nedir

TSK Koruyucu Hekimlik Bülteni nin (http://www.korhek.org) Temmuz-Ağustos 2007 sayısıda su kesintilerinde dikkat edilmesi gereken hususlara yer verildi. Suyun azlığı veya yokluğu; kişisel hijyeni olumsuz yönde etkileyerek kentsel alanlarda özellikle de okul, kışla, hastane gibi toplu yaşanılan yerlerde bulaşıcı hastalıkların görülmesine ve salgınların çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle su kesintilerinden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Alınan bütün tedbirlere rağmen su kesintisi kaçınılmaz ise; özellikle şehirlerde ve toplu yaşanılan yerlerde daha dikkatli olmalıdır. Su kesintisi uygulanmak zorunda kalındığında alınması gereken önlemler ve dikkat edilmesi gereken hususlar mutlaka bilinmeli ve topluma bildirilmelidir.

Bireyler Tarafından Bilinmesi ve Uygulanması Gereken Tedbirler

- Su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde kişiler tarafından sıklıkla aşırı miktarda su depolanmakta ve depolanan suların bir kısmı kullanılmadan önce uzun süre beklemektedir. Uzun süre bekleyen sularda zaman içerisinde mikrop sayısı önemli derecede artacağından ihtiyaç fazlası su depolamak uygun değildir. Bu durumda sular geldiğinde öncelikle depolanmış suyu tüketip yeniden taze su depolanmalıdır.

- Yukarda da anlatıldığı gibi su kesintisi sırasında ana boru içindeki basınç sıfıra düşeceği için daha ince borulardaki basınç ana borudan daha fazla olur. Bu nedenle su geriye doğru akacaktır (geri emilim). Toplu zehirlenme ve salgınlara neden olabilen pis sular su şebekesine girebilir. Bu nedenle su kesintisinden sonra sular yeniden geldiğinde 3-5 dakika ilk gelen su içilmemeli (Ancak boşa akıtıp ısraf etmemeli ilk gelen suyu tuvalet temizliği vb işlerde kullanmalıdır)

- Yaptığımız incelemelerde evlerde damacanalardan su almak için kullanılan pompaların, kullanılmaya başladıktan kısa süre sonra kendilerinin kirletici hale geldiği ve bu pompalar aracılığı ile alınan suların mikrobiyolojik olarak ileri derecede kirli olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle bu tür pompalar kullanılacaksa düzenli aralıklarda %1’lik klorlu su içerisinde bekletilmesi ve içerisinden %1’lik klor solüsyonu geçirilmesi gerekmektedir. Temizleme süresi damacana değiştirme zamanlarında olmalıdır.

%1’lik klor solüsyonunun hazırlanması çok kolaydır: 1 bardak çamaşır suyunun üzerine 9 bardak normal su konularak kolayca hazırlanır. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta kullanılan çamaşır suyunun herhangi bir katkı maddesi içermemesi ve %10 aktif klor (sodyum hipoklorit) içermesidir.

- Kişisel olarak kullanmak üzere % 1’lik klor solüsyonu yerine klor tabletleri (üzerlerinde yazan dozajlama talimatına göre) de kullanılabilir.

- Ev içi küçük depolar (100 - 500 litre vb) su depolamak için uygun değildir. Bu tür depolar hangi maddeden üretilmiş olursa olsun zamanla iç yüzeylerinde mikroorganizma, alg ve yosunlar veya bunları içeren tabakalar meydana gelecektir. Büyük çaplı depolar gibi kolayca temizlenemeyeceklerinden bir süre sonra bu depolar kirlilik kaynağı haline gelecektir.

- Su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde boş borularda negatif basınç meydana gelebilmekte ve borunun çevresindeki kirlilikler suya karışabilmektedir. Bu nedenle özellikle bu dönemlerde içme amacıyla kullanılacak sular kaynatılarak kullanılmalıdır. Suların kaynamaya başladıktan sonra ortalama olarak 1 dakika daha ocakta bekletilmesi yeterlidir. Bu işlem insan için tehlikeli olabilecek mikroorganizmaların hemen hepsinin ölmesine neden olacaktır.

- Kaynatılmış suyun içerisindeki gazlar uzaklaşacağından tadında bir bozulma meydana gelir. Kaynamış suların tadındaki burukluğu gidermek için kaynatılan su kaptan kaba aktarılarak havalandırılmalıdır. Kaynatılmış su doğrudan güneş ışığı görmeyen bir ortamda ve ağzı kapalı olarak en az 24 saat güvenle kullanılabilir.

- İçme ve kullanma suları doğrudan güneş ışığına maruz kalmamalıdır. Güneş ışınları birçok mikroorganizmanın ölmesine neden olurken, sudaki diğer bir çok mini canlının da üremesinin artmasına ve suda bazı tehlikeli kimyasalların oluşmasına neden olabilmektedir.

- Suları soğuk ortamda saklamak ve hatta buz haline getirmek mikroorganizmaları öldürmez, sadece üremelerini engeller. Bu nedenle buzdolabında bekletilen sularda da hastalık riski olabilir.

- Klor toplumsal olarak kullanılan suların dezenfeksiyonu için bilinen en ideal ve güvenilir yöntemdir. Ancak bireysel kullanım sırasında dikkatli olunmalı ve mutlaka %1’lik klor solüsyonu kullanılmalıdır. İçme sularının bir litresine %1’lik klor solüsyonundan 10-12 damla ilave edilmesi genel olarak uygun klor dozuna ulaşılmasını sağlamaktadır. Sebze ve meyvelerin yıkanmasında kullanılacak klorlu yıkama suyu için de 1 litre suya 20-25 damla yeterli olacaktır. Sebze ve meyvelerin genelde 30-35 dakika bu suda bekletilmesi uygun olacaktır.

- Damacana veya diğer ambalajlanmış suların tamamının güvenli olmayacağı dikkate alınmalı, su seçimine özen gösterilmelidir.

- Kontrolsüz ve denetimsiz su kaynaklarından su temin edilmemelidir (ruhsatsız su dağıtım tankerleri, kaynağı bilinmeyen damacana suları, ruhsatsız doğal sular vb.).

- Gazlı içecekler veya meyve suları, suyun yerini tutamaz. Bu nedenle su kesintilerinin yaşandığı dönemlerde de susuzluğunuzu su ile gidermeye çalışmalısınız. Su dışında bir içecek tüketilmek istendiğinde, kaynamış su kullanılarak hazırlanan sıcak içecekler öncelikli olarak tercih edilmelidir.

Konunun ayrıntıları ve Yerel Yönetimler, Birim Amirleri ve Yöneticiler Düzeyinde Bilinmesi ve Uygulanması Gereken Tedbirler konusundaki hususları okumak için bültenin web sayfasını ziyaret edebilirsiniz:

Entomoeba histolytica ismi verilen amipin yaptığı hastalıktır.Genelde tropikal ve Subtropikal bölgelerde (25 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda ve nemli bölgelerde) yaygındır. Her yaşta görülebilir. Amip yiyecek ve içeceklerle bulaşır. Sudaki amip kistleri klorlamaya duyarlıdır. Yüksek ısıda ölürler. Sinekler ve hamam böcekleri de amip kistlerinin taşınmasında rol oynar.

Amipin Özellikleri

Hasta, amipin bulaşıcı formunu (4 çekirdekli kist) ağız yoluyla alır. ince barsaklarda kist çatlar ve ortaya 4 tane amipçik çıkar. Bunlar da ikiye bölünerek 8 amipçik oluşur. Daha sonra kalın barsağa geçerek, hastalık yapıcı form olan trofozoid şekline dönüşürler ve olgunlaşırlar. Burada su kaybına uğrayan amip, tekrar 4 çekirdekli kist formuna dönüşür ve dışkı ile atılır. Dolayısı ile taşıyıcı olanların dışkısında bu kistler bulunur. Kistler toprak ve suda canlı kalabilirler.

Amipler kalın barsağa yerleşerek yaralar oluştururlar. Kalın barsağın herhangi bir yerine yerleşebilirler, ancak kan akımının az olduğu yerleri tercih ederler. Acak kalın barsağa yerleşen her amip hastalık yapmaz.

Belirti ve Bulgular

Kuluçka süresi 4-5 günle 1-4 ay arasında olabilir. Su ile bulaşmış olan amipler daha şiddetli hastalık yapar. İştah azlığı, kilo kaybı, kusma ve kanlı ishal ile seyreder. Bazen hiç bir belirti gözlenmez.

Kalın barsakta delinme nadiren olur. Ancak genelde kalın barsakta kitleler (ameboma) meydana getirirler.

Hastalık oluşumu genelde vücut direncinin düşmesi ile ortaya çıkar, ileri derecedeki hastalarda amip kana karışarak yayılır ve karaciğer, dalak, akciğer, beyin, deri ve idrar yollarında abseler yaparlar.

Karaciğer tutulduğunda (hepatik amibiazis) ateş, terleme, karaciğerde hassasiyet ve karaciğer büyümesi görülür. 2-3 haftada tüm karaciğer tutulur.

Teşhis

Erken tanı önemlidir. Laboratuvar tetkikinde taze dışkı kullanılır. Dışkıda ayakımsı uzantıları ile hareket eden amipler görülür. Dışkıdaki Charcot-Leyden kristalleri tanı koydurucu bir özelliktir.

Taşıyıcılarda 2 çekirdekli kist, hastalarda 4 çekirdekli kist görülür.

Ayrıca tutulan organa özgü tetkikler (röntgen, sintigrafi, ultrason gibi) gerekebilir.

Tedavi ve Korunma

Tedavide metranidazol ve terasiklin grubu ilaçlar kullanılır. Genelde 10 günlük tedavi yeterlidir.

Hastalıktan korunmak için temizlik, içme sularının 50 derecenin üzerine kadar ısıtılması yarar sağlar. Mide asidi kistlere etkisizdir.

Dünya Sağlık Örgütü nün amipli dizanteri ve benzer hastalıklardan korunmak için 10 altın önerisi:

1) yiyecekleri alırken güvenilir yerleri tercih edin

2) yiyecekleri tam olarak pişirin, az pişmiş yemeyin

3) pişirdiğiniz yemekleri bekletmeden yiyin

4) yiyecekleri saklarken aşırı özen gösterin

5) buzdolabından çıkardığınız yemekleri kaynayana kadar ısıtın

6) pişmiş ve pişmemiş yiyecekleri hiç bir zaman karıştırarak yemeyin

7) ellerinizi tekrar tekrar yıkayın

8) mutfağınızın temizliği konusunda son derece titiz olun

9) yiyeceklerinizi tüm hayvanlardan (sinek, fare, böcek…) koruyun

10) kesinlikle güvenilir su kullanın

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), Motor Nöron Hastalığı olarak da bilinmektedir. Omurilik ve beyin sapındaki sinir hücrelerinin (motor nöronlar) kaybından kaynaklanmaktadır. Bu kayıplar kaslarda kuvvet kaybı ve incelmeye neden olmaktadır. ALS de piramidal yol adı verilen bölümde de hasar meydana gelmektedir. Hastanın entellektüel fonksiyonlarında (zihinsel fonksiyonlar ve bellek) azalma meydana gelmez, bunama hastaların sadece %5 inde görülür.Hastalık ilerleyici ve yayılıcıdır. Kas zayıflığına duyu kaybı eşlik etmez. Kas zayıflığı genelde el, ayak, yutak veya dilde başlayabilir. Hastalarda konuşma ve yutma güçlüğü meydana gelebilir. İlerlemiş olgularda solunum güçlüğü meydana gelebilir. Hasta el ve ayaklarında seğirmeler tarif eder.

Hastalık 3-5 yılda ölümle sonuçlanabilir. İlerlemiş hastalarda solunum yetmezliği veya ağır bir zatüre ya da asfiksi sonucu ölüm meydana gelebilir.

Genelde ileri yaşlarda (40-50) ve erkeklerde biraz daha fazla görülür. Ancak daha genç veya daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 100.000de 1-1,5 sıklıkta rastlanır. Hastaların % 5-10 unda ailevi geçiş görülür. Otozomal dominant (baskın) ve resesif (çekinik) geçiş gösterebilir. Otozomal dominant tipinde hastalığın başlangıç yaşı daha erkendir. Otozomal resesif tip ise çok daha nadirdir ve çok erken başlar (2-23 yaş), ve çok daha uzun sürelidir (15-20 yıl).

Zayıf insanlarda daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir. Stephan Hawking de (Zamanın Kısa Tarihinin yazarı , ünlü bilim adamı) ALS hastasıdır.

Hastalıktan şüphelenildiğinde bir an önce bir nöroloji uzmanına veya ilgili sağlık merkezine müracaat etmek yerinde olur. Tanı genelde muayeneye ve EMG adı verilen analize dayanılarak konur. ALS ile karışabilecek hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir, çünkü ALS ile karışabilen hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir hastalıklardır.

Piramidal yol hasarının gelişmesini takiben, reflekslerde canlanma ve kaslarda sertlik meydana gelebilir. Hastalık ilerledikçe hareket zorluğu artar ve hasta yatalak hale gelebilir.

Hastalığın oluşumuna etki eden faktörler çeşitlidir ve kesin olarak nedeni saptanamamıştır. Ancak hastalığın etkeni hastalığın ortaya çıkışından yıllarca önce olayı tetiklemiş olabilir. Yapılan deneysel araştırmalara göre Otoimmünite, Oksidatif stress, uzun yıllar ağır metallere maruz kalma, hücresel anormallikler gibi durumların hastalığa neden olabileceği iddia edilmektedir.

Hastalığın kesin bir tedavisi henüz yoktur. Hastalığın ilerlemesini yavaşlatan bazı ilaçlar mevcuttur. Ayrıca bir çok ilaç bu hastalığın tedavisinde yardımcı olarak kullanılabilmektedir.

Gerek evde yerine getirmek zorunda olduğunuz sorumluluklar yüzünden, gerekse işteki karmaşa yüzünden eve geldiğinizde kendinizi gerilmiş, kopmak üzere olan bir ip gibi mi hissediyorsunuz? Hayatınızı kontrol etmek kendi elinizde.1- “Günde en az bir öğün dengeli beslenin.”

Zinde bir sağlık ve strese karşı dayanıklılık için beslenme çok önemli.Düzenli bir beslenme planı tahıllar ,meyva ve sebzeler,günlük süt ,yoğurt,yumurta gibi protein bakımından zengin yiyecekleri içermeli,şeker,yağ ve tuz bakımındansa fakir olmalıdır.

