüğe, iştah ve kilo kaybına yol açar.

İncelemeler

Sağlıklı bir insanın derin soluk alıp bunu hızla dışarı vermesi istendiğinde, alınan havanın yüzde 80 i ilk saniyede dışarı atılabilir. Amfizemde ise bronş tıkanması ve azalan esneklik sonucunda dışarı atılabilen hava miktarı büyük ölçüde azalmıştır. Amfizem tanısında solunum işlevindeki bozukluğu belirlemeye yönelik testler büyük önem taşır. Solunum fizyopatolojisi laboratuvarlarında yapılan bu testler kronik amfizem tanısını kesinleştirir.

Tedavi

Geçmişte kısıtlı olan tedavi olanakları günümüzde önemli ölçüde gelişmiştir.

Tedavinin bir bölümü solunum eğitiminden oluşur. Solunumda yeniden eğitim hastanın yakınmalarını azaltır; böylece olağan ve üretken bir yaşama hazırlanmasını sağlar. Yeniden eğitimin amacı karın kasları ve diyafram aracılığıyla solunumun veriminin artırılmasıdır. Burada başarıya giden yol, sağlık görevlilerinin yetenekli, hastaların da kararlı ve sabırlı olmasından geçer. Tedavinin temeli soluk alıp verme alıştırmalarıdır. Hastanın dudakları kapalıyken ya da ıslık çalar gibi soluması, böylece yardımcı solunum kaslarını geliştirmesi sağlanır. Soluma alıştırmaları 15° eğimli bir yüzeyde, ayaklar yukarıda yapıldığında iç organlar diyaframı göğüs kafesine doğru iter ve kasılmaların etkisi artar.

İlaç tedavisinde bronş duvarına yapışan balgamın çıkarılmasını kolaylaştıran maddeler ve bronş kasılmalarını gevşeten maddeler kullanılır. Ayrıca bol sıvı alınması ve buhar tedavisi de yararlıdır. Bu tedavilere yeterli yanıt alınamazsa yan etkilerine dikkat edilerek kortikosteroitlere başvurulur. Bu gruptan “beklometazon” adlı ilaç burun spreyi biçiminde kullanılır. Bu yoldan verildiğinde genel dolaşıma karışması bir ölçüde önlendiğinden beklometazon en az yan etki gösteren kortizonlu ilaç olarak bilinir ve kortikosteroit tedavisi gerektiren olgularda genellikle yeğlenir. Burun spreyi 24 saatte 2-4 kez kullanılır. Akciğer amfizemine eklenerek solunum güçlüğünü artıran bronşit gibi iltihaplı hastalıklarda antibiyotik tedavisi gereklidir.

Korunma

Amfizemi hazırlayıcı çeşitli etkenler vardır. Yapısal (kalıtsal) yatkınlık da hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Örneğin, aynı sağlıksız iş koşullarında, tozların ve solunum yollarına zararlı gazların bulunduğu ortamlarda çalışan bronşitli hastaların yalnız bir bölümünde amfizem gelişir. Alınacak ilk önlem bronş iltihabına neden olabilecek soğuk ve nemli ortamlardan kaçınmaktır. Solunum yollarını sürekli yoran cam üflemeciliği, nefesli çalgı çalmak gibi meslekler de amfizem tehlikesi yaratabilir. Solunum sistemini ilgilendiren soğuk algınlığı gibi en sıradan enfeksiyonlar bile önemsenerek zamanında tedavi edilmelidir. Astım hastalarının düzenli tedavi görmeleri gerekir. Astım nöbetlerini başlatan etkenler belirlenmeli, hastalık tedaviyle denetim altında tutulamazsa hastanın yaşadığı çevreyi değiştirmesi önerilmelidir. Deniz düzeyi ve 1500 m üzerindeki dağ iklimleri alerji etkenlerinin azlığı nedeniyle bu hastalara daha uygundur. Çok miktarda toz ve akciğere zararlı gazlar içeren ortamlarda çalışanlar, amfizem belirtileri ortaya çıkar çıkmaz iş değiştirmelidirler.

