nedir

Kronik apandisit, apandisin uzun süren ve tedavi edilmeden iyileşme olasılığı bulunmayan iltihabıdır. Ama önceden kısaca değinildiği gibi kronik apandisit tanısı çoğu zaman yanlış konur ve bu tanı konan hastaların apandislerinin ameliyat sırasında tümüyle sağlıklı olduğu görülür.
Kronik apandisit kadınlarda, ergenlik ve gençlik çağlarında daha çok görülür. Ayrıca kentlerde kırsal kesimdekinden daha yaygındır.

Apandisit başından beri kronik olabileceği gibi akut apandisit sonrasında kronikleşmiş de olabilir. Ama her ikisinin de tedavisi apandisin çıkarılmasını gerektirdiğinden bu ayrımın uygulamada pek bir önemi yoktur.

Belirtileri

Hastalık belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir. Belirtilerin kaynağı apandisin iltihaplanması, bu iltihabın yakın çevredeki organları da etkilemesi ve organizmanın bu olaylara tepkisidir. Kronik apandisit olgularında aralıklarla gelen ve akut apandisit krizlerindeki gibi şiddetli olmayan bir ağrı duyulur. Sağ kasıkta duyulan bu ağrılar şiddetli olmasa da, hastayı işinden alıkoyacak kadar sıkıntı verebilir. Ağrı genellikle aşırı güç harcama, ağır ya da bağırsaklara dokunabilecek bir yemek, rahatsız edici uzun bir yolculuk ya da inatçı kabızlık gibi durumlardan sonra görülür. Ağrıya bulantı, öğürme, bazen kusma, iştahsızlık, genel kırıklık ve kabızlık eşlik edebilir. Eğer iltihap yakın organlara da yayılmışsa ateş hafifçe yükselebilir.

Bazen ağrı sağ alt karın bölgesi yerine safrakesesi hizasında duyulur. Bu durum apandisin normal yeri dışında, karaciğerin hemen altında bulunmasından kaynaklanabilir.

Daha sık olarak ağrının kaynağı safra kanallarının refleks kasılmalarıdır. Kadınlarda kronik apandisit ile dölyatağının sağ yan ekleri iltihabı (adneksit) arasında bir ilişki vardır. Sağ yumurtalık ve yumurtalıkla dölyatağı arasındaki fallop borusunu içeren bu ekler apandisin yakınında olduğundan iltihaplanma olasılıkları yüksektir.

Kronik apandisit bazen mide hastalığını andıran belirtiler verir. Bunlar arasında mide ağrısı, sindirim güçlüğü, yemek sonrasında doluluk duygusu, bulantı, mide yanması ve mide ekşimesi sayılabilir. Bu belirtilerin ilk düşündürdüğü hastalık mide ülseri olduğundan radyolojik incelemeyle bu olasılık dışlanır. Apandis bölgesine derinlemesine bastırılınca burada ve mide bölgesinde ağrı duyulur. Bu belirtiler büyük olasılıkla iltihaplı apandisten kaynaklanan ve mideyi de etkileyen reflekslere bağlıdır. Bu refleksler mide hareketlerini hızlandırarak ağrıya ve mide salgılarının artmasına yol açar.

Tanı

Yukarıda açıklandığı gibi kronik apandisit zor tanınan ve değişken belirtileriyle safrakesesi iltihabı, mide onikiparmakbağırsağı ülseri ya da adneksit gibi hastalıkları andırabilir. Uste1k bu hastalıkların kronik apandisitle eşzamanlı olarak görülebileceği çeşitli araştırmacılar tarafından bildirilmiştir. Yalnız klinik verilere dayanarak tanı koymak kolay değildir. Ama iyileşmiş akut apandisit olgularında apandisle ilgili yakınmaların yinelenmesi, kronik apandisit tanısını kolaylaştırır.

Başlangıcından beri kronik olan apandisitlerde tanı koymak oldukça güçtür. Yapılan radyolojik incelemeyle apandisteki yapı değişiklikleri, çevre dokulara yapışmalar ve iç boşluğun kontrast (radyoopak) madde verilerek ortaya çıkarılan düzensizlikleri saptanır. Ayrıca öbür organlar da bu yöntemle incelenerek belirtilerin düşündürdüğü başka hastalık olasılıkları dışlanır. Bu veriler kesin kronik apandisit tanısı koymaya yetmez. Tanıda daha değerli olan ve radyoskopik incelemenin de destekleyebildiği temel belirti apandis bölgesine basılınca duyulan ağrıdır.

Bu arada tıpta kronik apandisit tanısına hiç yer vermeyen bir görüş de vardır.