Ayrıca stresle başa çıkmada etkili olan B ve C vitaminlerinden yeterli derecede aldığınızdan emin olun.(B vitamini bütün tahıllar,yumurta fındık ve kırmızı etlerde, Cvitamini ise turfanda meyva ,yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur.

2- “Geceleri en az yedi,sekiz saat uyuyun.”

Kronik uykusuzluk bitkinliğe yol açar ki bu da üretkenliğinizi ve stresle başa çıkabilme yeteneğinizi azaltır.Haftad a en az 4 gün yedi sekiz saat uykuya ihtiyacımız var.En iyi şekilde dinlenemek için yapmanız gereken şey her gün aynı saatte yatağa girerek,aynı saatte uyanmak.Alkol ,nikotin ,kafeinden ve uyumadan önce yatağa girmekten kaçının .

3- “Doktorunuzun tavsiyelerine uyun.”

Eğer hipertansiyon,kalp rahatsızlıkları,şeker hastalığı,veya sırt ağrılarınız varsa doktorunuzun sözlerinden dışarıya çıkmayın. Ayrıca düzenli olarak check up yaptırın.

4- “Haftada en az üç kez spor yapın.”

Aksatmadan ,çok ağır olmamak üzere düzenli olarak yapılan egzersizler kalbi kuvvetlendirir,dolaşımı hızlandırır,kolestrol seviyesini indirir, bunun yanında stres atmanıza da yardımcı olur . Haftada en az üç kez yapacağınız egzersizlerle örneğin yürüyüş,bisiklete binmek,yüzmek gibi ,hem kafanızı tüm sorunlardan arındırın,hem de forma girin. Ancak fazla yorulmaktan kaçının.

5- “Aldığınız kafein miktarını sınırlayın.”

Fazla miktarda kafein sağlığınıza zarar vererek strese yatkınlığınızı artırır. Sizi sabırsız,sinirli yapar,yemek ve uyku düzeninizi bozar. Ayrıca yediğiniz yiyeceklerde bulunan B ve C vitaminlerinin işlevliğini azaltır. Kafeinin aniden bırakılması ise başağrısı,huzursuzluk,depresyon,ve endişeye neden olabilir. Bu nedenle fazlaca çay,kahve içiyorsanız her gün birer bardak azaltmak kaydıyla asgari düzeye indirin.

6- “Sigarayı bırakın.”

Çoğu sigara tiryakileri nikotinin rahatlatıcı olduğunu söyler. Halbuki sanılanın tam tersi bu zehir, vücut sistemine bağımlılık yaratan bir stres daha ekler. Eğer sigarayı bırakmak için yardıma ihtiyaç duyuyorsanız sigarayı bırakmak isteyen bir arkadaşınızla bu işi deneyebilirsiniz veya bir psikoloğa başvurabilirsiniz.

7- “Haftada dört bardaktan fazla alkollü içecek içmeyin.”

Bazı insanlar stres dolu bir günün akşamında fazlaca içerek rahatlayacaklarını düşünürler. Ama gerçekte alkol vücudun kimyasal dengesini bozarak kan dolaşımını aniden hızlandırır ve tansiyonun yükselmesine neden olur. Fazla alkol stresinizi azaltmak yerine arttırır.Bunun yerine yürüyüşe çıkabilir,arkadaşlarınızla birlikte olabilir veya hafif bir müzik dinleyebilirsiniz.

8- “Kilonuzu kontrol edin.”

İnsanın kendi fiziksel görünümüyle barışık olması stresle başa çıkabilmesinde en yardımcı faktörlerden biri. Kendinizi beğenmeniz demek aynı zamanda kendinizi güçlü hissetmeniz demektir. Ancak zayıflarken dikkat edin sinirleriniz de zayıflatmasın. Hızlı kilo verdiren rejim listeleri aynı zamanda sinirlerinizi de zayıflatmak için birebirdir. Bunun yerine yağı ,şekeri azaltın,lifli ve taze yiyecekleri yemeğe özen gösterin. Sadece acıktığınızda,sıkıldığınızda,üzüldüğünüzde,stresli olduğunuz zamanlarda yemek yemekten de vazgeçin.

9- “Sevdiklerinizi bulduğunuz her fırsatta öpün, sarılın”

Araştırmalar düzenli olarak ilgi gören ve başkalarına şefkat gösteren insanların daha uzun yaşadığını ve daha sağlıklı olduğunu gösteriyor. Stresli geçen bir günün ardından sevdiğiniz insanla en az onbeş dakika baş başa kalın.

10- “Akrabalarınızla ilişkilerinizi devam ettirin.”

Güç durumlarla karşı karşıya kaldığınızda ,aileniz en yakın ve en büyük manevi desteği sağlar. Eğer yakın oturduğunuz ama samimi olmadığınız akrabalarınız varsa ,daha sık görüşmeye çalışın.Ara sıra uğrayıp hatırlarını sorun,akşam yemeğine davet edin. Eğer yakınınızda değillerse telefon açın,özel günlerde kartlar atın. Unutmayın ki insanların her zaman birbirlerinin öneri ve desteklerine ihtiyaçları vardır.

11- “Finansal geleceğinizi planlayın.”

Para stresle başa çıkmada önemli bir kaynaktır. Paranız olduğu müddetçe kendinizi güvende hissedersiniz,yarınla ilgili endişeleriniz en aza inmiş olur . Bu nedenle eşinizle bir araya gelerek aile bütçenizi planlayın ve bu bütçeden arttırabileceğiniz para miktarını belirleyin.

12- “Dini bağlarınızı kuvvetlendirin.”

Dini inançlar,kendinizi yanlız ve çaresiz hissettiğinizde ,size destek verebilecek güçlü bir kaynaktır. Güven duygusu ,kendini huzurlu hissetmek,hayata bir anlam ve amaç vermek yaşadığınız stresi azaltmaya yardım eder.

13- “Sosyal aktivitelere katılın.”

Sosyal klüpler, organize bir şekilde insanlarla bir araya gelerek aynı ilgi ve amaçları paylaşmayı sağlar. Burada edindiğiniz arkadaşlar sizinle pek çok konuda iş birliği yapabilir ve destekte bulunabilir.Hayır kurumları,parti kolları,spor klüplerine üye olmayı deneyin.

14- “Güvenebildiğiniz yakın arkadaşlar edinin.”

Kendinize yakın hissettiğiniz,sırlarınızı paylaştığınız,yakın bir arkadaş özel hayatınızın önemli bir parçasıdır. İngiltere de yapılan araştırmalar oldukça yoğun stres altında olan ve hiç bir yakın arkadaşı olmayan kadınların ,yakın arkadaşı olanlara nazaran daha fazla stres yaşadığını ortaya koymuş. Atalarımız boşuna ev alma komşu al dememişler.İyi bir arkadaş kötü günlerinizde de yanınızda olarak derdinizi paylaşır.

15- “Olumsuz duygularınızı kafanızdan atın.”

Öfke,endişe ve depresyon duyguları strese girmek için birebirdir. Bu tür duygulardan sıyrılmaya çalışmak strese karşı direncinizi arttırır. Duygularınızı olumlu yönde ifade edin,iyimser olmaya çalışın.Sabırlı ve temkinli olun,olayların olumsuz sonuçlarına karşı kendinizi önceden hazırlayın.

Organik beyin hastalıkları grubunda, nöropsikiatrik sendromlarla seyreden, temel bulgusu bunama olan dejeneratif beyin hastalığıdır. Yaşlılıkla birlikte Alzheimer riski artıyor. Hastalığın bilinmeyen yönleri tek tek açıklık kazandıkça tedavi umutları da güçleniyor.Carl Sandburg un dile getirdiği gibi, bir yavru kedinin sessiz ve yumuşak adımlarıyla çöker. Önce eşyalarınızı bulamamaya başlarsınız; sonra sık sık kullandığınız sözcükleri, daha sonra en son tanıştığınız kişilerin adlarını anımsamakta zorluk çekersiniz. Randevuları unutmak, evinizin yolunu bulamamak, telefon numaralarını karıştırmak gibi unutkanlıklar bir süre sonra rahatsızlık verici boyutlara ulaşır. Bu unutkanlık krizlerini önce gizlemeye çalışırsınız, ancak bir noktadan sonra olaylar kontrolden çıkarak yaşamınızın normal akışını bozar. Kaza yapmadan araba kullanamazsınız, yataktan kalkınca giyinmekte zorluk çekersiniz, her zaman yaptığınız işleri yapamaz hale gelirsiniz. Örneğin iyi bir piyano virtüözü iseniz eski performansınızdan eser kalmaz; notaları bile okuyamaz hale gelebilirsiniz. Bütün bu aksiliklere önce gerekçe bulmaya çalışır, sonra bunların rastlantı olmadığını anlayarak büyük bir acı duyarsınız. Size neler olduğunu anlamaya çalışırken, zihninizi kuşatan sis giderek koyulaşır. Çocuklarınız size yabancı gibi gelmeye başlar, korkunç kâbuslar rüyalarınızın dışına çıkarak uyanıklık bilincinizi bulandırır.Öyle ki zamanla kol ve bacaklarınız, bağırsaklarınız ve idrar keseniz kontrolden çıkar. Sessiz bir uyuşukluk ve teslimiyet hali içine yuvarlanırsınız; bir iki yıl içinde iyice yatağa düşersiniz; yatak yaraları ve pişikler ortaya çıkar; yutkunma zorluğu başlar. Bu aşamada ölüm yalnızca bir formalitedir.

Belirtileri kısaca şu şekilde özetlenebilir:

1. Günlük yaşam aktivitelerini etkileyen bellek kaybı

2. Günlük yaşam aktivitelerini yapmada güçlük

3. Kelime bulmada güçlük

4. Zaman ve mekan karmaşası

5. Yargı ve karara varmada güçlük

6. Sık kullanılan eşyaların yerlerini değiştirme

7. Ruh hali yada davranışlarda değişim

8. Kişilik değişimleri

9. Sorumluluktan kaçınma

Hastalık, 1906 yılında Alman psikiyatrist Alois Alzheimer tarafından tanımlandığı zaman son derece nadir görülen bir hastalıktı. O yıllarda insanların çoğu genç yaşta öldüğü için hastalığın ortaya çıkma şansı çok düşüktü. O zamandan bu zamana yaşam süresi uzadığı için (ABD de 47 den 77 ye çıktı) Alzheimer kendini gösterme fırsatını yakaladı. Bugün 4 milyon Amerikalı (75 ile 84 yaş arasındaki her 5 yaşlıdan biri, 85 ve yukarısındakilerin yaklaşık yarısı) hastalığa yakalanmış durumda. İnsan ömrünün her geçen gün uzadığı göz önünde bulundurulursa, önümüzdeki 10 yıl içinde bu sayının 6 milyona, 2050 yılında ise 14 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. ABD’de bu hastalığın maliyeti yıllık 80-90 milyar USD civarında ve bir tek hastanın yıllık bakımı 47 bin USD civarındadır.

Anne veya babası bu hastalığa yakalanmış olan orta yaşlı insanlar, bir taraftan ebeveynlerinin bakımını üstlenirken, diğer taraftan onlar gibi olmamak için sağlıklı bir yaşam sürmeye çabalıyorlar. Ne var ki bu önlemler ironik olarak onların ömrünü uzattıkça, ana babalarının kaderini paylaşma olasılığını arttırıyor. Alzheimer e ilişkin geleceğe yönelik tahminde bulunmak çok zor. Ve bugünkü tedavi yöntemleri ancak hastalara semptomatik bir rahatlık sağlıyor. Neyse ki son yıllarda bu tablo hızlı bir değişim geçiriyor. Hastalık hakkında son 15 yılda öğrendiklerimiz, bundan önceki 85 yılda öğrendiklerimizden fazla diye konuşan Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi nden Dr. Bruce Yankner, Yalnızca geçen yıl bilim adamları Alzheimer ın beyne yaptığı zararlarla ilgili çok önemli keşiflerde bulundular. Ve bu keşiflerin ışığı altında ilaç şirketleri yarım düzine kadar yeni ilaç üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Tahminlere göre bir veya birkaç ilaç gelecek 7 yıl içinde piyasaya çıkacak. Bütün bu gelişmelere karşın yaşamakta olan bir kişiye kesin Alzheimer tanısı koymak bilimsel açıdan çok zor. Doktorlar bunama belirtileri gösteren her hastaya Alzheimer tanısı koyma kolaylığına kaçmaktan çekiniyor. Bu nedenle doktorlar diğer olasılıkları ortadan kaldırmak için önce hastada tümör, felç veya vitamin eksikliği gibi bulguları araştırmakla işe başlıyor.

Otopsi incelemelerinde hastaların beyin korteksinde ve diğer beyin bölgelerinde önemli ölçüde hücre kaybı vardır. Beyinde belirgin atrofi(küçülme -büzülme) izlenir. Beyin kıvrımları ve sıvı dolu boşlukları genişlemiştir. Sinir sistemi ve bu sistemi destekleyen yapılar zedelenmeye karşı birçok biçimde reaksiyon veren dokular ve hücrelerden oluşmaktadır. Bu reaksiyonu veren hücre grubu “glia”lar olarak kabul edilir. Belli odaklarda yoğunlaşıp, biriken glia hücreleri nodüller(minik topaklar) oluşturur. Bunlara “Glial Plaklar” denmektedir ve bu bölgelerde normal beyin dokusu yerine dejenerasyona uğramış-inaktif destek dokuları artmış nonfonksiyone küçük alanlar bulunmaktadır.

Hastanın beyninin plaka tomarları ile çöplüğe dönüştüğü, plaka nöronlarının ise adına tengıl denilen bükülmüş protein iplikleri ile kaplı olduğu görülür. Son zamanlara kadar bilim adamları bu lezyonlar hakkında yalnızca tahminlerde bulunabiliyorlardı. Kimse bunların ne olduğunu ve nelerden oluştuğunu bilmiyordu diye konuşan Rockefeller Üniversitesi ndeki Fisher Alzheimer Merkezi Başkanı Paul Greengard, Artık bunların nelerden oluştuğunu ve bunların oluşmasına nelerin yol açtığını biliyoruz diyor.