Ingiliz doktorlar daha sağlıklı olmak isteyenler için 30 öneri getiriyor. The Independent gazetesinde yayınlanan sağlık ipuçları listesinde günde bir diş sarmısak yemek, sık sık balık tüketmek, kansere karşı koruması için selenyum almak, daha fazla su içmek gibi öneriler yer alıyor.İşte sağlıklı bir yaşam için yapmanız gerekenler:

1-Hergün bir diş sarmısak yiyin.: Sarmısak vücuttaki hastalık sebebi olabilecek kimyasalların seviyesini yüzde 48 azaltırken, beynin yaşlanmasını önlüyor, kolestrolü düşürüyor.

2-Egzersizi ihmal etmeyin: Günde bir kilometre yürüyüş ya da haftada üç kez hafif egzersiz kalp hastalığı riskini düşürüyor.

3-Kepekli ürünler kanserden korur: Haftada dört kez kepek içeren ekmek, makarna ya da kabuklu pirinç tüketmek kanser riskini yüzde 40 azaltıyor.

4-Sebze-meyveyi eksik etmeyin: Sebze-meyve, özellikle de domates, kırmızı üzüm, brokkoli yiyenlerde kalp krizi, kanser ve şeker hastalığı riski düşüyor.

5-Ayaküstü yemekten vazgeçin: Hamburger, patates kızartması vs. gibi yiyecekleri tüketmeden önce kalp hastalıklarının üçte birinin bu yiyecekler yüzünden ortaya çıktığını hatırlayın ve fast food’dan vazgeçin.

6-Bel ağrısına çalışma iyi gelir: Araştırmalar bel ağrısı çekenlerin yatmak yerine normal aktivitelerine devam ettiğinde daha çabuk iyileştiğini gösteriyor. Fazla zorlamamak koşuluyla hareket etmek belinize yatmaktan daha iyi geliyor.

7-Sofrada balık olsun: Düzenli olarak balık yemek kalp riskini azaltıyor, ayrıca balıkta bulunan yağlar bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor.

8-Tuzu azaltın: “Fazla tuz felce ve kalp hastalıklarına davetiye çıkarır” diyen uzmanlar günde 5 gramdan fazla tuz tüketilmesini sakıncalı buluyor.

9-Biraz şarap kanserden korur: Günde bir-iki kadeh şarap, kanser riskini azaltırken, vücudu gripten koruyor ayrıca yaşlılıkta bunamaya engel oluyor.

10-Kahvenin faydaları: Araştırmalar günde iki fincan kahvenin kolon kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azalttığını gösteriyor. Ancak kahvenin çok fazla tüketilmesi yüksek tansiyona neden olabiliyor.

11-Çaya devam: Uzmanlar, bol bol çay içenlerin kalp krizinden ölme riskinin yarı yarıya azaldığını belirtiyor.

12-Şok diyetler faydasız: “Haftada üç kilo” vermeyi vaadeden diyetlerden uzak durun. Kilo vermek istiyorsanız bunu hafta hafta değil uzun vadede yapmaya çalışın.

13-Aşırı kiloya dikkat: Yeni bir araştırmaya göre, kilolu insanların aldıkları her yeni kilo ömürlerini 20 hafta kısaltıyor. Fazla kiloları vermek kalp, kanser, eklem iltihabı hastalıklarından koruyor.

14-Selenyuma ihtiyacınız var: Kansere karşı doğal bir koruyucu olan selenyum fındık, fıstık, balık, tahıl gibi ürünlerde bol miktarda bulunuyor. Hergün selenyum alanlarda kanser riski yüzde 37 azalıyor.

15-Kolestrolü düşürün: Egzersiz yapmak ve yağı, tuzu azaltmak kolestrolü düşürüyor, bu da kalp krizi ve felçten korunmanızı sağlıyor.

16-Mucize ilaç aspirin: Ağrı kesici olarak aldığımız aspirin bizi kalp hastalığı, felç ve kanserden koruyor.