TEDAVİ

Hastalığın belirtileri ortaya çıktıktan sonraki ilk sekiz saat içinde akut apandisit tanısı koymak çoğu kez zordur. Bu nedenle gözetim altına alınan hastaya ağız yoluyla besin vermekten kaçınmalı ve ishal yapıcı ilaçlar verilmemelidir. Hasta huzursuzsa yatıştırıcı bir ilaç verilebilir. Tanı kesinleştikten hemen sonra cerrahi girişim yapılır.

Cerrahi girişimde oldukça sık karşılaşılan bir durum apandisit tanısıyla açılan hastada apandisin sağlam çıkmasıdır. Bu durumda apandisin gene de alınması uygundur. Apandisit olgularında yanlış tanıyla sık karşılaşılması. kuşkulu durumlarda belirtilerin ağırlaşmasını beklemeden cerrahi girişim yapma eğiliminden kaynaklanır. Gecikmenin hastanın yaşamı için büyük tehlike yaratması uzmanları hızlı karar vermeye iter. Komplikasyonsuz apandisitten ölme riski binde 1 dir; bu oran hastalığın kangrenli tipinde binde 6 ya, patlamış apandisitte ise binde 50 ye çıkabilmektedir. Akut apandisiti antibiyotiklerle denetim altında tutmak da doğru bir uygulama değildir. Çünkü bu hastalık, tıkanmış apandisin içinde antibiyotiklerin erişemeyeceği bir enfeksiyondur. Ama gene de cerrahi girişimin gereksiz olduğu ya da uygulanamayacağı olgular vardır. Örneğin, krizden 3-4 gün sonra geçici iyileşme evresinde hekime başvuran hastaya ilk aşamada cerrahi girişim yerine daha yatıştırıcı yöntemler uygulanır.

Yayılmış karın zarı iltihabında ise hastanın genel durumu denetim altına alınmadan cerrahi girişime başvurulmaz. Buna karşılık yaygın karın zarı iltihabının çocuklarda cerrahi olmayan yöntemlerle tedavisi çok daha yüksek ölüm riski yarattığından çocuk peritonitinde aynı yaklaşım geçerli değildir.

Uzmanlar sık sık karın ağrılarından yakınan, ama kronik apandisit tanısı kesinleştirilemeyen hastalara cerrahi girişimde bulunma konusunda artık çok daha dikkatli davranmaktadırlar. Bu yeni yaklaşım, sürekli karın ağrılarından yakınan çocuklarını kronik apandisit kuşkusuyla doktora götüren anne babaları endişeye sokmaktadır. Oysa halk arasında genellikle kronik apandisit olarak yorumlanan bu belirtinin nedenleri çoğu kez başka hastalıklardır. Yineleyen apandisit nöbeti oldukça kolay tanınır. Hastanın özgeçmişinde gerçek bir apandisit krizinin bulunması uzmanı tanıya yaklaştırır. Apandisit krizi geçirmiş bir hasta karın ağrısı dönemlerinden, iştahsızlıktan, sağ alt karın bölgesinde dokunmayla uyarılan ağrıdan ve genel olarak kendini kötü hissetmekten yakınıyorsa apandisin ameliyatla çıkarılması doğru olur. Buna karşılık daha önce akut apandisit krizi geçirmemiş, ama karın ağrılarından yakınan bir hastada apandisin alınması çok daha zor verilebilecek bir karardır.

Özellikle ergenlik çağındaki ve genç kadınlarda uzmanı yanıltabilecek üreme organı hastalıkları sık görüldüğünden apandisit ameliyatı kararının dikkatle verilmesi ayrı bir önem kazanır.

Kötü bir gece uykusu kişiyi yorduğu gibi verimliliğini de azaltır. Mayo Clinic uzmanları, uyku zorluğu çekenler ve yeterli uyuyamadıklarından yakınanlar için uykusuzlukla başetmenin yollarını sıraladılar:Öğleden sonra veya akşamüstü şekerlemelerinden kaçının.

Her gün aynı saatte yatağa girmeyi alışkanlık haline getirin.

Yatmadan önce zorlayıcı egzersizler yapmayın.

Gereksiz endişeleri bir kenara bırakın. Yatağa iş götürmeyin.

Yatmadan bir iki saat önce ılık bir duş alın ve ılık bir bardak süt için.

Geç saatlerde yemek yemekten veya alkol almaktan kaçının.

Kafein içeren içecekler ve ilaçlardan uzak durun.

Uyku öncesi sigara içmeyin.

Uyuduğunuz ortamın karanlık, sessiz ve ideal serinlikte olmasına dikkat edin.

Uyuyamıyorsanız, kalkın ve kendinizi iyice yorgun hissedene kadar gezinin.