1980 li yılların başında bilim adamları APP (amyloid precursor protein) denilen molekülü tanımlayınca ilk ipucu elde edilmiş oldu. APP, sağlıklı nöronlar tarafından üretilen normal proteinlerdir. Bunlar, bir iğnenin kumaş parçasından geçmesi gibi hücre zarından içeri sızarlar. APP nin tanımlanmasıyla vücudumuzun en az üç çeşit enzim ürettiği belirlendi. Bunlara alfa, beta ve gama salgıları adı verilir. Bu üç enzim APP üzerinde kısaltıcı etki yaratır. Alfadan farklı olarak, beta ve gama enzimleri, birlikte hareket ederek, adına beta amiloid (A-beta)denilen daha kısa, daha yapışkan bir protein üretirler. Hepimiz A-beta üretiriz, ancak kimse bunun ne işe yaradığını bilmez. Bununla ilgili bilinen tek şey, nöronların etrafındaki sıvının içinde birikmeleri ve plaka oluşturmalarıdır.

Sorun normalin üzerinde üretilmeleri değildir. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi nden Dr. Dennis Selkoe, tipik bir Alzheimer hastasının sağlıklı bir insan kadar A-beta ürettiğini belirtiyor. Selkoe ya göre sorun bunların dışarı atılması sırasında ortaya çıkıyor. Normal olarak A-beta hücrenin dışına çıktığı zaman erir, ancak bazen erimesi mümkün olmayan ve adına fibril denilen şekiller oluşturur. Bunlar birbirine yapışarak plakalar haline gelir. Her insan yaşlandıkça plaka üretir. Gerçek sorun, bu plakaların iltihaplanma ile sonuçlanan reaksiyonları tetiklemesidir. Beyin, genel olarak, enfeksiyonlarla mücadele ederken serbest radikal denilen toksik ajanlar üretir. İşte bu fibriller de benzer reaksiyonlara zemin hazırlar. Harvard Üniversitesi nden genetik bilimci Rudy Tanzi, Fibrillerin enflamasyona yol açması durumunda, nöronlar dost ateşi sonucu ölür diye konuşuyor. Plaka formasyonu hakkında bilgiler arttıkça tengılların beyin hücrelerini nasıl öldürdüğü konusu da açıklık kazanmaya başladı. Sağlıklı bir nöron bir ahtapota benzer. Nöronun küresel gövdesi, akson denilen ince uzantılarla kaplıdır. Bunlar diğer hücrelerle bağlantı kurmaya yarar. Adına mikrotüp denilen iç yapıların çevresinde oluşan uzantılar, dolaşım sistemi olarak görev yapar; besinleri taşır ve kimyasal mesajları iletir. Bu sistemi, adına tau denilen bir çeşit yapışkanlı protein bir arada tutar. Tau molekülleri, mikrotüplerin kenarlarına sıkıca yapışır. Alzheimer söz konusu olduğunda, tau molekülleri ayrılır ve kendiliğinden düğümler oluşturur. Bu durumda mikrotüpler parçalara ayrılır ve nöronlar ölür. Nöronlar ölürken beraberinde isimleri, adresleri, sayıları da götürür.

Beynimizin bir santimetreküpünde, bir trilyon bağlantılı, 100 milyar nöron bulunmakta, bunların arasında her bir saniyede 10 milyonXmilyar kere uyarı gerçekleşmektedir. Tüm bunlar 1300 gramdan hafif, sınırsız kompleks bir kimyasal fabrikayı oluşturmaktadır. Bu fabrika içerisinde hücreler arası bağlantılar ve etkileşimler ve bu etkileşimi sağlayan kimyasal maddeler hafıza sistemimizin temelini teşkil eder.

Tau nun düğümlenmesine yol açan etmen nedir? Bazı bilim adamları, amiloid plakaların nöronların dış yüzeylerine baskı yapmasıyla işlemin başladığını tahmin ediyor. Bunun sonucunda içerde birbiri ardına kimyasal değişiklikler oluşur.

Alzhemier’ı Etkileyen Faktörler

Genetik faktörler

AH ile ilişkili 3 kromozom saptanmıştır. Bunlar 21, 14 ve 19. kromozomlardır. 21. ve 14. kromozomlar 40-50 yaşlarında başlayan AH ile ilişkili bulunmuştur. İleri yaşlarda başlayan AH ile ilişkili bulunmamıştır. Kısa bir süre önce 19. kromozom üzerinde APOE-e4 adlı bir genin ileri yaşta başlayan (65 yaş üzeri)AH ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu gen günümüzde de birçok araştırmacı tarafından risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Bu gen hastalık yapıcı değil hastalığa karşı duyarlılığı artırmaktadır.

Alzheimer ın patolojisi anlaşıldıkça başka sorular ortaya çıkıyor. Hastalık bazı kişilerde 50 yaşlarında kendini belli ederken, niçin bazılarında 90 lı yaşlarda ortaya çıkıyor? Yanıtlardan biri kalıtsallık. Son 10 yılda araştırmacılar mutasyona uğrayan 3 genin hücrelerde A-beta üretimini arttırdığını ortaya çıkarttılar. Bu mutasyonlar soyaçekim yoluyla aile bireyleri arasında görülebilir. Ailesinde Alzheimer vakası görülen kişilerde hastalık büyük bir olasılıkla 60 lı yaşlarda ortaya çıkar. Kalıtsal kökenli vakalarda Alzheimer ın erken yaşlarda görülmesi nadirdir; tüm vakaların yüzde 3 ile 5 ini oluşturur. Hastalığın yaygın şeklinde kalıtsallık payı çok yüksektir. Son çalışmalara göre anne veya babası Alzheimer a yakalanmış kişilerin hastalığa yakalanma eğilimi, sağlıklı ebeveynlere sahip kişilere oranla, 3 mislidir. Hem annesi hem de babası hastalıklı kişilerde bu risk 5 misli artar.

Çevresel faktörler

Çevresel faktörler, genetik açıdan hastalığa eğilim taşıyan kişiler üzerinde, normal kişilere oranla daha etkilidir. Hangi çevresel faktörlerin hastalığı tetiklediği henüz tam olarak bilinmiyor. Bu konuda Sally Luxon ve Diane Schuller adındaki ikizlerin örneği çok belirgin ipuçları içermektedir. Tek yumurta ikizi olan Sally ve Diane, aynı genleri paylaşır. Ohio da büyüyen ikizler, gençlik dönemlerinde hemen hemen benzer bir yaşam sürmüşlerdir. 63 yaşına gelen Diane, yaşını hiç göstermediği gibi eşi ile seyahat etmekten zevk almakta, çocukları, torunları ve 86 yaşındaki annesi ile gayet iyi geçinmektedir. Öte yandan Sally, ileri bir Alzheimer hastası olup, 1963 yılından bu yana hiç konuşmamakta, 1994 yılından beri de yürüyememektedir. Ne çocuklarını ne de torunlarını tanımaktadır. Diane ve Sally bugün Duke Üniversitesi nde yürütülmekte olan İkiz Alzheimer Hastaları çalışmasına deneklik etmektedir. İkisinin farklı kaderlerine açıklık getirmek çok zor olmakla birlikte, bilim adamları genetik olmayan faktörleri gün ışığına çıkartmakta bu ikisinden çok yararlandıklarını itiraf ediyor. Kafa travması çevresel faktörlerin başında geliyor. Otopsi raporlarından yararlanan bilim adamları, kafa travmasının amiloid plaka birikimini tetiklediğini ortaya çıkarttı. Epidemiyolojik çalışmalar bu ani plaka birikimlerin etkisinin uzun süreli dolduğunu gösteriyor. Örneğin 2 bin denek üzerinde sürdürülen 5 yıllık bir araştırma, kafa travmasının Alzheimer riskini 3 misline çıkarttığını ortaya koydu.

Travma gibi uyarı eksikliği de Alzheimer a davetiye çıkartır. Dünyanın neresinde olursa olsun, eğitimsiz kişilerde hastalığın görülme sıklığı daha yüksektir. Son yıllarda Indiana Üniversitesi nde, 65 yaşının üzerindeki Afrika kökenli 2.200 Amerikalı üzerinde yürütülen çalışmaya göre, kırsal bölgelerde yaşayan ve 7 yıldan daha kısa süre eğitim alan kişilerin hastalığa yakalanma olasılığı, şehirlerde yaşayan eğitimli kişilere göre 6. 5 mislidir. Bilim adamları burada, eğitim yetersizliğinin çocukluk dönemi yoksunluğuna yol açtığını düşünüyor.

Alzheimer hastalığı, beyindeki sinir hücrelerinin dejenerasyonuna ve beyin dokusunun büzüşmesine neden olan bir durumdur. Beynin düşünce, bellek ve dili kontrol eden bölümlerini etkiler. Genellikle 60 yaşın üzerindeki kişilerde görülmesine karşın 40 yaşındakileri de etkileyebilir. Yaşlılarda demansın (zihinsel yetide azalma) en sık rastlanan nedenidir.
Çoğu kişi zaman zaman, anahtarlarını nereye koyduğunu unutabilir ya da bir hafta önce neler olduğunu hatırlamayabilir. Unutkanlık sıklaşır, giyinmek ya da evin yolunu bulmak gibi günlük işleri kapsarsa Alzheimer hastalığının (AH) belirtisi olabilir.
AH nin kesin nedeni hâlâ bilinmiyor. Araştırmacılar bu hastalığın, genetik etmenler, yaşlanma süreci ve çevreyle ilgili nedenlerin birlikte etki göstermesi sonucunda ortaya çıktığını düşünüyorlar. ABD de 4 milyon kişide AH bulunduğu belirtiliyor.
İki tip Alzheimer hastalığı bulunmaktadır. Birincisi, kalıtım yoluyla anne babanın birinden ya da her ikisinden geçen özgül gen mutasyonunun kişiyi hastalığa yatkın duruma getirdiği ailevi Alzheimer hastalığıdır. İkincisi ise hiçbir belirgin kalıtımsal kalıbın görülmediği sporadik Alzheimer hastalığıdır. Ailevi AH vakalarının çoğu erken başlangıçlıdır (genellikle 65 yaşın altındaki kişilerde görülür). Daha sık rastlanan geç başlangıçlı AH ise 65 yaşın üzerindeki kişilerde görülür.
Alzheimerli hastalar kendilerine bakamadıklarından, aile üyeleri önemli kararlar almak zorundadır. Bu hastaların ailelerine destek ve yardım sağlayan çeşitli kuruluşlar bulunuyor.
 
BELİRTİLER:
Unutkanlık ve dikkatini yoğunlaştıramama erken ortaya çıkan belirtilerdir. Hastalık geliştikçe, kişiler olayları hatırlamayabilir, zaman ve yer konusunda zihinleri karışır, doğru sözcüğü bulmada ve söylemede güçlük çeker ve basit günlük işlerini yapamazlar.
 
TEDAVİ:
Günümüzde, Alzheimer hastalığını önlemeye ya da iyileştirmeye yönelik bir tedavi yoktur. Bazı ilaçlar belleği bir dereceye kadar düzeltebilir, davranış sorunları gibi özgül bazı belirtilerin kontrol edilmesine ya da hastalığa bağlı kaygı (anksiyete) ya da depresyonun tedavisine yardımcı olabilir.
 

Stresli erkeklerin büyük bölümünün daha iyi bir iş bulma eğiliminde olduğu, bunun da sağlığı olumlu yönde etkilediği düşünülüyor.Bilim adamları, stresin her zaman kalp hastalıklarına yol açmadığını ortaya çıkardılar.

Glasgow bölgesinde çalışan orta yaş İskoçyalı erkekler üzerinde yapılan araştırmada, denekler 20 yıl süre ile gözlendi. Fazla stresli olduklarını ifade edenlerin, genellikle daha fazla hastalıklardan şikayet ederek hastaneye başvurduklarını belirleyen araştırmacılar, bu yüzden bazı analizcilerin, stresin kalp hastalıklarına yol açtığı düşüncesine vardıklarını belirttiler. Kalp hastalıkları şikayetiyle hastaneye başvuran deneklerin kalp elektrokardiyogramlarını inceleyen uzmanlar, yüksek stres içinde bulunduklarını rapor eden deneklerde, kalp hastalıklarının ve kalp hastalıklarından meydana gelen ölümlerin düşük olduğunu tespit ettiler. Kendilerini yüksek stres içinde hisseden deneklerin, sigara kullandıklarını ve içki içtiklerini belirleyen uzmanlar, sonucun kendileri için sürpriz olduğunu söylediler.

Araştırmacılar, stresli erkeklerin büyük bölümünün daha iyi bir iş bulma eğiliminde olduğunu, bunun da sağlığı olumlu yönde etkilediğini düşünüyor.

Araştırma raporu, British Journal of Medicine adlı dergide yer aldı.

Güney Carolina Psikoterapi ve Hipnoterapi Kliniği Başkanı Dr. Güngör Özbek, psikolojik hastalıkların tamamının, fizyolojik hastalıkların da yüzde 60 ının stres kaynaklı olduğunu söyledi ve stresten kurtulmanın pratik yollarını açıkladı.Dr. Özbek, “Aşırı sabırsızlık, diş ve yumrukları sıkma, karşıdakine sürekli ters cevaplar verme, başkalarına çabuk kızma ve onları dinlememe, aniden kızıp küfretme, yerinde duramama, çok konuşma durumlarında, aşırı stres altındayız demektir. Psikolojik hastalıkların tamamı, fizyolojik hastalıkların da yüzde 60 ı stres kaynaklıdır” dedi.

Stres kaynakları

Çalışma hayatı, evlilikte ve kişisel ilişkilerde yaşanan sorunlar, zaman baskısı altında boğulma ve kendisini yetersiz bulmanın stres yaratacak “iç çatışmalara” neden olabiliyor.

Stres atma yöntemleri

Dr. Özbek, stresi atmanın en güzel yolunun, “saatte 6 kilometre hızla yürümek” olduğunu bildirerek, “Beyin, yürüyüş sırasında endorfin salgısını üreterek, vücudu dinlendiriyor” dedi. Bir diğer stres atma yönteminin de “pozitif düşünmeyi öğrenmek” olduğunu bildiren Dr. Güngör Özbek, negatif düşüncenin beyini olumsuz yönde etkileyerek stres yarattığını söyledi.

Yoga, meditasyon, hipnoz ve gevşeme gibi teknikler de stres atma yöntemlerinin başında geliyor. Tabiat şartları ve ekonomik koşulların ağırlaşmasına paralel olarak stresin de arttığına dikkati çeken Özbek, yine Amerika da yapılan bir araştırmanın, doktora gidenlerde sorunlarının yüzde 90 ının strese bağlı olarak geliştiğini ortaya koyduğunu söyledi.

Strese kalbiyle duyarlılık gösterenlerde bağışıklık sistemi sorunları daha fazla.Strese kalbiyle duyarlılık gösterenlerin, damar sistemiyle duyarlılık gösterenlere göre daha fazla bağışıklık sistemi sorunu yaşadıkları saptandı.