17-Düzenli seks bağışıklığı güçlendirir: Uzmanlara göre haftada dört kez seks yapmak, vücudu gripten koruyan Iga maddesini artırıyor. Ayrıca bu kişiler on yıl daha genç görünüyor.

18-Rahatlamayı öğrenin: Sosyalleşerek, hobi edinerek rahatlamak ruh sağlığına iyi geliyor. Ayrıca haftada üç kez rahatlatıcı egzersiz yapmak stres ve depresyonu önlüyor.

19-Sigaraya hayır: Sigarayı bırakmak artık daha kolay, nikotin bantları ve sakızları, akupunktur vs. gibi yöntemleri deneyebilirsiniz. Eğer tamamen bırakamıyorsanız azaltmak da sizin için yararlı olacaktır.

20-Ağız kokusunun çaresi var: Uzmanlar ağız kokusuna yol açan hastalıkları önlemek için günde iki kez fırçalama, gargara kullanmanın yanısıra havuç gibi lifli yiyecekler yemeyi ve çok fazla kahve içmemeyi öneriyor.

21-Sağlık için şarkı söyleyin: Doktorlar şarkı söylemenin ruh ve beden sağlığına iyi geldiğini belirtiyor. Şarkı söylemek rahatlatıyor, nefes egzersizi yerine geçiyor, depresyona iyi geliyor hatta ömrü uzatıyor.

22-Sağlıklı sinüsler için mırıldanın: Mırıldanarak şarkı söylemek de sinüsleri açıyor, sinüziti önlüyor.

23-Uykusuz kalmayın: Uyku bağışıklık sisteminin iyi çalışmasında etkili oluyor. Yetersiz uyku konsantrasyon eksikliğine yol açıyor.

24-Hergün vitamin alın: İçeriğinde folik asitin de bulunduğu vitamin tabletleri sizi kanser ve kalp hastalıklarından koruyor.

25-Cildinizi nemlendirin: Cildiniz için yazın, güneşten koruyucu kremleri, kışın da çatlama ve kırışıklardan korumak için nemlendiriciyi ihmal etmeyin.

26-Elma dişlere iyi gelir: Böğürtlen bakterilerin dişe yapışmalarını engelleyerek diş eti hastalığı riskini azaltırken, elma, portakal, havuç, ıspanak gibi lifli yiyecekler de dişleri güçlendiriyor.

27-Eş seçerken dikkat: Uzmanlar kronik rahatsızlıkların kadın-erkek ilişkilerinde iki tarafı da etkilediğine dikkat çekiyor ve kronik hasta bir kişinin eşinin de hasta olması riskinin altı kat artığını söylüyor.

28-Su içmeyi ihmal etmeyin: Günde beş bardak su içen kişilerde kolon kanseri riski yüzde 50 azalıyor.

29-Dostların sağlığa yararı: Doktorlar, dostlarla ilişkilerin hafızayı geliştirdiğine dikkat çekiyor.

30- En sağlıklı meslek grubu pazarlama: İngiltere’de satış elemanları en sağlıklı meslek grubunu oluşturuyor. Bu gruptakiler meslekle ilgili hastalıklara çok az yakalanıyor.

Ailevi Akdeniz Ateşi irsi bir bağırsak rahatsızlığıdır. Tekrar eden ateşlenme ve iltihaplanma hastalığın özellikleridir. Bu rahatsızlıkta karın bölgesinde görülen iltihaplanma nedeniyle Ailevi Akdeniz hastalığına periodik peritonit (belli aralıklarla gelen peritonit) de denir. Ailevi Akdeniz hastalığı olan çoğu kimsede belirtiler 5 ila 15 yaş arasında ortaya çıkar. Çoğu nöbette ateş vardır. Ayrıca, peritonit zatülcenp, ve artrit belirtilerini anımsatan karın zannın göğüs bölgesinin ve mafsalların iltihaplanması gibi belirtiler de görülebilir. Ailevi Akdeniz hastalığına yakalanmış olan kimselerin dörtte birinde bacaklarının alt kısmında şişmiş kırmızı bir bölge vardır. Bu hastalıkta tekrar eden nöbetler olur. Nöbetlerin ağırlığı ve durumu bir olaydan diğerine değişiklik gösterir, birbirinin aynı değildir. Ailevi Akdeniz hastalığının sebebi bilinmemektedir. Bu hastalığın etkisinde olan kimselerde nöbetler arasında hiçbir belirti görülmez.Belirtiler