Uykusuzluk probleminizin bir ya da iki hafta devam etmesi halinde mutlaka bir doktora başvurun.

UYKUSUZLUĞA YOL AÇAN FAKTÖRLER

Uykusuzluğa neden olan faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

İş, okul, sağlık veya aile ile ilgili endişelere bağlı stres,

Depresyon,

Kafein ve nikotin gibi uyarıcılar,

Bitkisel takviyeler, reçeteli veya reçetesiz ilaçlar,

Alkol,

Çevresel değişiklikler,

Uyku ilaçlarının uzun süreli kullanımı,

Sinir ve kas hastalıkları gibi kronik tıbbi durumlar,

Uyumak için aşırı çaba gösterme.

Her birimizin uyku süresi farklıdır. Uyku saatlerimizi ve süresini bilmek ve bunlara uygun saatlerde yatıp kalkmak, sağlıklı bir uykunun ilk şartıdır. Bazı geceler, olağan gecelerden daha sık uyanır, gece uykuya dalmakta güçlük çeker veya sabah erken uyanırız. Organizma bu olumsuzlukları ertesi gece telafi eder. Ancak, sabah uyku süresini bu durumu telafi etmek için uzatmak, ertesi gece uykunun gelme saatini geciktirir, bu da ertesi gece uykuya dalmada güçlük yapar.Uykunuza gündüzden itibaren hazırlanın Doğada geçirilen bir günün ardından, uyku laboratuarında incelenen hastalarda daha önceki gecelere göre derin yavaş uyku oranının artmış olduğu saptanmıştır. Derin yavaş uyku oranının artmış olduğu uyku, daha dinlendiricidir. Haftanın belli günlerinde bir miktar yürüyüş yapmak, koşmak, tenis oynamak veya yüzmek gibi fiziksel aktiviteler gevşememize, dolayısı ile iyi bir uyku uyumamıza zemin hazırlar. Ancak fiziksel aktivitenin, özellikle ağır jimnastik gibi otonom sinir sistemini uyaran aktivitelerin, uykunun hemen öncesinde yapılması uykunun kalitesini bozması nedeni ile önerilmemektedir.

Yiyecek ve içeceklerinize mutlaka özen gösterin Akşam saatlerinde aşırı miktarda yemek yemek midenizi rahatsız ederek, iyi bir uyku uyumanızı engelleyecektir. Horlama veya uykuda solunum bozuklukları varsa, aşırı yemek gece bu problemlerin daha şiddetlenmesine neden olur. Aşırı miktarda alınan sıvılar da hem midenizi rahatsız eder, hem de gece sık sık idrar yapma ihtiyacı ile uyanmanıza neden olur. Yatmadan önce alınan alkol de uykumuzu kötü etkileyen faktörlerden biridir. Alkol uykuya dalmamızı kolaylaştırsa da gece içinde, özellikle de gecenin ikinci yarısında sık uyanıklıklara sebep olarak, uykunun kalitesini bozar. Alkol aynı zamanda yüzeysel uyku dönemlerini artırıp, derin uyku oranlarını azaltır. Bu nedenle, alkol uykuyu bozan bir faktör olarak kabul edilip, akşam saatlerinde içilmemelidir. p> Yatak odanızı oturma odası gibi kullanmayın Bazılarımızın yatakta yemek yeme, televizyon seyretme gibi alışkanlıkları vardır. Ancak, yatak sadece uyumak ve sevişmek için kullanılmalıdır.Yatmadan önce zihni yormayan kitaplar okunabilir.

Uyku, beynin rüya görmesi için gerekli ortamı sağlıyor. Yüzyıllardır insanoğlunda merak uyandıran ve birçok araştıranın konusu olan uykunun nedeni ve mekanizması tam olarak bilinmese de, bu konuda son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi. Uyku üzerinde yapılan çalışmalar uykunun çeşitli evrelerden oluştuğunu gösteriyor. Uyku sırasında beyin dalgalarını algılayan ve “EEG” (elektro-ensefalogram) denen bir cihaz sayesinde uykunun değişik evreleri belirlenebiliyor. Uyku esas olarak iki bölümden oluşuyor. “NREM” (non-rapid eye movement) denen bölümde, yüksek dalga boyunda ve düşük frekansta beyin dalgaları oluşuyor.