Brain, Behavior and Immunity (Beyin, Davranış ve Bağışıklık) adlı derginin Ağustos sayısında yer alan araştırmaya göre, insanlarda stres iki şekilde etkili oluyor. Stres bazılarında kalbin şiddetli kan pompalamasına, bazılarında ise damarların sertleşmesine yol açıyor.

Stresin kalbi zorlamasıyla tansiyonun yükseldiğini belirten uzmanlar, damarların sertleşmesiyle de kan dolaşımının etkilendiğini kaydediyor. Önceki araştırmalarda psikolojik kronik stresin bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etki meydana getirdiği ve bağışıklık sistemi kapasitesinin hastalıklarla savaşta azaldığı belirlendi.

Yeni araştırmada, kalbin strese karşı büyük duyarlılık gösterdiğini saptayan araştırmacılar, bu tepkinin kalp hastalıklarında rol oynadığını belirtiyor. California Üniversitesinde 56 sağlıklı erkek ve kadın denek üzerinde yapılan araştırmalarda, deneklere stres meydana getirebilecek, gerçek yaşamdan alınmış iki ayrı olayla ilgili konuşma yapıldı.

Deneklere bağışıklık sistemini ölçen kan testi uygulayan araştırmacılar, strese karşı sadece kalp duyarlılığı gösteren deneklerde, kandaki beyaz kürelerden akyuvar cinsi lenfositlerin tekrar bölündüklerini ve yayıldıklarını gözledi. Bir çeşit beyaz kan hücreleri olan lenfositlerin tekrar bölünüp yayılmalarının, kalp hastalıklarında meydana gelen iltihaplanma ile ilgilisi olduğu düşünülüyor.

Strese karşı damar sistemiyle duyarlılık gösteren deneklerde ise aynı duruma rastlanmadığı bildirildi.

“Brain, Behavior and Immunity” (Beyin, Davranış ve Bağışıklık) adlı derginin Ağustos sayısında yer alan araştırmaya göre, insanlarda stres iki şekilde etkili oluyor. Stres bazılarında kalbin şiddetli kan pompalamasına, bazılarında ise damarların sertleşmesine yol açıyor. Stresin kalbi zorlamasıyla tansiyonun yükseldiğini belirten uzmanlar, damarların sertleşmesiyle de kan dolaşımının etkilendiğini kaydediyor.Önceki araştırmalarda psikolojik kronik stresin bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etki meydana getirdiği ve bağışıklık sistemi kapasitesinin hastalıklarla savaşta azaldığı belirlendi. Yeni araştırmada, kalbin strese karşı büyük duyarlılık gösterdiğini saptayan araştırmacılar, bu tepkinin kalp hastalıklarında rol oynadığını belirtiyor.

California Üniversitesi’nde 56 sağlıklı erkek ve kadın denek üzerinde yapılan araştırmalarda, deneklere stres meydana getirebilecek, gerçek yaşamdan alınmış iki ayrı olayla ilgili konuşma yapıldı. Deneklere bağışıklık sistemini ölçen kan testi uygulayan araştırmacılar, strese karşı sadece kalp duyarlılığı gösteren deneklerde, kandaki beyaz kürelerden akyuvar cinsi lenfositlerin tekrar bölündüklerini ve yayıldıklarını gözledi.

Bir çeşit beyaz kan hücreleri olan lenfositlerin tekrar bölünüp yayılmalarının, kalp hastalıklarında meydana gelen “iltihaplanma” ile ilgilisi olduğu düşünülüyor. Strese karşı damar sistemiyle duyarlılık gösteren deneklerde ise aynı duruma rastlanmadığı bildirildi.

Alerji; bağışıklık sisteminin vücuda zararlı olmayan maddelere karşı başlattığı abartılı ve şiddetli bir reaksiyon olarak tanımlanabilir. En sık karşılaşılan alerjenleri ise ev tozu akarları, polenler, otlar, hayvan tüyleri, küf ve besinler olarak sayılabilir. Alerjiye neden olan bu tür maddelere allerjen denir. Bu alerjenler vücuda temas ettiği bölgelere göre farklı şikayetlere neden olur. Her insanın savunma sisteminin karakteristiği farklı olduğu için insanların allerjenlere olan reaksiyonları tamamen farklıdır. Baharın gelmesiyle birlikte artan allerjen miktarı burun akıntısı, hapşırma, öksürük, vücutta kaşıntı, kızarıklık ve döküntü gibi şikayetlere daha sık neden olabilir.

Burun, soluk yolları, deri ve gözler en sık allerjene maruz kalan bölgelerdir. Bu bölgeler ya vücudun dışındadır ya da vücudun dışı ile sıkı irtibatları vardır. Sindirim sistemi alerjileri de sıktır ve genellikle besinlerden dolayı ortaya çıkar. Bu tür allerjinin bir mevsimi yoktur.

Alerjik rinitte burunda kaşıntı, tıkanıklık, rahat nefes alamama ve burun akıntısı bulguları görülebiliyor. Alerjik göz reaksiyonlarında ise gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma, göz kapaklarında şişlik görülür. Solunum sisteminde ise boğazda gıcık hissi ve kaşınma, kuru öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığı ortaya çıkar. Alerjik cilt reaksiyonlarında ise kaşıntı, kızarıklık, ciltte kabarıklık ve döküntü gibi birçok değişik şikayet ortaya çıkar. Astım hastalarının bahar aylarında şikayetlerinin arttığı biliniyor.

Özellikle bahar aylarının gelmesiyle bitkilerin polenleri bol miktarda havaya salınıyor. Polen alerjisi, ağaçların, fundalıkların, tahıl ve otların ve daha az sıklıkla da çiçeklerin polenlerinden kaynaklanır. Polenler üst solunum yolları ve solunum sisteminde yanma, kaşıntı, kuru öksürük ve nefes darlığı şikayetlerine neden olur.

Polen mevsimlerinde; ağaçların çoğunlukla Mart ayından Mayıs’a, çayırların Nisan’dan Haziran’a, otların ise Haziran sonundan Eylül’e kadar havaya polen saldığı biliniyor. Aynı zamanda tek başına polen mevsimleri ve polenlerdeki artışlar, iklime ve yöresel faktörlere göre de değişim gösterebiliyor.

Birçok bitkinin çiçeklenme döneminde, açık havada oldukça yüksek miktarda polen oluşur. Polen düzeyleri; kırlık bölgelerde gün içi en yüksek düzeyken, şehirlerde ise akşama doğru en yüksek düzeyine ulaşır. Dağlık ve deniz kenarı bölgelerde ise polen miktarı daha az olup, yağmur ve bulutlu havalarda bu miktar daha da azalır. Geceleri yatak odasının pencerelerini kapatmak, evin dışında giyilen kıyafetleri yatak odasına sokmamak, saçları yıkayarak polenden arındırmak akşamları daha rahat etmenize yardımcı olabilir.

Alerjik rinit, burun mukozasının alerjik nedenli iltihabıdır. Özellikle alerjik yatkınlığı olan, atopik kişilerde görülür. Çoğunlukla ömür boyu devam etmekle birlikte, ileri yaşlarda şiddeti azalabilir.En sık rüzgarın havada uçurduğu polenlere bağlı olarak gelişen alerjik rinit, herhangi bir alerjen tarafından da meydana gelebilir. Kendiliğinden geçme olasılığı ise oldukça düşüktür. Alerjik rinite yakalanmamak için bu hastalığa neden olan alerjenlerden uzak durmak ve bunun için gerekli tedbirleri almak gerekir. Alerji ve alerjik rinit hakkında bilmeniz gerekenler ve alerjik rinitten korunmak için almanız gereken pratik tedbirler…

Burun rahatsızlıklarından kaynaklanan sorunlar, önemli bir sağlık sorununu oluşturuyor. Toplumun yaklaşık yüzde 17’si alerjik rinitli. Alerjik rinitler, horlama, sinüzitler toplumda sık görülen önemli sağlık sorunları arasında. Bu rahatsızlıklar, kişilerde sosyal ve psikolojik sorunlara da neden olmakta.

ALLERJİ NEDİR?

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır. Vücudun karşılaştığı yabancı maddeye antijen adı verilir. Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir. Alerjik reaksiyonlar vücudun belirli bir bölgesinde olabileceği gibi, yaygın da olabilir. Alerjik reaksiyonlarda en korkulan şey anafilaksi dediğimiz hayatı tehdit eden durumun gelişme riskidir, fakat bunun tüm alerjik reaksiyonlar içinde görülebilme sıklığı oldukça düşüktür.

NELER ALLERJİYE YOL AÇAR?

Günlük hayatımızda alerji nedeni olabilecek birçok alerjen ile karşılaşmaktayız. Özellikle sanayi ürünlerinin ve kimyasal madde kullanımının yaygınlaşması ile alerjik hastalıkların görülme sıklığı da giderek artmaktadır. Alerjenler çok çeşitlidir. Yiyecekler, havada uçuşan polenler, ev tozları ve bunların içinde gözle görülmeyen küçük canlılar, hayvan tüyleri, giyecekler, takılar, kimyasallar ve aklınıza gelebilecek daha birçok şey alerji etkeni olabilir. Alerjik reaksiyon kişiye özel bir durumdur. Farklı kişiler farklı maddelere farklı alerjik reaksiyonlar gösterebilirler veya hiç alerjik reaksiyon göstermeyebilirler. Alerjiye yatkınlık kalıtsaldır ve genetik faktörler rol oynar. Alerjenler alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontak dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

ALLERJİK RİNİT NEDİR?

Rinit burun iltihabı anlamına gelmektedir.. Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir. Belirli mevsimlerde (en çok polenlerin uçuştuğu bahar aylarında) ortaya çıkan tipine mevsimsel rinit denir. Mevsimsel alerjik rinit saman nezlesi olarak ta bilinir, fakat bu doğru bir terim değildir. Bir de alerjik rinitin tüm bir yıl boyunca süren tipi vardır ve perenial rinit olarak adlandırılır. Perenial rinitte neden, genellikle yıl boyunca ortamda bulunan hayvan tüyü, çeşitli kimyasallar veya ev tozu gibi alerjenlerdir.

HANGİ ALLERJENLER ALLERJİK RİNİTTE ROL OYNAR?

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar. Fakat benzer reaksiyon küf, hayvan tüyü, ev tozu ve akarları gibi alerjenlere karşı da gelişebilir. Rüzgarla havada uçuşan küçük polenlerin hava yolları mukozasına yapışarak alerjik olayı başlatması ile alerjik rinit meydana gelebilir. Bu alerjenler ebatlarından dolayı burun mukozasında yakalanır ve genellikle daha aşağılara inerek alt solunum yolu belirtileri oluşturmazlar. Fakat bu her zaman geçerli değildir. Bu reaksiyonları başlatan polenler kişiye ve yöreye göre farklılık gösterirler. Özellikle kuru ve rüzgarlı havalarda havadaki polen miktarı fazladır ve alerjik rinit görülme sıklığı artar.

ALLERJİK RİNİTİN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler,boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir. Burun tıkanıklığı ve koku almada güçlük ortaya çıkabilir. Bazen bu belirtilere hırıltılı solunum eşlik edebilir. Öksürük ve başağrısı da görülebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARDA DİĞER ALLERJİK HASTALIKLAR DA ARTMIŞ MIDIR?

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur. Bu kişilerde diğer alerjik hastalıkların (egzema, ürtiker veya astım gibi) görülme sıklığı normal kişilere göre daha fazladır. Ayrıca ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan kişilerde de alerjik rinit ve diğer alerjik hastalıkların görülme sıklığı daha fazladır.

ALLERJİK RİNİT HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR?

Hastalık semptomları genellikle 40 yaşından önce ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe şikayetler azalır. Fakat hastalığın kendiliğinden tamamen geçmesi nadirdir.

ALLERJİK RİNİTTE TANI NASIL KONULUR?

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür. Belirtilerin hangi mevsimde, ne ile karşılaşıldığında, nasıl ortaya çıktığının bilinmesi tanıya ulaşmada önemlidir. Bazen yapılan testlerin sonuçları negatif olduğu halde, hastanın tipik öyküsünden tanı koymak mümkün olmaktadır. Muayene sırasında hastaların burun mukozaları soluk, fakat burun delikleri kırmızıdır. Bu hastalarda burun mukozasının sürekli iltihabına bağlı polipler gelişmiştir, bu polipler özellikle tüm yıl boyunca devam eden tipte sıktır. Bu polipler de burun tıkanıklığına neden olabilir. Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Özellikle deriye uygulanan alerji testleri en sık kullanılan metoddur. Kanda eosinofil denilen ve alerjik reaksiyonlarda sayıları artan hücrelerin sayılması veya bu hücrelerin burundan alınan sürüntüde incelenmesi tanıyı destekler. Bazen de olası alerjenlerden uzak durma veya karşılaşma sonrasındaki yanıta bakılarak alerjenin tanısına gidilebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER NELERDİR?

Tozlu ve polenli ortamlarda bulunmamalı, eğer bulunmak durumunda kalınırsa da maske kullanılmalıdır.

Polenlerin uçuştuğu mevsimlerde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır.

Özellikle kaloriferli evlerde kuru ev havası alerjik rinitin kötüleşmesine neden olabileceğinden, evde hava nemlendiricisi kullanılmalıdır.

Oda havasının temizliğine dikkat edilmeli, havalandırma sistemlerinin iyi çalıştığından emin olunmalıdır.

Evde hayvan ve bitki beslemekten kaçınılmalıdır.

Tüylü ve yünlü battaniyeler yerine pamuklu ve sentetik olanları tercih edilmelidir.

Toz barındırabilecek tarzda kilim, halı gibi ev eşyaları kullanılmamalıdır.

ALLERJİK RİNİTTE TEDAVİ NASILDIR?

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Bu konuda alınması gerekli önlemler ‘Alerjik riniti olan hastaların dikkat etmesi gerekenler nelerdir?’ bölümünde anlatılmıştır. Alerjik rinitin tedavisi şikayetlerin giderilmesine yöneliktir, hastalık bu tedaviyle ortadan kaldırılamaz. Alerjik rinitin tedavisinde hekim tarafından, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan ilaçlar, kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar verilebilir. Ancak tüm bu ilaçlar muhakkak hekim tarafından hastalığın şiddeti ve hastanın durumu değerlendirilerek düzenlenmelidir.

ALLERJİK RİNİTİN SONUÇLARI NASILDIR?