- Ateş,

- Karın ağrısı

- Göğüs ağrısı,

- Mafsal ağrısı,

- Bacakların alt kısmında ciltte bozukluklar,

Tedavi

Antibiyotik ya da kortikosteroid kullanımını da içeren birçok farklı tedavi yöntemi vardır. Ancak hiçbirinin etkinliği kanıtlanmamıştır.Kolşisin kullanımı, birçok hastada hastalığın ataklarının sayısında çarpıcı bir azalmaya yol açmıştır. Doktorunuz uzun süre kolşisin kullanımının muhtemel yan etkilerini anlatacaktır.

Akciğerdeki toplardamarların içindeki basıncın aşırı bir şekilde yükselerek aşırı miktarda kanın bu toplardamarları parçalayarak alveoller (hava kesecikleri) içine girmesi sonucunda akciğer ödemi (pulmoner ödem) meydana gelir. Pulnomer ödemin sebebi genel olarak çok sık olan kalp krizleri, mitral ve aort kapağı hastalıkları ve nadir olmakla birlikte yüksek irtifaya maruz kalmasıdır.Acil Belirtiler

- Nefes darlığı (ciddi);

- Huzursuzluk ve endişe;

- Pembe ve köpüklü balgam:

- Terleme;

- Sararma (beniz sarılığı);

Pulmoner ödemde derhal hastaneye kaldırma ve tedavi gereklidir.

Dişler yüzde ilk bakışta dikkat edilen en önemli unsurlardan. Bu nedenle dişlerin sağlıklı olmasının yanı sıra güzel bir görünüme sahip olması da önemli. Hem sağlıklı hem de beyaz ve parlak dişlere sahip olmanın sırrı ise mutfağınızda.
Diş etleri ve diş taşı için; 2 tatlı kaşığı adaçayı, papatya veya kekiği bir bardak kaynar su veya sirkede 20 dakika beklettikten sonra, süzün. Sirkeyle hazırladıysanız, 20-30 damla sıcak su ekleyip, gargara edin.

Sararan dişler için; 2 yemek kaşığı limon suyu ile 2 yemek kaşığı greyfurt suyunu bir şişeye koyup iyice çalkalayın. Haftada üç kez bu karışımla fırçalanan dişler beyazlıyor.

Dişlerdeki kahverengilikleri gidermek için; dişlerinizi kabuğuyla kestiğiniz ince bir limon dilimiyle ovuşturun.

Diş taşlarını ve nikotin lekelerini yok etmek için; dişlerinizi çilek ile ovun veya çilek suyuyla fırçalayın. Daha sonra da az tuzlu bir bardak su ile ovun. Sık sık dişlerinizi karbonat ile fırçalayın.

Daha sağlıklı görünen dişler için; normal diş macunu yerine arada bir dişlerinizi toz haline getirilmiş kuru adaçayı yapraklarına kattığınız bir miktar kille de fırçalayabilirsiniz. Arzu eden içine bir kaç damla da nane esansı katabilir.

Özellikle bilgisayar kullanıcıları, hareketsizlik, stres ve yoğun iş temposu gibi nedenlere bağlı olarak boyun ve omuz ağrıları, kas sıkışmaları ve kireçlenme sorunları yaşayabiliyor.Uzun süreli bilgisayar kullanımının bu tarz etkilerinden korunmak için dikkat edilmesi gereken bazı noktalar:

Egzersiz: Kan akışını arttırmak için, çalışmaya başlamadan önce, el, kol ve omuzlarınızdaki kaslarınızı çalıştıracak basit egzersizler yapın.