NREM uykusu, sırasında kan basıncı ve solunum sayısı düşüyor. Bunlara ek olarak kaslarda gevşeme ve yavaş göz hareketleri görülüyor. NREM uykusu kendi içinde dört evreye ayrılıyor. İlk evre uykuya geçiş dönemi. Uykuya geçiş döneminden önce çok kısa süreyle “hipnagojik faz” denen bir evreden geçiliyor. Hipnagojik faz, gözlerimizi kapatmayla uykuya dalma arasında geçen süre. Bu sürede çeşitli, rüya benzeri anlamsız şekiller görülebiliyor. Bunlar çoğunlukla daha sonra hatırlanmıyor. Hipnagojik fazdan sonra girilen ilk evrede kalp hızında yavaşlama ve kaslarda gevşeme başlıyor. Bu evrede, şiddeti ve frekansı düşük olan “teta” dalgaları görülüyor. Kısa süren bu evreden sonra, biraz daha derin olan ikinci evreye giriliyor. Uykunun ikinci evresinde beyin dalgalarındaki düzensizlik artıyor. Dalga şiddetinde ani yükselme ve düşüşler görülüyor. Uykunun başlangıç evrelerindeki beyin dalgaları, uyanık ancak son derece gevşek durumda görülen alfa dalgalarına benziyor. Uykunun bu ilk iki evresinde ani kas ve vücut hareketleri görülebiliyor. Aniden sıçrayarak uykudan uyanmak, genellikle bu evrede oluyor. Üçüncü evrede uyku iyice derinleşiyor. Dış ortamdaki seslerin çoğu artık kişiyi uyandıramıyor. Bu evrede beyin dalgalarındaki ani yükselme ve düşüşler bitiyor, bunun yerini uzun delta dalgaları alıyor. Dördüncü evrede elde edilen dalgaların yarısından fazlasının delta dalgası olması nedeniyle, bu evre “delta uykusu” olarak adlandırılıyor. Uykunun dördüncü evresi en derin uyku hali. Halk deyimiyle bu evrede kişi “top atılsa uyanmıyor”. Birbirini takip eden bu dört evre, yaklaşık 90 dakika sürüyor. Daha sonra uykunun farklı bir bölümü olan “REM” uykusuna giriliyor. İlk olarak 1953 yılında tanımlanan REM uykusunda düşük dalga boyunda, yüksek frekansta, daha düzensiz beyin dalgaları oluşuyor. REM uykusunu kontrol eden merkezler beyin sapında bulunuyor. Uykunun bu bölümünde oluşan beyin dalgaları uyanıkken oluşan dalgalara oldukça benziyor. REM uykusunun en önemli belirtilerinden birisi de hızlı göz hareketleri. REM sırasında gözler sağa sola hızlıca hareket ediyor. Kan basıncı ve kalp hızı yükseliyor, göz kasları dışındaki istemli kaslarda felç benzeri bir gevşeme meydana geliyor. Kaslardaki bu geçici felç durumunun, rüyalar sırasında vücudu beklenmedik hareketlerden ve kazalardan korumak için olduğu düşünülüyor. Uykunun bu bölümünde erkeklerde ereksiyon, yani cinsel organda sertleşme, kadınlardaysa vajinal kan akımında artış görülüyor. Ortalama her 90 dakikada bir tekrarlanan ve 5-30 dakika kadar süren REM uykusu, 8 saatlik bir uykuda yaklaşık 5 kez tekrarlanıyor. Sabaha karşı görülen REM uykusu daha uzun sürüyor. Bu sırada görülen rüyalar daha net hatırlanıyor.

REM uykusu, vücut ve ruh sağlığı için oldukça önemli. Yeterli süre REM evresine geçemeyen kişilerde ruhsal bozukluklar, konsantrasyon zorlu ğu, öğrenme sorunları görülüyor. REM uykusunun en önemli özelliklerinden birisi de, rüyaların yoğun olarak bu evrede görülmesi. Bu evrede uyandırılan kişilerin yaklaşık %90’ı rüya gördüklerini ifade ederken, NREM uykusunda uyandırılanlarınsa sadece %7-8’i rüya gördüğünü söylüyor. REM uykusu sırasında esas olarak halusinasyon, delüzyon, abartılı duygulanım ve amnezi, yani bellek kaybı meydana geliyor. Halusinasyon, hiçbir dış uyaran olmadan, yani gerçekte var olmayan bir imajın görülmesi. Delüzyon, diğer bir deyişle sanrılar, gerçekte olmayan kavram ve düşüncelere inanılması. Örneğin, kişinin kedisini kral ya da kutsal bir kişi olarak görmesi gibi. REM uykusu sırasında çok yoğun duygular yaşanıyor. Görülen rüyalar bazen kişiye çok büyük bir mutluluk verirken bazen de büyük üzüntüler yaşatabiliyor. Rüyaların çoğuysa sonradan hatırlanmıyor. Rüyalar, bu unsurların birleşiminden meydana geliyor. Beynin neredeyse uyanık durumda olduğundan fazla çalışma halinde olduğu ve rüyaların görüldüğü REM uykusu halen beyinle ilgili araştırmaların odağını oluşturuyor.