Alerjik rinit ömür boyu devam eden fakat yaşla beraber şiddeti azalan bir hastalıktır. Alerjik rinit hastaya sıkıntı vermesi, yaşam kalitesini bozması ve iş gücü kayıplarına neden olması dışında çok önemli sağlık sorunlarına neden olmaz. Eğer gerekli tedbirler alınır ve uygun tedavi verilirse bu hastalığın atak sayısını oldukça azaltmak mümkündür.

ÖNEMLİ UYARILAR

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır.

Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir.

Alerjenler, alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontakt dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar.

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler, boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür.

Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir.

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır.

Alerjik rinitin tedavisinde hekimin önerisiyle, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan spreyler ve kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar kullanılır.

Çağın hastalığı stres, her türlü hastalığa zemin hazırlıyor. Bilim adamları stres altındaki vücutta neler yaşandığını şöyle açıklıyor:

1-Sinir sistemi: Vücut, bir anda bütün enerji kaynaklarını bu dış tehditle mücadele etmeye yönlendirir. “Savaş ya da kaç” tepkisi olarak adlandırılan bu durumda sempatik sinir sistemi, böbreküstü bezlerine “Adrenalin ve kortizol salgıla” talimatı verir. Bu hormonlar kalp atışlarını hızlandırırken, tansiyon ve kandaki şeker oranı da yükseltir. Tehdit geçince ise vücut dengesi tekrar sağlanır.

2-Kas ve iskelet sistemi: Kaslar gerilip katılaşır. Bu durumun uzun sürmesi baş ağrısına zemin hazırlayabileceği gibi kas ve iskelet sisteminde çeşitli rahatsızlıklara yol açabilir.

3-Solunum sistemi: Stresli durumlarda daha sık aralıklarla ve daha zor nefes alınır. Bu da kimi insanlarda panik atakları tetikleyebilir.

4-Kalp-damar sistemi: Trafik sıkıştığında yaşanan türden geçici (akut) stres, kalp atışlarını hızlandırır ve kalp kaslarının büzülmesine yol açar. Daha büyük kaslara kan taşıyan damarlardaki kan seyrelir ve vücudun bu bölgelerine daha fazla kan pompalanmasına neden olur. Sık tekrarlanan akut stres, kalp damarlarında iltihaplanmalara ve dolayısıyla kalp krizlerine neden olabilir.

5-Endokrin (iç salgı) sistemi: Beynin gönderdiği sinyaller doğrultusunda böbreküstü bezleri “kortizol” ve “epenifrin” salgılar. Her ikisi de “stres hormonu” olarak tanımlanmaktadır. Bu iki hormon salgılandığında, karaciğer de glikoz salgısını artırır. Aslında bu, vücudun savunma yöntemidir ve stresli durumlarda “savaş ya da kaç” stratejisini uygulamak için gereken enerjiyi sağlar.

6-Mide - bağırsak sistemi: Her zamankinden daha az ya da daha çok yenir. Daha fazla yemeniz, alkol ya da sigara tüketimini artırmanız durumunda reflü ya da kalp yanması gibi hastalıklar ortaya çıkabilir. Stres ayrıca, yemekteki besleyici maddelerin normal emilim şeklini ya da besinin vücuttaki dolaşım hızını değiştirerek sindirim sisteminizi de vurabilir. Bunun sonucunda kabızlık ya da ishal ortaya çıkar.

7-Üreme sistemi: Kronik stres, sperm ve testosteron düzeyini azaltabilir, iktidarsızlık yaratabilir. Kadınlarda adet düzeni bozulur, kimi zaman tamamen kesilir ya da sancılı adetler başlar. Stres cinsel isteği de azaltabilir.

Strese kalbiyle duyarlılık gösterenlerin, damar sistemiyle duyarlılık gösterenlere göre daha fazla bağışıklık sistemi sorunu yaşadıkları saptandı. “Brain, Behavior and Immunity” (Beyin, Davranış ve Bağışıklık) adlı dergide yer alan araştırmaya göre, insanlarda stres iki şekilde etkili oluyor. Stres bazılarında kalbin şiddetli kan pompalamasına, bazılarında ise damarların sertleşmesine yol açıyor. Stresin kalbi zorlamasıyla tansiyonun yükseldiğini belirten uzmanlar, damarların sertleşmesiyle de kan dolaşımının etkilendiğini kaydediyor.Önceki araştırmalarda psikolojik kronik stresin bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etki meydana getirdiği ve bağışıklık sistemi kapasitesinin hastalıklarla savaşta azaldığı belirlendi. Yeni araştırmada, kalbin strese karşı büyük duyarlılık gösterdiğini saptayan araştırmacılar, bu tepkinin kalp hastalıklarında rol oynadığını belirtiyor.

California Üniversitesi’nde 56 sağlıklı erkek ve kadın denek üzerinde yapılan araştırmalarda, deneklere stres meydana getirebilecek, gerçek yaşamdan alınmış iki ayrı olayla ilgili konuşma yapıldı. Deneklere bağışıklık sistemini ölçen kan testi uygulayan araştırmacılar, strese karşı sadece kalp duyarlılığı gösteren deneklerde, kandaki beyaz kürelerden akyuvar cinsi lenfositlerin tekrar bölündüklerini ve yayıldıklarını gözledi.

Bir çeşit beyaz kan hücreleri olan lenfositlerin tekrar bölünüp yayılmalarının, kalp hastalıklarında meydana gelen “iltihaplanma” ile ilgilisi olduğu düşünülüyor. Strese karşı damar sistemiyle duyarlılık gösteren deneklerde ise aynı duruma rastlanmadığı bildirildi.

Valparaiso Üniversitesindeki ilk yılımda gelecek öğrenim ve iş yaşamımın belirsizlikleri karşısında emekli bir rektörle tanışma fırsatı buldum. Onu dinlemeye gelen pek fazla kişi yoktu. Küçük bir grup heyecanlı arkadaşımın arasında oturuyordum; hepimiz hem okul içinde, hem de ülke çapında ve yurt dışında, kazanmış olduğu başarılar ve derin bilgeliğiyle itibar edilen bir adamın gelişini biraz kaygıyla bekliyorduk.Dr. O.P. Kretzman, yaşlı ve gözleri bozuk bir adamdı. Salona tekerlekli sandalyeyle girdi. İçeride çıt çıkmıyordu. Kısa süre sonra Dr. Kretzman salondakilere soruları olup olmadığını sorunca bütün gözler bize döndü. Sessizlik. İçten içe bunun ne kadar büyük bir fırsat olduğunu biliyordum, bu nedenle duyduğum korkuya karşın cesaretimi toplayıp bir soru sorarak buzları erittim.

Önündeki bütün seçenekler ve belirsizlikler karşısında bir birinci sınıf öğrencisine ne tavsiye edersiniz? Yanıtı kısa ve etkiliydi. Bir seferde ağzınıza bir lokma alın. Bu kadar. Bu, o an ve yaşamımdaki diğer anların hepsi için mükemmel bir stres avcısıydı.

Şimdi iş yaşamında 20 yılını doldurmuş biri olarak, sağlıklı bir yaşam sürmek için birkaç stres avcısı daha buldum. Buyurun!

• Önceliklerinizi değiştirin.

• Kendinize süresiz izinler verin.

• Bir adım geri çekilip gözlemleyin.

• Amacınızı yeniden gözden geçirin.

• Masaj yaptırın.

• Beş dakika erken çıkın.

• Bir komedi filmi izleyin.

• Boşverin ve Allah a havale edin.

• Olumlu cevaplar verin.

• Yerinizi düzenleyin.

• Duygularınızı paylaşın.

• Birkaç çiçek koklayın.

• Onay isteyin.

• Sezgilerinize kulak verin.

• Birine yardım edin.

• Ellerinizi ve ayaklarınızı ovuşturun.

• Gözünüzün önünde olumlu sonuçlar canlandırın.

• Sağlığınıza dikkat edin.

• Yargılamayın, affedin.

• Bahçe işi yapın.

• Bir bütçe yaratın.

• Aşırı duygulu olmayın, ama insanların duygularını paylaşmaya çalışın.

• Sakin olun ve meditasyon yapın.

• Zaman kazandıran teknolojileri kullanın.

• Arabanızı kenara çekin, yolculuğun zevkine varın.

• Plan yapmak için zaman ayırın.

• Şükredin.

• Unutmayın, not alın.

• Kolaylaştırın, kolaylaştırın, kolaylaştırın.

• İş arkadaşlarınızla konuşun.

• Kendi kendinize yıkıcı konuşmayın.

• Eğlenmek için zaman ayarlayın.

• Çevrenizi değiştirin.

• Doğal ritminize uyun.

• Armağanlarınızı kolay vereceğiniz bir yer bulun.

• Kendinizi tam olarak ifade edin.

• Sorunları fırsat olarak görün.

• “Peki ya”lardan kurtulun.

• Sizden beklenenin ne olduğunu iyi anlayın.

• Uzmanlara danışın.

• Elinizden gelenin en iyisini yapın ve orada durun.

• İlahi zamanlamaya ve düzene güvenin.

• Sabırlı olun.

• Derin derin soluk alıp verin.

• Yürüyüşe çıkın.

• İşlerinizi tamamlayın.

• Şekerleme yapın.

• Bir melodi mırıldanın.

• Ilık bir banyo yapın.

• Endişelerinizi içinize atmayın.

• Başkalarıyla biraraya gelin.

• Annenizle ya da babanızla konuşun.

• Zaman zaman hayır deyin.

• İşleri bitirmek için koyduğunuz tarihleri değiştirin.

• Hırslı olun.

• Espri yapın.

• Korkularınızı dışa vurun.

• Bol bol su için.

• Kendinize bir destek sistemi yaratın.

• Büyük projeleri parçalara ayırın.

• Öneri isteyin.

• Kendinize yumuşak davranın.

• Başkalarına izin vermeyin.

• Başlangıçlar olması için dua edin.

• Doğruyu söyleyin.

• Daha dinlendirici uyuyun.

• Bağışlayın ve devam edin.

• Yiyeceğinizi önceden hazırlayın.

• Onarın ya da yenisini alın.

• Beklemeye hazır olun.

• Her zaman haklı olmayın.

• Anı yaşayın.

• Öğle yemeği için ara verin.

• Kitap okuyun.

• Tavrınızı değiştirin.

• Her gün gülün.

• Özsaygı geliştirin.

• Vitamin alın.

• “meli”lere bir son verin.

• Aşırılıktan kaçının.

• Dışarıda özel bir gece geçirmeyi planlayın.

• Göz yanılmalarının ötesini görün.

• Kaslarınızı gevşetin.

• Yavaşlayın ve farkına varın.

• İyi dostlarınızı destekleyin.

• Doğayla birlik olun.

• Müzik dinleyin.

• Kafein ve şekeri az kullanın.

• Oruç tutun veya arının.

• Kendiliğindenliğe önem verin.

• Eşinizi sevin.

• Temiz hava alın.

• Şımartılmaya izin verin.

• Gönüllü olun.

• Yardım ağlarına katılın.

• Bedeninizin duruşuna dikkat edin.

• Sınırlarınıza saygı duyun.

• Düzenli spor yapın.

• Dans edin.

• Zaman zaman derin bir oh çekin.

• Yoga yapın.

• Ağlamaktan korkmayın.

• Hobileriniz için zaman yaratın.

• Çalışma zamanınızı kısıtlayın.

• Uzlaşın / işbirliği yapın.

• Üşenmeyin.

• Telefonunuzu / televizyonunuzu kapatın.

• Standartlarınızı gevşetin.

• Düşüncelerinizi düzenli olarak yazın.

• Tatile çıkın.

• Masanızı düzeltin.

• Esnek olun.

• Kusurlarınız olmasına izin verin.

• Programınızı fazla doldurmayın.

• Sırlarınızı ifşa edin.

• Bedeninizi güçlü tutun.

• İnancınızı besleyin.

• Bir tasarruf hesabı açtırın.

• Güneşin içinize girmesine izin verin.

• Sevin ve sevilin.

• Gerçekleri öğrenin.

• Ekip çalışması yapın.

• Gülümseyin yüreğinizi açın.

• Kendinize değer verin.

• Düş kurun.

• Allah ın sizi sevdiğini bilin.

Bronşit, büyük bronşları, yani soluk borusundan dallanarak akciğerlere yayılan hava borularını örten mukoza dokusunun akut ya da kronik iltihabıdır. İltihap bronşiyol denen küçük bronşlarda oluşursa bronşiolit adıyla anılır.AKUT BRONŞİT

Akut bronşit sıradan bir hastalık olarak kabul edilir ve soğuk algınlığının ardından gelişir. Çok yaygındır. Hastalık etkeni genellikle üst solunum yollarında önceden bulunan ve sık rastlanan virüslerdir. Başlangıçtaki virüs enfeksiyonuna daha sonra eklenen bakteri enfeksiyonu bile fazla önemli değildir. Gelişen bu komplikasyon yaygın kullanılan birkaç antibiyotikle kolayca denetim altına alınabilir.

Nedenleri

Akut bronşitin iki temel nedeni vardır:

Enfeksiyonlar ve fizikokimyasal etkenler. Soluk borusu ve bronşların iltihabı, üst solunum yollarında (burun, boğaz, gırtlak) grip enfeksiyonu sırasında çok sık gelişen bir komplikasyondur. Boğmaca ve kızamık sırasında da soluk borusu ve bronş enfeksiyonlarına sık rastlanır.Özellikle gençlerde görülen akut bronşitlerde, başlıca etken bakterilerden çok virüslerdir. Ama bakteriler de akut bronşit etkeni olabilir. Bakteriler bronşlara hava ya da kan yoluyla ulaşabileceği gibi, solunum yolu mukozasında saprofit olarak da, yani normal koşullarda bir hastalığa yol açmadan bulunabilir. Herhangi bir nedenle organizmanın direnci zayıflar ve savunma sistemi etkisiz kalırsa, enfeksiyona yol açabilen saprofit bakteriler de bronşit etkenine dönüşebilir.

Fizikokimyasal etkenler içinde genellikle gaz halinde havada asılı olarak bulunan ve bronş mukozasına zarar veren birçok madde yer alır. Fabrika ve ev bacaları ile taşıtların egzost borularından çıkan dumanlar ve solunum yollarında iltihaba yol açtığı kesinlikle bilinen sigara dumanı bunların basında gelir.