Adaptasyon: Çalışma alanınızı, sizi en çok rahat ettirebilecek hale getirin. İş rutininiz sırasında, hareketlerinizi kısıtlayabilecek, sizi rahatsız eden engelleri ortadan kaldırın. Çalışırken, vücudunuzun pozisyonuna dikkat edin: kötü otuma şekli, klavye ve fare kullanımı sırasında ellerin ve bileklerin uygunsuz yerleştirilmesi ve bilgisayar ve parçalarının yanlış yükseklik veya kurulumda olması, zamanla çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Dönüşüm: İşlerinizi bir döngü halinde yapın. Örneğin: 3 saat aralıksız bilgisayar kullanıp, daha sonra 2 saat dosyalama, telefon görüşmeleri ve başka işlemlerle uğraşmaktansa; bilgisayar, dosyalama, bilgisayar, telefon, şeklinde, bilgisayar başında geçireceğiniz zamanı bölümlere ayırmaya çalışın.

Mola: Bilgisayar kullanırken, en fazla yarım saatte bir, birkaç dakikalık aralar verin. Kollarınızı, omuzlarınızı, boynunuzu ve sırtınızı esnetecek hareketleri düzenli olarak yapmayı ihmal etmeyin.

Durma: Çalışamanız ağrıya neden olmaya başladığında, mutlaka çalışmayı bırakın. Şunu unutmayın: rahatsızlık geliştikten sonra yaşıyacağınız iş kaybı, ağrı veya zorlanma anında vereceğiniz aradan çok daha uzun olacaktır.

Bel ve baş ağrıları ile romatizmal hastalıklara dayalı ağrıların geceleri dayanılmaz hale gelmesi vücudumuzun çalışma sistemiyle ilgili.Uzmanlar, çok sayıda kişi tarafından kötü bir durum olarak değerlendirilen ağrının aslında, vücuttaki aksaklıklar konusunda kişiyi erken uyaran bir alarm sistemi olduğunu belirtiyor. Bunun daha çok yaralanmalar dışında kalan ve kronik hale gelen bel, baş ve romatizma rahatsızlıkları gibi durumlarda görülen ağrılar için geçerli olduğunu anlatan uzmanlar, akşam ve geceleyin bu ağrıların daha da azarak dayanılmaz hale geldiğini vurguladılar.

FONKSİYONLARA BAĞLI

Ağrıların gece daha çok hissedilmesinin asıl nedeninin vücudun çalışma düzeniyle ilgili olduğunu ifade eden uzmanlar, bunun nedenini, Gün ışığının yaydığı enerjiyle hareketlenen insan vücudu, kalp, mide, beyin ya da sinir sistemi fonksiyonlarıyla normal temposuna kavuşarak çalışmaya başlar. Vücuttaki tüm organların dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bu nedenle, vücut sisteminin yüzde 50 si, elektronik cihazlarda stand-by konumu olarak nitelendirilen dinlenme sistemine geçer.

ŞİDDETLİ GİBİ ALGILAMA

Kullanılmayan organlar en az tempoda çalışmaya başlar. Bu durum ise kronik ağrısı olan hastaların ağrıyı daha şiddetliymiş gibi algılamasına neden olur diye açıklıyorlar. Hissedilen ağrının şiddetinin, kişiden kişiye farklılık gösteren ağrı eşiğine göre değiştiğini vurgulayan uzmanlar, bu durumun bazı ameliyat ağrıları için de geçerli olduğunu belirtiyorlar. Bunun gece hastanelerin acil servislerine şiddetli ağrı şikayetiyle gelen hastaların gün içine oranla daha fazla olmasıyla da kendini gösterdiğine dikkati çeken uzmanlar, Romatizma gibi kronik ağrıları gece artan hastaların bu şikayetleri ilaçlar dışında giderebilecek pratik bir yöntem ne yazık ki henüz yok. Ancak kronik ağrıları artan hastalar, geceleri rahat etmek için enerjilerinin tamamını gündüz harcamamalıdır. Aşırı yorgunluk vücudun direncini zayıflattığından ağrıları artıcı etki yapmaktadır diyorlar.