Derin bir uykuya dalan insanın vücudunda hormonların dengelendiği, sindirim ve bağışıklık sistemlerinin kendi içinde faaliyete geçtiği, cildin de kendisini yenilediği belirtildi.

Uzmanlar, güzelliğin sırrının uykuda olduğunu keşfetti. Derin bir uykuya dalan insanın vücudunda hormon düzeyinin dengelendiği, sindirim ve bağışıklık sistemlerinin kendi içinde yoğun faaliyete geçtiği, vücudu kaplayan cildin de kendisini yenilediği belirtildi

Güzellik uzmanları, geç yatıp uykusunu tam olarak alamayanların, bunun faturasını hemen ertesi sabah ödemek zorunda kaldığını ifade ediyor. Uzmanlar, uykusuz kalmış kişilerin gözlerinin altında mor halkalar, yüzünde çizgiler bulunduğuna, cildinin solgun ve kuru bir hal aldığına dikkat çekiyor. Uyku yetersizliği durumunda bu olumsuz tablonun kaçınılmaz olduğunu kaydeden uzmanlar, uykunun sadece iki iş günü arasındaki karanlık ve yatakta geçirilen süreç olmaktan öte önem taşıdığının artık ispatlandığının altını çiziyor.

Uyku sırasında ruh halini ve dış görünümü böylesine etkileyecek önemli neler olup bittiği üzerine kafa yoran uzmanlar, ulaştıkları sonucu şu şekilde özetliyor:

Uyku sırasında hormon düzeyimiz dengeleniyor, sindirim sistemi hızla çalışıyor, bağışıklık sistemi kendi içinde yoğun faaliyete geçiyor ve vücudumuzu kaplayan cildimiz yoğun çalışma içine giriyor

Cildimizin her gün 10 gram ölü deri hücresini atarak pürüzsüz kalmayı başardığını vurgulayan uzmanlar, Bunun gerçekleşebilmesi için, her akşam derimizin en üst tabakasındaki hücreler bölünmeye başlar. Uyku esnasında ise büyüme hormonunun artması ve stres hormonunun düşmesiyle birlikte bu reaksiyon sürat kazanır. Gecenin sessizliği, bu işlev için en ideal ortamdır. Çünkü şimdi ne güneş, ne rüzgar, ne de hareket ve stres karmaşık hücre bölünmesini engelleyemez. İşte bu yenilenme saatlerinde cildin, başta oksijen olmak üzere bir dizi besin maddesine ihtiyacı vardır. Alınan her solukta cilt, ihtiyacı olduğu oksijeni depolar. Bu nedenle akşamları yatmadan önce yatak odası iyice havalandırılmalıdır. İlerleyen yaşla birlikte cildin oksijen alımı güçleştiği için, 30 yaşından sonra havanın temiz olduğu ortamda uyumaya daha çok dikkat edilmesi gerekir diyor.

Cildi yeniliyor

Uyurken, özellikle de rüya görüldüğü saatlerde, vücut ısısının 2 derece artmasıyla birlikte, organizmanın bol miktarda sıvı ürettiğini anlatan uzmanlar, İşte bu nedenle, sabahları uyandığımızda saçlarımız nemlenmiş, şekilleri bozulmuştur. Yağ bezleri geceleri yenilendiğinden, uyku sırasında yağ salgılaması genelde azdır. Bu nedenle, cildi kuru olanların gece yatarken cildine nemlendirici krem, hatta cilt yağı uygulaması yapması doğru olur. Laboratuarlarda her geçen gün yenileri üretilen bu ürünlerin amacı, cildin bioritmine ayak uydurup, hücreleri yenilenmeleri sırasında glikoz, vitamin ve oksijen gibi ihtiyaç duydukları maddelerle beslemektir. Kesin olan bir nokta da, tüm maddelerin cilt tarafından gündüze oranla gece daha iyi emildiğidir. İşte bu nedenle cildin uyku sırasında alerjen maddelere karşı daha duyarlı olduğu tahmin ediliyor. Uyurken unutmamanız gereken belki de en önemli husus, ultraviole ışınlara maruz kalmamak. Çünkü bu tehlikeli ışınlar, bölünmekte olan hücrelere zarar verebilir, hatta deri kanserine kadar yol açabilir uyarısında bulunuyor.