Hazırlayıcı Etkenler

Hastalığı hazırlayıcı etkenlerin basında çevre ve iklim koşulları yer alır. Ani sıcaklık değişikliklerinde, sürekli sıcak ve kuru ya da tam tersi tozlu ve nemli ortamlarda solunum yollarının koruyucu sıvı salgısı azalır. Ani bastıran soğuklar ve hava değişimleri gibi etkenler solunum yolları hastalıklarının daha çok sonbahar ve kış aylarında görülmesinin başlıca nedenidir.

Akut bronşitin öbür etkenleri ise soğuk algınlığı, burun orta bölmesi eğriliği (deviasyon) ya da polip gibi oluşumlardır. Üst solunum yollarının, yani burun, boğaz, gırtlak ve soluk borusunun enfeksiyonlarına neden olan soğuk algınlığından başka öteki iki etken de burun solunumunu engeller. Dolayısıyla bunlar solunumun ağız yoluyla yapılmasına, sonuç olarak yeterince ısıtılmamış ve nemlendirilmemiş bir havanın solunmasına neden olur.

Belirtileri

Özellikle soğuk algınlığı sonrasında öksürükle birlikte hafif ateş (37,5°C-38,5°C) görülür. Soluk borusu ve bronşlarda gelişen iltihap göğsün orta bölümünde, göğüs kemiğinin arkasında, öksürüğün artırdığı bir ağrıyla birlikte ortaya çıkar. Bazen daha hafif olan ağrılar bütün göğse yayılabilir; solunum kaslarının zorlanmasıyla solunum sıklaşır ve öksürük inatçı bir hal alır.

Bronş iltihabının en önemli belirtisi olan öksürük bronşlardaki savunma mekanizmasının bir göstergesidir. Olağan koşullarda da, bronş duvarlarım uyaran herhangi bir etkene karşı şiddetli bir öksürük yanıtı görülebilir ve uyarıcı etken dışarı atılmaya çalışılır. Ama bronşitte bronş mukozası iltihaplanarak örselenmiştir. Bu durumda bronş duvarındaki mukus salgısı büyük ölçüde artar, damarlarda toplanan aşırı miktardaki kanın sıvı bölümü bronş boşluğuna sızar, eksüda denen bu sızıntının artması bronşları yabancı madde etkisi yaparak uyarır.

Hastalığın en önemli ikinci belirtisi olan balgam çıkarma, damar dışına sıvı sızması ve mukus salgısının artmasının sonucudur. Başlangıçta az çıkarılan ve koyu kıvamlı olan balgam, hastalık ilerledikçe daha akışkan ve boldur. Bazen günde yarım litre, daha seyrek olarak da bir litre kadar balgam çıkarılabilir.

Seyri

Akut bronşit genellikle tehlikeli bir gelişme göstermez. Hasta iki hafta içinde iyileşebilir. Kalp hastalığı olanlarda, çok küçük çocuklarda ve yaşlılarda hastalık daha uzun sürebilir. Virüslerin etken olduğu bir enfeksiyonun bronşlarda doku yıkımına yol açması, buralarda bakterilerin de üremesini kolaylaştırır. Bu durumda hastalığın gidişi daha kötüdür. Bakteri enfeksiyonlarının eklendiği bronşitlerin en kötü sonucu grip sonrası gelişen zatüredir.

Tedavi

Akut bronşitin etkeni genellikle virüstür ve bu durumda antibiyotik tedavisinin yaran yoktur. Ama virüs enfeksiyonuna bakteri enfeksiyonu eklenirse antibiyotik kullanmak gerekir. Bu nedenle virüslerin etken olduğu düşünülse bile. akut bronşitli hastalara olası bakteri enfeksiyonuna karşı antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Ayrıca bronş salgılrının akışkanlığım artıran balgam yumuşatıcı (mukolitik) ilaçlar verilerek balgamın atılması sağlanmalıdır. Ateş yükseldiğinde yaygın biçimde kullanılan diğer düşürücülere başvurulur.

Öksürük aşırı miktarda artan bronş salgısının temizlenmesi için gerekli bir savunma mekanizması oluşturur. Öksürük ilaçları ancak çok gerektiğinde kullanılmalıdır.

1. Hareket sistemi;
Sporun sağlığa yararlı olduğu tartışılmaz bir gerçektir, fakat sportif bir aktiviteye başlamak için gerekli olan temel bilgiler genelde yetersizdir. Yani, yaşınıza ve fizik kondisyon düzeyinize uygun spor türünü seçmek önemlidir. Hareket sistemi üzerine sportif aktivitenin çok büyük yararları açıktır. Kas düzeyinde, çalışan kasların tonusunda ve kuvvetinde artış görülür.-Sportif aktivite eklemlerin doğal genişlik derecesinin korunmasına ve gelişmesine olanak sağlar, ankiloza (eklemlerin katılaşması) karşı mücadele eder.

-beslenmeyi ve kıkırdakların devinme yeteneklerini kolaylaştırarak eklemlerin en iyi şekilde korunmasını ve bakımını sağlar,

-kemik düzeyinde; kalsiyum tutulmasını kolaylaştırır, yaşlı insanlarda sıklıkla görülen osteoporose hastalığına karşı mükemmel bir korunma aracıdır.

-kas tonusunun iyileşmesi sayesinde; sportif aktivite kalça, dizler ve özellikle omurga düzeyindeki ağrıların önüne geçilmesine olanak sağlar,

-bel ağrılarına karşı en iyi ilaçtır fakat, şayet omurganızın durumuna salık verilmeyen sporları ya da kötü jimnastik hareketleri yaparsanız, zararlı da olabilir,

2. Kalp-damar sistemi; salık verilmeyenler hariç, düzenli antrenmanlar kalp-damar sisteminin işlevi üzerine yararlı etkilere sahiptir; kas yapıda olan kalp, kasılma kapasitesini yükseltir ve büyük bir etkinlik gücüne ulaşır, böylece kan organizmanın dokularına en iyi bir şekilde dağılım gösterir. Diğer taraftan fizik aktivite iki önemli kalp-damar hastalıkları risk faktörüne karşı etkili biçimde mücadele eder; arteriyel hipertansiyonu düşürür, aterosikleroza karşı en iyi ilaçtır; dolaşımı iyileştirir ve sporcunun beslenmesine dikkatini zorunlu kılar; böylece, damar sistemi üzerine zararlı etkileri çok iyi bilinen, alkol ve sigara gibi toksik etkileri olan maddelerden uzak durulur.

Özetle;

-kalbin çalışma sistemini düzenler, efektif ve ekonomik çalıştırır,

-periferik damar direnci azalacağından kalp üzerindeki yük kalkar,

-hipertansiyon düzelir,

-dolaşım hızlanır, bundan dolayı metabolik artıkların atılımı kalaylaşır,

-pulmoner oksijenasyon yeteneği artar

3. Dış görünüm; spor bedeni geliştirir ve belli bir görünüş sağlar, fakat zayıflatmaz. Terleme ile kilo kaybı düşünülmemelidir, ter ile kaybedilen su daha sonra geri alınır. Fizik aktivite sellülite karşı etkili mücadele yöntemidir, kasları uyumlu hale getirir, aşırı kilo alımına yol açmaz (eğer body-building ile uğraşmıyorsanız).

4. Psikolojik yararlar; bu etkiler uygulanan spor türüne bağlıdır ki bunlar en az fizik etkiler kadar önemlidir. Spor;

-kendine güveni uyandırır, hırsı artırır,

-heyecanı ve stresi azaltır,

-bedenin bilincine varılır, seksüel yaşamın düzenine katkı sağlar,

-beynin daha iyi oksijenlenmesi sayesinde, zekasal etkinliği yükseltir,

-gurup düşüncesi, bireyler arasında ilişkiler, karşılıklı olarak saygı kavramı gelişir,

-zevk alma duyusu gelişir; bu beyinden salgılanan hormonlar ile olur; endorfinler; aile ve mesleki kaygılardan kurtulmaya olanak sağlar.

Sıklıkla, sporun sağlığı bozan bir çok faktörün kaynağı olduğu unutulur. Sporun yararlarını bir tarafa koyarak, “hasta olmak istiyorsanız spor yapın” da diyebiliriz.Yılda milyona yakın ölümün spordan kaynaklandığı tahmin edilir. Ölümler yalnızca, otomobil yarışçıları ya da alpinistler gibi üst düzey sporcuların şaşırtıcı kazalarından kaynaklanmaz. Ölümlerin çoğu yetersiz hazırlanma yanlışlıklarından da kaynaklanır; güneş altında tenis oynamak, çok yoğun bir koşu sonrası ya da yüzerek gereğinden fazla kuvvetine güvenerek plajdan çok uzaklara açılma sonrası kramp girmesi nedeniyle boğulmaların görülmesi

Spora başlarken mutlaka çok dikkatli olunmalı ve hekimin öğütleri göz önüne alınmalıdır. Kırk yaşından sonra, sağlıklı olsanız bile, özellikle kardiyak yıkımlardan sakınmak için düzenli olarak hekim kontrolünden geçmek gerekir. Spora bağlı kazalar ve sonuçlarını 4 guruba ayırabiliriz; kalp-damar bozuklukları, travmatik sorunlar, hareket sisteminde aşırı işlevsel sorunlar ve dopinge bağlı sorunlar.

1. Hareket sistemi üzerine: Hareket sisteminde görülen rahatsızlıklar çok fazladır fakat ağır bir sorun değildirler. Önem derecesine göre sıralayacak olursak;

Kas tutuklukları; bu sonunlar, aşırı bir çalışma sonrası kaslarda biriken aşırı toksinlerin, özellikle laktik asitin birikmesinden kaynaklanır. Bu olay çalışmadan 24 saat sonra başlar ve 2-3 gün kadar sürebilir. Bu durum da çok su içmeli ve kaslara yumuşatıcı pomadlar sürülmelidir. Sauna ya da sıcak bir banyo iyi bir etki sağlayabilir.

Kasılma; istemsiz kas kasılmalarıdır, refleks bir reaksiyondan, aşırı uzamadan ya da eklem travmasından kaynaklanırlar. Olayın durumuna göre kas üzerine buz ya da tersine, sıcak banyo ve masaj uygulanır.

Uzama; kas liflerinin gerilmesine neden olan, kasın elastikiyet sınırının aşılmasıdır. Bu durumda zorunlu olarak tüm masajlardan kaçınmak ve liflerin toparlanması için 10 gün beklemek gerekir.

Lif kopması; belirli sayıda kas liflerinin yırtılmasından kaynaklanır ve beraberinde kas düzeyinde bir iç kanama görülür. Masaj sakıncalıdır, iyileşme en az bir ay sürer.

Kas Yırtılması; kasın yırtılması çok ağır bir tablo oluşturur. Cerrahi bir girişim gerektirir.

Tendinit; sporcularda sıklıkla görülür. Genellikle aşil tendonunda, pubisde, diz kapağında, uyluk addüktörlerinde ve dirsekte odaklanırlar (tenisçi dirseği). Tendinitler bazen tüm sportif aktivitelerin bir süre kesilmesini zorunlu kılar.

2. Kalp-damar sistemi üzerine; kalbin, saygı gösterilmesi gereken sınırlarının bilinmesi gerekir. Bu tür riskler özellikle; uzun süreden beri spor yapmayan, hiçbir ön hazırlığı olmayan, akşam karar verip sabah başlayan, kırk yaş üzeri yetişkinlerde ortaya çıkmaktadır.

Çok anlamlı bir örnek squaç tır ve görünmediği kadar çok şiddetli bir spordur. Tenis ve koşu da, özellikle güneş altında uygulandıkları zaman, bazen tehlikeli sporlar olarak ortaya çıkarlar.

Sigara içmek ya da önemli bir fizik aktiviteden sonra saunaya girmek gibi yanlışlardan da kaçınmak gerekir.

3.Doping; Yıllardan beri doping sorunu kaygı verici boyutlara ulaşmıştır, 1988 de Seul Olimpiyatlarında Ben Johnson un altın madalyasının geri aalındığı hatıralardadır. Doping olarak kullanılan ürünlerin listesi hayli kabarıktır, özellikle yapay olarak performansta iyileşme sağlayan anabolizanlar ön sırayı almaktadır. Bunlar çoğunlukla vitaminler gibi psikolojik etkiye sahiptirler. Üstelik, düşüncesizce bu riski göze alan sporcuların yaşam ve sağlıkları için gerçek bir tehlike oluştururlar.

Anabolizanlar; bunlar hormonlardır, erkek testosteronu olarak takdim edilirler. Yoğun bir antrenmanı uygulamak koşuluyla önemli ölçüde kas kitlesini artırırlar. Kaslarda kitle artışı görülse bile tendonların üzerine hiçbir etkileri yoktur, kasın kasılma kuvveti tarafından kopmalar olabilir.

Anabolizanlar bazen tehlikeli tendon kopuklarına yol açmaktadırlar. Bunun yanında, kadınlarda geri dönüşümü olmayan erkekleşme, seksüel yaşam bozuklukları, bazen kanser (özellikle prostat kanseri) gibi çok ağır tabloların kökenini oluştururlar.

Amfetaminler; en çok bilinen ürünlerdir, uyarıcı ilaçlardır. Açlık duygusunu, özellikle yorgunluk hissini yatıştırırlar. Yarışma esnasında öfori sağlarlar ve sporcu kendisini yenilmez hisseder. Fakat, uzun sürede önemli psikolojik bozukluklara yol açarlar, özellikle kişi sürekli olarak hallisünasyonlar ile karşı karşıya kalır.

Kortikoidler; strese karşı mücadeleye ve çabuk toparlanmaya olanak sağlarlar. Fakat, hormonal sistemi tamamen bozarlar, kas ve tendon düzeyinde ağır yaralanmalara yol açarlar, bazen diyabete neden olurlar ya da kullanımlarından uzun yılar sonra osteoporoza yol açarlar.

Kardiyak uyarıcılar; uzun zamandır, yarışma öncesi eritrosit enjeksiyonu, özellikle dayanıklılık sporlarında destekleyici rol oynadığı sanıldı. Oysa, bu doping tamamen etkisizdir ve günümüzde terk edilmiştir. Kardiyak tonik olarak bilinen ünlü efedrin bir çok öksürük şurubu ve burun damlası gibi ilaçlarda bulunur. Kafeinin aşırı tüketimi yasaktır, fakat yinede kontrole yakalanmamak için 6-8 fincan içilebilir.

Medikal kontrol; sportif bir aktiviteye başlamadan önce medikal bir kontrolün yapılması kaçınılmazdır. Bu kontrol özel bir merkezde yapılmalıdır. Bu kontrolün amacı, genel olarak bir sporu yapmaya ya da belli bir spor için olası yasaklı durumların varlığını saptamayı amaçlar. Bu durum EKG, kardiyak enzimler, röntgen ve hastanın muayenesi ile araştırılır.