Uzmanlara göre sağlıklı ve uzun bir ömür için çok karmaşık formüllere gerek yok. Günde ekstra bir meyve yemekle ya da asansör yerine merdivenleri kullanmakla işe başlayabilirsiniz. İşte uzun yaşamanın küçük sırları:

Her sabah bir bardak taze sıkılmış portakal suyu için.

Günde sadece 5 ince dilim kepek ekmeği yiyin. Bu ince dilimlerle günde ekstra 250, haftada ise 1.750 kaloriden kurtulursunuz.

Çekirdeği ile birlikte bol miktarda üzüm tüketerek kalp krizi riskinizi düşürebilirsiniz. Üzüm ayrıca antioksidan etkisi taşır.

Kırmızı et ağırlıklı beslenmeyi kesinlikle bırakın. Ama yemeklerinize kırmızı veya beyaz eti az miktarlarda katmayı ihmal etmeyin (etli bulgur pilavı, etli kuru fasülye gibi). Izgara vb gibi et yemek istediğinizde balıkla birlikte haşlanmış sebze ya da bol yeşil salata yiyin.

Yemeğinizin tuzuna bakmadan tuz atmayın, tuz kullanımını bir alışkanlık olarak değil bir ihtiyaç olarak değerlendirin.

Yiyecekleri iyi çiğneyin. İyice çiğnenerek yiyilen gıdalar, midede uzun süre tokluk hissi bırakır.

Sucuk ve benzeri yağlı gıdaları pişirirken veya kızartırken çok az yağ kullanın.

Salatalarda da zeytinyağı tercih edin.

Ayçiçek yağını hayatınızdan tamamen silin.

Egzersizi bir yaşam tarzı haline getirin: suyunuzu, çayınızı kalkıp kendiniz alın, asansör yerine merdivenleri tercih edin, otobüsten bir durak önce inin, bir durak sonra binin…

Kişilere kin gütmeyin, kıskançlıktan uzak durun.

Dişhekimliğinde bu hal için “xerostomia” terimi kullanılır.Tükürük bezlerinin tükrük salgılama fonksiyonlarının azalması sonucunda oluşur. Tükürük salgısındaki azalma ağızda oldukça ciddi sorunların oluşmasına yol açabilmektedir.Sebepleri:

- Biyolojik yaşlılık: Bu etkili bir faktördür, tek başına etkili değildir.

- Sistemik hastalıklar: Romatizmal hastalıklar(Sjogren s sendromu), Bağışklık sistemi hasarı (AIDS), Hormonal bozukluklar (Şeker hatalığı), Nörolojik bozukluklar (Parkinson)

- Çiğneme kabiliyetinin azalması: Eğer beslenme alışkanlıklarınızda sıvı ve yumuşak gıdalar ağırlıktaysa çiğneme fonksiyonu azalır.

- Tükrük bezlerinin cerrahi olarak çıkarılması

- Radyoterapi (Radyasyon tükrük bezlerinde kalıcı hasar yapar.

- İlaçlar (400 ün üstünde ilaç türü ağız kuruluğu yapar: deconjestanlar, diüretikler, tansiyon ilaçları,antidepresanlar, antihistaminikler,…)

- kafein ve alkol tüketimi

Belirtileri:

- dilde yanma hissi

- özellikle kuru yiyecekler için yeme zorluğu

- konuşma zorluğu

- sık susama

- protez kullanmada zorluk

- dudaklarda çatlaklar ve kuruluk

- tat bozukluğu

- kötü ağız kokusu

Ağız kuruluğu nelere yol açar?

- tükrüğün az olması ciddi problemleri de beraberinde getirebilir.

- bakteri plağı ve yiyecek artıkları kolayca birikir. bu, dişeti hastalıkları ve çürüğü hızlandırır. tükrüğün kendi başına yıkama-temizleme mekanizması diş yüzeylerini temiz tutmaya yardımcıdır.