Uzmanlar, kanımızdaki büyüme hormonu düzeyinin uykuya dalar dalmaz ani yükseliş gösterdiğini tespit etmiş. Bu sebeple, ister gece yarısından önce ister sonra olsun, uykunun ilk 3.5 saatinin gerçek güzellik uykusu olduğu gerçeğine ulaşılmış. Ancak, uykunun yeterli ve derin olması şartıyla… Bu, bütün uyku aşamalarından, yani uykuya dalıştan sakin uykuya, derin uykudan rüya görmeye kadar tüm safhaların gecede 4 ya da 6 kez tekrarlanması anlamına geliyor. Gece yarısından çok sonra yatmayı alışkanlık haline getirmiş olanların bu alışkanlıklarını sürdürmelerinde bir sakınca olmadığı, vücuda alıştığı düzeni her zaman sağlayabilmenin önemli olduğu vurgulanıyor.

Kırışıklıklar kayboluyor

Mimiklerin ya da güneşin yol açtığı kırışıklıkların hiçbir şekilde kaybolmadığını ancak ciltteki bazı kat ve çizgilerin geceleri yok olduğunu belirten uzmanlar, şu görüşleri dile getiriyor:

Yattığımızda cildimiz daha fazla sıvı depolar. Tansiyon düşüp, damarların genişlemesiyle dokuya bol miktarda sıvı akar. Hareketsiz olduğumuz için de bu sıvının ciltten akması zorlaşır. Sonuç: Dokunun gerilmesi, küçük kırışıkların aldığı destekle kaybolmasıdır. Gün içinde ise, ciltte depolanan bu sıvı vücuda yayılır ve yüzdeki çizgiler yeniden belirmeye başlar. Gecenin olumlu etkisini sürdürebilmek, özellikle E vitaminli nemlendirici kremlerle mümkün olabiliyor. Şunu da unutmayın ki, ne kadar uzun süre yatakta kalırsanız kalın huzursuz bir uyku ya da yanlış yastık da sabahları kırışık yüzle uyanmanıza neden olur. Alabileceğiniz en iyi önlem, olabildiğince alçak yastıkla uyumayı alışkanlık haline getirmektir

İçinde yaşadığımız toplumun, insanoğlundan günün 24 saati zindelik talep ettiğini ve günümüzde başarı ibresinin sabah, gece, gündüz, kısacası her an canlı olabilen kişilerden yana olduğunu belirten uzmanlar, Kesintisiz verimlilik, sadece iş yerinde değil boş zamanlarda da bekleniyor. Bu durumda 8 saat uyku, tembellere özel bir ihtiyaç mı? Kesinlikle hayır. Çünkü şu kanıtlanmış bir gerçek ki sık sık yeterince derin ve uzun uyku uyuyamayan kişiler, hastalıklara karşı daha dayanıksız oluyor. Devamlı gerilim halindeysek, sağlıklı uyku uyuyamayız. Böyle durumlarda organizma, dengesini kaybederek stres hormonunu bol miktarda salgılar. Hatta, kandaki seviyesinin en düşük olması gereken akşam saatlerinde bile vücut bu hormonun üretimini durduramaz. Böyle durumlarda vücudun bioritmi kontrolden çıkar. Bu dengesizliğin cilde etkisi kaçınılmazdır: Cilt kurur, pul pul kalkar, çatlar. Hücre bölünmesi düzenli gerçekleşemediği için cilt giderek incelir. Kuru cilt daha da kururken, pürüzlü cilt siyah nokta ve sivilcelerle dolar. Bu sebeple, ne kadar değil nasıl uyuduğunuz önemlidir. Gerekli olan derin uyku ve rüya aşamaları 6 saate de sığdırılabilir. Ancak çoğu insan, beden ve beynini yeni güne hazırlayabilmek için genellikle 7-8 saat uykuya ihtiyaç duyar. Bu da kişinin kendini iyi hissetmesi için kaçınılmazdır diyor.

Uyku kadar uyanmanın da önemli olduğuna değinen uzmanlar, bunun için şu tavsiyelerde bulunuyor:

Sakın, gözlerinizi açar açmaz yataktan fırlamak gibi bir hata yapmayın. En doğrusu, kediler gibi uyanmak. Yerinizden kalkmadan önce gerinin, dönün, esneyin, gevşeyin. Bu, tıpkı 100 metrelik bir koşuya hazırlanmak gibidir. Çünkü kaslarınız yeni güne ağır ağır hazırlanır, dolaşım sisteminiz harekete geçer. Kortizol hormonu sabahın ilk saatlerinde iç pilimizi şarj etmeye başlar ve sabahın 6 sı ile 8 i arası kandaki kortizol oranı en yüksek düzeye çıkar. İşte bu noktada cildin yenilenme işlemi sona ermiş, günlük koruma programı devreye girmiştir. Kortizol salgılamasının hızlandırılması için sabahları duşun altında hiç olmazsa 3 saniye boyunca buz gibi suyu vücudunuza püskürtün. Buz gibi suyla irkilin, canlanın, güne zinde ve güzel başlayın. Ayrıca, yatağınız sert değil, ancak sağlam ve esnek olsun. Yatağınızın asgari ölçüleri boyundan ve eninden 30 santim fazla olmalıdır.