Kesin yasaklı durumlar;

-yeni geçirilmiş miyokard infarktüsü

-tipik göğüs ağrısı

-konjenital kardiyopati (doğuştan kalp hastalığı)

-kardiyomiyopati (kalp kasının kasılma özelliğinin azalması)

-akut perikardit (kalp zarının iltihabi hastalığı), miyokardit (kalp kasının iltihabi hastalığı),

-kalp ritim ve iletim bozuklukları

Göreceli yasaklı durumlar;

-miyokard infarktüsü; yeterli bir aradan sonra (en az 6 ay) ılımlı egzersizi engellemez, fakat yarışma yasaktır,

-kalp ritim bozuklukları (hastanın takibi gerekir),

-göğüs ağrısı (EKG ve kardiyak enzimler normal, atipik göğüs ağrısı olursa spor yapılabilir),

-orta derece arteriyel hipertansiyon (yüksek hipertansiyon yasak) ,

-tansiyonu düşük olanlar ya da efor testinde tansiyonu yükselmeyenler

Bu incelemelerden sonra, hekim size yapabileceğiniz sporu önerecektir. Mesela, kulak ağrınız var ise suya dalmanız yasaklayacaktır.

Sidneyde bulunan Garvan Enstitüsü araştırmacıları, stresli dönemlerde vücutta Nöropeptit Y (NPY) adlı hormonun salgılandığını, bunun bağışıklık sistemini etkileyerek insanları hasta ettiğini kanıtladı.Araştırmacılardan Fabienne Mackay, bugüne dek beyin ile bağışıklık sistemi arasında ilişki olduğu yolunda dolaylı kanıtların olduğunu, artık böyle bir ilişkinin kesin olarak kanıtlandığını söyledi. Mackay, araştırmanın yayımlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Stresli dönemlerde, sinirler çok sayıda NPY salgılar. Kanda dolaşmaya başlayan bu hormonlar bağışıklık sistemi hücrelerini engeller” dedi.

Herbert Herzog da, Nöropeptit Y’nin tansiyon ve kalp ritmini olumsuz yönde etkilediğinin bilindiğini, ancak bu hormonun bağışıklık sistemine etkisi olduğunun belirlenmesinden sonra bazı hastalıklarla mücadelede yeni ufuklar açılacağını kaydetti. Herzog, “Stres, nezle veya grip olduğunuzda ya da kanser gibi daha ciddi durumlarda sizin çok daha dayanıksız olmanıza neden olur” diye konuştu.

“Journal of Experimental Medicine” adlı dergide yayımlanan araştırmada bilimadamları, stresin, romatoid artrit, Crohn ve şeker hastalıklarıyla da bağlantısı olduğunu vurguladılar.

İşitme sinini unu, çok ağın büyüyen selim (kanser olmayan) bir tümör (ur)dür. 8inci kafatası sinini üzerinde ekseriyetle kafatasından çıkıp iç kulağın kemik yapısına girdiği yerde oluşur. Bu tümöre bazen açı tümörü de denir. Çünkü bulunduğu yen beyin parçalarının (cerebellum ve pons) bir açı oluşturdukları yendir.Belirtiler

- Hafif baş dönmesi

- Kulak çınlaması

- işitme kaybı.

Teşhis

Eğer hafif baş dönmesi, dengesizlik hissederseniz, kulakta çınlama veya kulakta seslen duyarsanız ve gitgide işitme kaybı başlarsa bu durum işitme sinini unu olabilir. Hafif baş dönmesi Menier Sendromundaki gibi tek başına görülen bin belirti değildir. Doktorunuz bin işitme gücünü ölçme testi (Odiometri) ve sinirlenle ilgili inceleme yapacaktır. Sinirlerde zedelenme varsa bunu bulmak için bin baş röntgeni veya CT (bilgisayarlı tomognafi) muayenesi isteyebilir.

Tedavi

Selim karakterli olduğu halde ve ağır büyümesine rağmen kafatasının içinde hayati önemi olan birçok beyin yapısına bitişik olduğu için bu tümör tehlikeli olabilir. Büyüdükçe bu yapılana basınç yapıp zarar verebilir. Tek tedavi ameliyatla alınmasıdır.

Ne yazık ki tartışma ve kavga günlük yaşamın kaçınılmaz bir parçası artık. Hangi tipte kavgacı olduğunuzu bildiğinizde böyle durumlara karşı önlem almak ise kolaylaşıyor.

Bazen bir damla ağzına kadar dolmuş bardağın taşmasına sebebiyet verebiliyor. Hele eşiniz bilmem kaçıncı defadır çıkarken çöp torbasını kapının önüne koymayı unutuyor ya, dayanılmaz bir durum değil mi bu? Ya da banyodan bir türlü çıkmayı bilmemesi yeterli bir sebep değil mi? Bu ve bunun gibi bir sürü son damla ile önemli tartışmalara sürüklenebiliyoruz yer yer.

Çoğunlukla günlük hayatın parçası olarak ortaya çıkan bu tarz küçük anlaşmazlıkları basit bir gülümseme, şakayla karışık bir takılma ya da bir kucaklaşma ile çözmek mümkün. Ama bu önemli hamleyi yapamaz da araya biraz zaman girmesine sebep olursak işte o zaman bir damlanın sebebiyet verdiği küçük anlaşmazlığın büyümesi kaçınılmaz oluyor.

Barışmak için her şeyden önce barışmaya hazır olmak lazım elbette. Flensburg Üniversitesi Psikoloji bölümünde 250 kişi üzerinde yapılan bir inceleme sonucunda insanlar bu yönden 4 farklı kişilik tipine ayrılmıştır:

Uzlaşıcı tip (%29):

Uysal ve uyumlu bir karakter sergilerler. 45–54 yaş arası yüksekokul mezunları arasında daha yaygın olarak tespit edilmiştir. Barışçı ve karşı tarafa saygılı bir çizgileri vardır. Yapıcı ve uzlaşmacı tavır takınırlar. Tartışma anında hedefinden sapma göstermez ve kurallarına bağlı kalır. Her iki tarafı da memnun edebilecek orta noktaları bulmaya çalışır. Şayet tartışmadan haklı çıkan taraf kendisi olursa, karşı cephenin gönlünü almayı ihmal etmez. Haksız çıktığında da küsüp geri çekilmeyi değil yine birlikte hareket etmeyi seçer.

Şayet sizin tipiniz de bu ise, başkalarının tartışmalarında arabuluculuk yapacak ideal kişisiniz aynı zamanda. Bu kişilik yapısını taşıyan birisi ile anlaşmazlığa düştüğünüzde ise kendi görüşlerinizi mantıklı nedenleri ile birlikte ortaya koyabildiğiniz ölçüde ikna edici olabilirsiniz; böyle bir durumda en önemli mesajınız ise ortak bir çözüm arayışında olduğunuzu ısrarla vurgulamak olmalıdır.

Kışkırtıcı tip (%22):

Hiç kimseyi gözetmeksizin sadece bir tek haklı tanır, o da kendisi. 25–34 yaş arası erkekler arasında daha yaygındır. Genellikle tartışmayı başlatan taraf olurlar ve hiç barışçı değildirler. Savundukları şeyden emin olmasalar bile çok iyi rol yapar ve sonuna kadar savunurlar. Yer yer fiziksel güç kullanmaktan da çekinmezler. Tartışmadan haklı çıktıkları anda zafer kazanmış gibi kutlarlar, haksız çıkan tarafın duygularını düşünmezler. Hani olmaz ya, nadiren haksız taraf olarak ilan edilirlerse intikam yemini ederler.

Bu tipte bir insansanız şayet sizi ancak yeni bir anlayış çizgisine gelmeye davet edebiliriz: “Lütfen başkalarına size nasıl davranılmasını istiyorsanız öyle davranınız.” Bu tarz bir kişilik ile tartışmaya girenlere tavsiyemiz ise hemen egemenliklerini tanımamalarıdır. Açık ve net bir şekilde kendi görüşünüzü ortaya koyun ancak gereksiz kelime oyunları ve uzatmalardan kaçının. En iyisi onu mümkün olduğu kadar duymamanız ve kendi yolunuza gitmeniz olacaktır.

Kararsız tip (%22):

Kendini ifade etmekte problemleri vardır. Onun için kavga sırasında bir öne çıkar, bir geri çekilir. Bu grupta daha çok 25–34 yaş arası bayanları görüyoruz. Endişeli ve kendine güvenmeyen bir çizgisi vardır. Kendi görüşünü savunurken ciddi bir direnç ile karşılaştığında yarı yoldan döner. Çoğunlukla kendilerini karşı tarafın yerine koymayı da iyi becerdiklerinden haklı çıktıkları tartışmalar sonunda muhataplarına karşı çok ileri gitmiş olabilecekleri düşüncesiyle üzülebilirler. Haksız çıktıklarında ise sıklıkla küserek ayrılırlar.

Böyle kararsız kişilik yapısındakilere ilk önerimiz hedefinizi net bir şekilde gözünüzün önünde tutmanız. Durmadan gelgitler içerisinde bir çözüme ulaşmanız oldukça zor olacaktır çünkü. Karşınızdaki muhatabınız bu tipe uyan bir kişilik yapısı sergilediğinde ise sakın kendinizi onun gelgitlerine kaptırmayın. Karşı tarafın net bir görüş ortaya koyamaması sizi kendi hedefinizden saptırmamalı.

Çekinik tip (%27):

Asla kavgayı başlatmaz. Bunun için kendini barışmak için ilk adımı atmamakta da haklı görür ama. Bu grupta karşımıza daha geniş bir demografik dağılım çıkıyor; 25–44 yaş arası ve 54 yaş üzeri hem kadın hem erkekler, çoğu kez de lise ve daha düşük düzey okul mezunları ön planda yer alıyor. Hırssız ve mütevazı bir tavır içindedirler. Dolayısıyla tartışma potansiyeli olan birçok olaydan daha baştan kaçınırlar. Tartışmayı anlamsız ve rahatsız edici bulduklarından mümkün olduğunca uzak dururlar. Başlayan tartışmalarda barışma ve uzlaşma konusunda çok başarılı olmasalar da tartışma ortamına nadiren girdiklerinden bunun için özel teknikler geliştirmeye de ihtiyaç hissetmezler.

Bu tipteki insanlara aslında kendilerinin de bir görüş ortaya koymaları gerektiğini önereceğiz. Devamlı kaçak güreşerek bir yere varılamayacağını yapıcı bir tartışma ortamından da kazanç elde edilebileceğini kabul etmeleri gerekmektedir. Muhatabınız bu kişilik tipine uygun bir yapı sergilediğinde ise onun beklentilerine uygun şekilde koruyucu bir üslup takınmaktan kaçınmak daha doğru olacaktır. Yoksa problemleri sümenaltı etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız ve bunlar orada durduğu müddetçe de sizi rahatsız etmeye devam edecektir. Bunun için, tıpkı kararsız tipte de yapmanız gerektiği gibi, karşı tarafın sorumluluğunu almadan kendi sınırlarınızı açık ve net bir şekilde – ama mutlaka dostane tavırla – belirleyin.

Başka bir hastalığa bağlı olarak gelişen ikincil akciğer zan iltihaplan, bu hastalığın gidişiyle yakından ilişkili olarak bazen aylan bulabilen bir süre sonunda iyileşir. Hastalık seyrek olarak kalp dış zarı iltihabı (perikardit), karın zan iltihabı (peritonit), akciğerde kan göllenmesi ve akciğer zan çevresinde apseleşme gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir.

Tedavide belirleyici olan iltihabın nasıl iyileştiğidir. Biriken sıvı tümüyle geri emilirse akciğer açılır, akciğer zarı eski bütünlüğüne kavuşur ve solunum işlevinde hiçbir bozukluk görülmez. Ama olgulann çoğunda akciğer zan katmanlanndaki fibrin örtülerinin üzerinde bağdoku gelişimiyle zar kalınlaşır (pakiplörit); göğüs duvannda büzüşmeler ve mediyastinde çekilmelere yol açan büyük yapışıklıklar oluşur.

Büyük yapışıklıklar solunum hareketlerini zorlaştınr. Öncelikle akciğer zan katmanlarının birbiri üzerinde kay-malannı engelleyerek hareketleri sınırlar, özellikle birbirinden uzak bölgelerdeki yaygın yapışıklıklar akciğerin soluk alma sırasında açılmasını zoriaştıra-rak göğüs kafesinin hareketini kısıtlar. Böylece solunum işlevi önemli ölçüde sınırlanabilir. Özellikle de göğüs boşluğunda geniş alanlann sert bağdokusuyla dolarak büzüşmesi ve esnekliğini yitirmesi (fibrotoraks) durumunda ağır kalp-dolaşım yetersizliği gelişir.