- tükrük çürükleri önler, diş yüzeyini temizler ve asitleri nötralize eder. böylece çürük önlenir.

Ağız kuruluğu nasıl kontrol altına alınır? nasıl tedavi edilir?

- sık sık yudum yudum su içilmeli. gece yatarken yanında sıvı içecek, su bulundurulmalı

- şekersiz sakız çiğnenmeli

- sigara,alkol,şekerli yiyeceklerden uzak durulmalı

- yaşanılan mekanın nemi ayarlanmalı

- gerekirse eczanelerden temin edilebilen yapay tükrük tabletleri kullanılmalı

- bakteri plağı kontrol altına alınmalı

- floridli diş macunu, jel, gargara kullanılmalı

- C vitamini kullanılmalı

- bileşiminde alkol ve sodyum lauryl sülfat bulunan ağız ve diş bakım ürünlerini kullanmamalı

Kramp aslında bir doku spazmıdır. Burada doku kasılır ve ani ve şiddetli ağrıya yol açar. Özellikle yaygın bir kramp çeşidi uyku sırasında baldır adalelerinde meydana gelir. Fakat fazla yüklenme, incinme, adale zorlanması (gerilmesi) veya uzun süre aynı pozisyonda kalmak adale kramplarına yol açabilir. Bunlar sıklıkla, sıcak havada oynanan spor karşılaşmalarında aşırı yorulan ve susuz kalan sporcularda görülür.
Belirtiler

- Ani ve keskin adale ağrısı, çoğunlukla bacaklarda

- Cildin altında çarpılmış bir adale dokusu yumrusu görülmesi

Belirli aktiviteler karakteristik olarak profesyonel kramplar denilen kramplara yol açar. Yazar krampı klasik örnektir -yazan elin başparmağı, işaret ve orta parmakları uzun süre sıkıcı kalem tutma sonucu kramp duygusu yaşar. Geçmişte saatçi ve terzi krampları çok görülürdü.

Hemen herkes şu veya bu zamanda adale krampı geçirir yine de çoğu kimseler için bunlar sadece ara sıra karşılaştıkları önemsiz bir rahatsızlık nedenidir. Fakat diğerleri için adale krampları, özellikle geceleri, rahatsız edici bir problemdir. Eğer uykunuzu bölen sık ve şiddetli kramplarınız varsa doktorunuza danışın.

Krampların belirgin bir tipi olan bacakta dolaşım bozukluğu nedeniyle zaman zaman topallayarak yürüme (intermitent klodikasyon) harekete bağlı olup baldırlara yeterli kan gitmemesine bağlıdır. Bacaklarda harekete bağlı krampların bir diğer çeşidi omurgada sinir sıkışması ile bağlantılıdır. Eğer hareket sonucu bacaklarda kramp olayı sürekli tekrarlanıyorsa doktorunuza gidin, Diüretik (idrar söktürücü) kullanımı ve aşırı terleme nedeniyle potasyum kaybı genellikle adale kramplarının nedeni olarak belirtilir fakat sık rastlanan bir neden değildir.

Tedavi

Kramp meydana geldiğinde etkilenen adaleyi germeye çalışın. Yumuşak bir tavırla düzeltin. Çünkü kasılan adaleyi germek genellikle derhal rahatlamayı sağlayacaktır. Etkilenen kasa kompres ve masaj yapmayı deneyin. Sıcak banyoya daldırmak veya sıcak kompres koymak da rahatlatabilir.

Soğuk kompres de adale spazmını azaltabilir veya gergin bir adaleyi gevşetebilir. Bazen, kramp giren adalelerin karşısındaki adaleleri istemli olarak kasmak ağrının şiddetini azaltabilir. örneğin, eğer bacağınıza kramp girdiyse ayağınızın ucunu dizinize doğru büküp ağrı azalana kadar orada tutun.

Koruma

Susuz kalmaktan sakının. Fiziki çalışmalardan önce ve sonra açılma egzersizleri yapın ve kaslarınızı haddinden fazla yormayın