Hiçbir antibiyotiğin durduramayacağı bakteriyel bir hastalık düşünün. “Diyelim ki birçok enfeksiyon hastalığının sorumlusu olan bakteriler güçlü antibiyotik ordumuzdan korunmayı öğrendi.” Bu varsayım gerçekleşirse, enfeksiyona neden olan mikropları hiçbir antibiyotik yok edemez.Bu ürkütücü senaryo bir gün gerçek olabilir. Tüberküloz, gonore, pnömoni ve menenjit gibi giderek artan sayıda enfeksiyonda, daha önce bu hastalıklarla mücadelede yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere dirençli suşlar gelişmiştir.

Direnç sorunu özellikle, hastalar arasındaki yakın temas nedeniyle hastanelerde sık olarak görülür ve yaygın antibiyotik kullanımı direnç gelişmesini kolaylaştırır. Tüm dünyada araştırmacılar, bu sorunu çözümlemeye ve özellikle hastane ortamlarında antibiyotik direncini kontrol altına almaya çalışıyorlar.

ANTİBİYOTİK DİRENCİ NEDİR?

Antibiyotik direnci (antimikrobik direnç de denir) enfeksiyona yol açan mikroorganizmaların yeni çevrelere uyum sağlamasıdır. Bakteriler, antibiyotiğin saldırısına karşı koyabilmek için hücre yapılarını değiştirebilmektedir. Bir bakteri ilaca karşı direnç kazandıktan sonra, o ilaç artık enfeksiyonun tedavisinde etkili olmamaktadır. Bazı direnç tipleri diğer bakterilere de geçebildiğinden, giderek artan sayıda enfeksiyon artık antibiyotiklerle tedavi edilememektedir. Direnç çok fazla kişiyi etkileyebildiğinden, dünya çapında önem kazanmakta ve toplum sağlığı açısından büyük tehlike oluşturmaktadır.

NEDEN ÖNEMLİDİR?

Bakteriyel hastalıklar sadece sınırlı sayıda antibiyotikle tedavi edilebilmektedir. Dirençli bakterilerin yol açtığı bir enfeksiyon söz konusuysa, tedavide daha toksik ve pahalı ilaçların kullanılması gerekebilir. Bu durum, hastanede daha uzun süre kalınmasına ve yüksek maliyete yol açabilir. Bunun yanı sıra, antibiyotik direnci diğer bakteriyel enfeksiyonlara da yayılabilir. Ender görülen bazı vakalarda, hastalığa neden olan dirençli bakterileri yok edecek kadar etkili antibiyotik bulunmadığından, bazı bakteriyel enfeksiyonlar tedavi edilemez duruma gelebilir.

BAKTERİ NASIL DİRENÇ KAZANIR?

Bulunduğumuz çevrede sürekli olarak bakterilere maruz kalırız. Bu bakteriler zaman zaman enfeksiyona neden olur. Antibiyotiğin uygun olmayan biçimde kullanımı, bakterinin yok olmamak ve güçlenmek için direnç geliştirmesine yol açar. Direnç geliştirmiş bakteriyi daha sonra aynı antibiyotikle yok etme girişimi başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bu nedenle, antibiyotikler sadece enfeksiyonun tedavisinde gerekli olduğu zaman kullanılmalıdır. Soğuk algınlığı gibi viral enfeksiyonlar antibiyotiğe yanıt vermez.

ÖNLEMEK İÇİN NE YAPILABİLİR?

Soğuk algınlığı ya da diğer birçok viral enfeksiyonda antibiyotik kullanmayın. Doktorunuz viral enfeksiyon olduğunu ve antibiyotik gerekmediğini söylediğinde, antibiyotik kullanmakta ısrar etmeyin.

Antibiyotik gerektiğinde, reçetede belirtildiği gibi kullanın ve kendinizi daha iyi hissetseniz de antibiyotik bitmeden tedaviyi kesmeyin.

Doktora danışmadan antibiyotik almayın. Başkalarına reçetelenen ya da herhangi bir hastalıktan arta kalan antibiyotiği kullanmayın. Antibiyotikleri daha sonra kullanmak üzere saklamayın.