Bu tür olumsuz sonuçların önlenmesi çok büyük ölçüde uygun tedavi türünün ve yönteminin seçilmesine ve tedaviye erken başlanmasına bağlıdır. Böyle karmaşık sorunlar bir kez ortaya çıkarsa cerrahi girişim kaçınılmaz olur. Akciğer zan iltihabının etkeni belirlendikten ve uygun tedavi seçildikten sonra hasta kesin olarak yatakta dinlenmeye alınır ve ağrı kesici ilaçlarla ağnsı önlenir. Günde 3-4 kez 0,5 gr lık dozlarda verilen aspirin ağnyı gidermeye yetebilir. Sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının tedavisi Önce verem ya da zatürree gibi hazırlayıcı hastalığın tedavisiyle sağlanabilir. Torasentezle her seferinde bir litreyi aşmamak koşuluyla birkaç kez sıvı boşaltılması, hastayı rahatlatıp iyileşme süresini kısaltabilir. Torasentezle bir litreden fazla sıvı alınırsa, az da olsa dolaşım yetersizliği ve akciğer ödemi gelişebilir. Ama hastada ileri derecede solunum güçlüğü yapacak kadar çok sıvı bi-rikmişse, göğüs drenaj sondası kullanılarak ve iyi denetlenen koşullarda bir litreden fazla sıvı boşaltılabilir. Biriken sıvının elden geldiğince büyük miktarlarda boşaltılması aynı zamanda sıvının bağdokuya dönüşmesini de engeller. Sı-vı-fibrinli akciğer zan iltihabının vereme bağlı olduğu düşünülüyorsa, akciğer veremi tedavisine ağırlık verilmelidir. Aynca ateşin yüksek olduğu evrede ve ateş düştükten sonraki altı hafta boyunca hasta yatakta dinlendirilir. Akciğer filmleriyle düzenli denetim hastalıktan sonra 3-5 yıl daha sürdürülmelidir. Yeterli tedavi görmeyen akciğer zan veremli hastalann büyük bölümünde 5 yıl kadar sonra akciğer veremi geliştiğinden tedavinin titizlikle tamamlanması çok; önemlidir. İrinli akciğer zan iltihabında torasentezle elden geldiğince erken aşamada irin boşaltılmalıdır; aşın sıvı birikimi ya da keselcşme varsa girişim kaburgalar arası aralıktan bir sondayla yapılabilir. Boşaltmanın ardından akciğer zan boşluğu bir litre kadar ılık fizyolojik serumla yıkanmalıdır. Sıvınm bakteriyolojik incelenmesi ile akılcı bir antibiyotik tedavisi planlanabilir. Anti-biyogram sonuçlan alınmadan önce akciğer zan boşluğuna torasentez iğnesinden 1.000.000-2.000.000 ünite penisilin hemen yerel olarak uygulanabilir, ama bunun için hastada penisiline karşı aşırı duyarlılık bulunmadığı kesinleştirilme-Hdir. Akciğer zan iltihabının iyileşme süresi birkaç ayı bulabilir. Hastalık etkeni verem basiliyse verem tedavisi iyileşme sonrasında birkaç ay daha sürdürülür. Bundan sonra da akciğer dokusunda verem başlaması olasılığına karşı hasta akciğer filmleri ve muayenelerle bir süre daha izlenir. İyileşme döneminde solunum alıştırmalan oldukça yararlıdır. Beslenmeye önem verilmeli bol ve çeşitli gıdalar alınmalıdır. Çok soğuk ya da nemli ve 800 m den yüksek olmayan dağ havası önerilebilir.

Yolda trafiğe, işyerinde patrona, evde karıya veya kocaya, kafede sevgiliye, akşamları çocuğa sinirlenir dururuz sürekli… Derken elektrikler kesilir, maç varken lüzumsuz bir şeyle uğraşmak zorunda kalırsınız, sevdiğiniz dizinin en heyecanlı bölümünü kaçırırsınız, benzine yine zam gelir… Yani gün içinde sizi sinirlendirecek bir şey mutlaka olur. Ama “kriz yönetimi” tabiri gibi, bir de “sinir yönetimi” tabiri var tıp dünyasında… Yani sinirleri kontrol edip bu işten en az hasarla kurtulmanın yöntemleri… Peki bunun için ne yapmalı?
Amerika nın 1801 yılındaki Başkanı Thomas Jefferson un bu konudaki tavsiyesi şöyle: “Kızgınsan konuşmadan önce 10, çok kızgınsan 100 e kadar say.”

Saymak sinir yönetimidir. Sayarken zaman geçiyor, konuya dikkatimiz etkileniyor ve sakinleşme sürecine geçiyoruz. En azından o andaki gibi değiliz artık. Sinirlilik anında ortaya çıkan enerji, zaten gergin olan durumu daha da kötüye götürüyor ve saldırgan davranış ve sözlere neden oluyor. Ama örneğin 10 a kadar saydığınız zaman hem zaman geçiyor hem de sizi sinirlendiren olaydan uzaklaşmanızı sağlıyor. Böyle bir durumda derin nefes almak da sinirliliği azaltıyor. Bilerek yavaş ama derin bir nefes almak, hem yatıştırıcı etki yapıyor hem de dikkatimizi nefes sonrası ana odaklıyor. Dolayısıyla ilk başta anormal sinirleneceğimiz duruma artık o kadar sinirlenmiyoruz.

Sinirlenmenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini artık herkes biliyor. Bu durumda uzmanlar olaya “reaksiyon göstermenizi değil” ama “cevap vermenizi” öneriyor. Bunu yapmak için de üç noktaya dikkat etmek gerekiyor:

Bu sayede karşınızdaki kişinin yerine kendinizi koyup onun gözleri ile olaya bakabilirsiniz. Böylece anlaşmazlığın kaynağını daha iyi anlarsınız. Cevabınız da o oranda yumuşak olur. Kendine güvenerek cevap vermek, sinirlendiğiniz anda ortaya çıkan saldırgan tutumunuzdan tamemen değişiktir, duygularınızı doğrudan, dürüst ve doğru kelimeleri seçerek ifade edersiniz. Bu tutum, anlayış ve karşınızdaki kişi ile ortak bir nokta bulmanıza yardımcı olur.

Önce neye sinirlendiğinizi, karşınızdaki insanın size ne söylediğini iyice anladığınızdan emin olur. Böylece sorunu yanlış anlamamış olur ve bu sayede de reaksiyon göstermek yerine düşünme sürecine girersiniz. Duygularınızı kontrol etmek için konuyu ilerki bir zamanda karşınızdakiyle tartışmanız da iyi bir yöntem. Bu süreçte kısa bir yürüyüş bile çok işe yarar.

Endişeliyim, çok şaşırdım, sinirliyim” cümleleri ile başlayın.

İki: Sorunu açıkça ortaya koyun. Karşınızdakini yargılar bir tavır almayın. O türlü yorumlardan kaçının. Örneğin “sen zaten hiçbir zaman işe vaktinde gelmezsin” demek yerine “Bu hafta senden üç kere şu konuda ropor istedim. Ama daha önüme gelmedi. Neler oluyor?” deyin.

Üç: Niye sinirli olduğunuzu izah edin. Karşınızdakinin yaptığı hatanın yol açtığı etkinin sizin de geleceğinizi olumsuz etkileyeceğini anlatın.

Dört: Karşınızdaki insana içinde bulunduğu durumu anladığınızı hissettirecek kelimeler seçin.

Beş: Yanınızda, baktığınız zaman sizi mutlu hissettiren bir fotoğraf taşıyın.

HUZUR ÖNERİLERİ

• Sinirliyseniz bir şey yapmadan veya söylemeden önce 10 a çok sinirliyseniz 100 e kadar sayın

• Cevap vermeden önce derin ve yavaş bir nefes alın

• Kişileri yargılar şekilde konuşmayın

• Kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, onun gözüyle bakın

• Onun durumunu anlamaya çalışın

• Sinirlendiren alışkanlıklarınızı bir anda değil ama yavaşça terk edin

• Trafikte araba kullanırken asla cep telefonu ile konuşmayın

• Sinirlenmeye başladığınız mekanı hızla değiştirin

• Bir Walkman, discman edinin

SİNİRE KARŞI BİLE HOŞGÖRÜLÜ OLMALI

Çok fazla sinirlenip de bu yazıdaki hiçbir öneriyi uygulayamazsanız, o zaman ne yapmalısınız?

Size bir şeytanın avukatı lazım. Onunla ciddi anlamda sinirlenme kontrolü deneyimi yapın. Öncelikle araba kullanırken ve de o korkunç trafiğin içinde cep telefonunuzla asla konuşmayın. Gelen telefon sizi daha da çıldırtabilir. Kendi zayıf noktalarınızı, nelerin sizi sinirlendirdiğini bilin. Trafik mi? O zaman erken işe gidip, geç çıkın. Eve gitmeden önce bir saat jimnastik yapın veya bir yere gidip o günün stresini atın. Bu sayede eviniz veya çocuk gürültüsü üzerinize gelmez. Ve unutmayın ki sinir de gündelik hayatımızın bir parçası. Sinire karşı bile hoşgörülü olmak lazım.

Akciğer zarı iltihabında sıvı her zaman zar boşluğunda serbest olarak toplanmayabilir. Sıvı birikimi akciğerler arasındaki mediyastin adlı boşlukta, akciğer lobları arasında, akciğerle diyafram arasında, bazen de çevresi yapışıklıklarla sınırlanmış kesecikler biçiminde gerçekleşebilir. Yapışıklıklar genellikle sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının İyileşmesi sırasında zarın iki katmanı arasında oluşur. Sınırlı akciğer zarı iltihabının yerleştiği bölgeye göre çeşitli tipleri vardır.

Mediyastini örten akciğer zarı iltihabı

Eksüda niteliğindeki sıvı, akciğer zarının mediyastin organlarını Örten katmanıyla akciğerin mediyastine bakan iç yüzünü döşeyen karşı katmanı arasında birikerek iki katmanı birbirinden ayırır. Sıvı mediyastinin ön ya da arka bölümünde toplanabilir. Genellikle hastalıklı yandaki akciğerin göbeğinde (hilus) lenf bezlerine de yayılmış veremin sonucudur. Birincil kompleks (Ghon kompleksi) denen bu verem olguları daha çok gençlerde görüldüğünden bu tip akciğer zarı İltihabına da çoğunlukla gençlerde rastlanır.

Sıvı ön mediyastinde toplanmışsa, en tipik belirti göğüs kemiğinin arkasından başlayıp koltukaltı ve memeye doğru yayılan ağrıdır. Sıvı arka mediyastinde toplandığında ağrı omurga boyunca yayılır. Sıvı birikimi çok fazlaysa mediyastin organlarına baskı yapar. Baskı soluk borusunaysa hırıltı ve ağn, yemek borusunaysa yutma güçlüğü, vagus sinirineyse öksürük, gırtlaktaki rekürrent sinirineyse ses kısıklığı ya da ses kaybı, azigos toplardamaraysa boyun ve göğsün yüzeysel damarlarında dolgunluk ve genişleme gibi belirtiler görülür.

Akciğer filmi çekilmeden mediyastini örten akciğer zarı iltihabı tanısına varmak çok zordur. Tanı amacıyla torasentez ya da mediyastinoskopi yapılması birçok teknik soruna yol açar.

Loblar arası akciğer zarı iltihabı

Oldukça sık rastlanır. İltihap akciğer loblarını ayıran yarıkların içini örten zar bölümlerindedir. Akciğer dokusunun bir hastalığı söz konusu değilse en sık görülen etken verem basilidir. Akciğer dokusunda bir hastalık varsa bu genellikle yanğa komşu bölgedeki akut bronş-akciğer iltihabıdır.

Hastalıkta öbür akciğer zan iltihabı belirtilerine ek olarak yüksek ateş, iltihaplı loblar arası yarık boyunca yayılan ağn, Öksürük ve nefes darlığı görülür. Tanı akciğer filmiyle konur. Hastalığın bıraktığı izler genellikle yıllar sonra çekilen akciğer filmlerinde bile yarıklar boyunca uzanan çeşitli kalınlıklarda opak çizgiler biçiminde görülebilir.

Diyaframı örten akciğer zarı iltihabı

Genellikle çok seyrek görülen ve her zaman kolay tanı konamayan bir hastalıktır. En çok verem hastalığı süre cinde ortaya çıkar. Aynca başta karaci ğer ve özellikle safrakesesi olmak üzere kann boşluğundaki organların enfeksi yonları sırasında gelişir. Bu durumda sıvı genellikle irinlidir. Karın organlarıyla ilgili belirtiler Öne çıktığından he kimin daha çok bunlara dikkat etmesi akciğer zanndaki sıvı birikiminin göz den kaçmasına yol açabilir. Hastada yüksek ateşle birlikte göğsün alt bölümünde yoğunlaşan ağn vardır; aynca öksürük, nefes darlığı, yutma güçlüğü ve diyafram örselenmesinin sonucunda çok tipik olarak ortaya çıkan hıçkınk görülür. Tanıya öncelikle akciğer filmiyle vanhr. Filmde diyafram kubbesi hareketsiz ve biçimi bozuk olarak gözlenir; sıvı toplanması diyaframda yoğun bir bölge biçiminde görülür.

Akciğer tepesini örten akciğer zarı iltihabı

Zann akciğerin tepesini örten bölümündeki iltihap genellikle vereme bağlıdır. Belirtileri öbür akciğer zarı iltihaplanndaki gibidir. Bazen tam ama cıyla köprücük kemiği allından batın ları bir enjektörle torasentez yapılır..

Keseleşmiş akciğer zarı iltihabı

Keseleşmiş iltihap akciğer zarının herhangi bir bölgesinde görülebilir. Çevresindeki yapışıklıklarla yalıtılmış bir akciğer zan kesesi içinde sıvı birikimi sonucunda oluşur. Yapışıklıklar iyileşme sürecin deki bir sıvı-fibrinli akciğer zan iltiha bından arta kalmıştır. Sıvı İrinliyse yapışıklıkların oluşumu kolaylaşır. Gerçek ten de irinli sıvılar kolayca geri emilemez, yoğunlukları hızla artar ve akciğer zan katmanlan arasında yaygın ve kalıcı yapışıklıkların oluşumuna yol açar.

Keseleşmiş akciğer zan iltihabının iyileşmesi zaman alır ve tedavisi çok karmaşıktır. Tedavi genellikle bölgeye antibiyotik, kortizon grubu ve fibrin eritici ilaçların enjekte edilmesine dayanır.

Bu tedaviyle hastalık iyileşse de keseleşmiş iltihabı oluşturan yerel anatomik koşullan fazla değiştirmez.

Keseleşmiş bir akciğer zarı iltihabının kalıcı tedavisi ancak cerrahi girişimle yapılmaktadır.

Akustik travma işitme kaybının sık görülen bir türüdür. Ekseriyetle kulağa gelen bir darbe veya patlama sonunda hava basıncı çok fazla aniden değişir. Bu da kulağın hassas kemikleri-ne ve mekanizmasına zarar verir. Ayrıca yüksek makine sesini ve aşırı yüksek müzik sesini uzun zaman dinlemek durumunda kalanlarda da görülür.Belirtiler

- işitme kaybı

- Kulak çınlaması.

Teşhis

Yakındaki bir patlamadan ya da kulağa gelen bir darbeden sonra meydana gelen işitme kaybı sık görülen bir durumdur. Kısmi sağırlığa, yüksek perdeli bir kulak çınlaması da eşlik edebilir.

Doktorunuz bir dizi test yaparak, hangi tipte bir işitme kaybı olduğunu belirleyecektir.

Tedavi

Travmanın neden olduğu ağır işitme kaybının etkili tek tedavisi işitme aletleridir.Bazı yöntemler de kısmi sağırlığa uyum sağlamayı kolaylaştırabilir; bunlar arasında yüz ifadesine dikkat etmek ve dudak okumak bulunmaktadır.

Önlem

Eğer yüksek sesle işyerinde çalışacağınızı biliyorsanız, özel olarak yapılmış kulaklık kullanın. Bunlar aşağı yukarı tüm gürültüyü keser ve takan kimse diğer kimselerle iletişim kurabilsin diye bunlara mikrofon ve alıcı yerleştirilebilir.