Antibiyotik kullandığınız günler antibiyotiğin gücü, görülen yan etkileri ve belirtileri geçirmedeki etkililiğine ilişkin bilgileri içeren bir günlük tutun. Bu günlüğü, antibiyotik kullanmanız istendiğinde incelemesi için doktorunuza verin. Antibiyotik öykünüz, doktorunuza hangi antibiyotiği reçetelemesi gerektiği konusunda yardımcı olabilir.

Uzun süre evli kalmış çiftlerin sıklıkla karşılaştıkları bir sorun var. Evlilik yıldönümünde kadın tarafından evde güzel bir masa ve hoş bir ortam hazırlanır. Hatta özenle seçilen bir hediye bile konur masanın üzerine. Akşam eve gelen eş, gördüğü manzara karşısında donup kalır. Eşinin bu ince düşüncesi karşısında sevinsin mi, kendi unutkanlığına dövünsün mü? Kafası allak bullak olur. Çünkü bu önemli gün tamamen akıldan çıkmış ve eve eli boş gelmiştir… Tabii ardından küçük tatsızlıklar yaşanır.Peki, böyle bir durumda erkek ne kadar hatalı? Yoğun bir tempoyla geçen günlerimizde hangi birimiz kafamızı toparlayıp, hatırlamamız gereken şeyleri beynimizin bir köşesine not edebiliyoruz ki…

Stres altında çalışan herkes mutlaka zaman zaman unutkanlık yaşıyor. Bu çok dogal bir olay. Fakat çoğumuz böyle durumları belirgin yaşadığında, hemen “Acaba hafızamda bir sorun mu var?” endişesine kapılıyoruz. Oysa gerçek olan; bazı ender rahatsızlıklar dışında, unutkanlığın yaşanılan günlük stresten kaynaklandığı. Buna şöyle bir örnek verebiliriz; hafızalarına çok güvenen kişiler bile zaman zaman telefon numaralarını unutabiliyor.

Hiç kimse mükemmel bir hafızaya sahip değil. Fakat unutkanlığımızı bazı küçük alıştırmalarla giderebiliriz. Beyin fonksiyonlarını araştıran bilim adamları, beynin çok ileri yaşlara kadar öğrenmeye açık oldugunu belirtiyor. Beyin yeni koşullara çok kolay uyum gösteren bir organ. Uzmanlar, beynin tahmin edildiğinden çok daha esnek bir kapasiteye sahip olduğunu vurguluyor. Bu noktadan hareket edersek, uzmanların da dediği gibi, beyin kapasitesi düzenli alıştırmalarla kolaylıkla artırılabiliyor.

Aşağıdaki 10 değişik alıştırmayı çeşitli zamanlarda, çeşitli ortamlarda uygulayabilir ve düzenli yaptığınızda, çok güzel sonuçlar alabilirsiniz. Kısacası, bu alıştırmalarla unutkanlığınızı unutbilirsiniz!

1 . Devrim alıştırması

Kulağa biraz çılgın gibi gelse de, bu aslında çok etkili bir yöntem. Bunun için günlük rutin alışkanlıklarınızda biraz değişiklikler yapmalısınız. Örneğin; sağ elinizi kullanıyorsanız, biraz da sol elinizi çalıştırmaya başlayın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın veva kahve fincanını alışık olmadığınız elinizle tutun ya da çayınızı kaşıkla alışık oldugunuz yönün tersine karıştırın. Kalemi ters elinizle tutun. Biraz yaratıcılığınızı kullanın ve daha neleri tersten yapabileceğinizi bulun. Tabii bulduklarınızı da hemen deneyin. Sonuç olarak rutin alışkanlıklannızı kırar ve beyninizin kullanmadığımız diğer yarısını da harekete geçirmiş olursunuz.

2. Çocuk Oyunu Alıştırması

İşe ya da alışverişe giderken tıpkı bir çocuk gibi merak içinde bütün duyularınızı harekete geçirin: Bakın, dokunun, dinleyin, koklayın! Çiçek açan ağacın kokusunu keşfetmeye çalışın. Fırında satılan taze ekmeklerin kokularını algılamaya çalışın. Yürüdüğünüz zeminin özelliklerini hissedin. Bunun sizde nasıl duygular yarattığını anlamaya çalışın. Caddede duyduğunuz sesleri ayrıştırın. Yanınızdan geçen insanların tek tek konuşmalarını dinleyin. Evinizde gözlerinizi kapatarak bir yerlere ulaşmaya çalışın. Kısacası duyularınızı alışık olmadıgımz tarzda kullanın! Bu şekilde çok ender yaptığınız bağlantıları canlandırır, beyninizin kapasitesini artırırsınız. Eğer bu yaptıklarınızdan zevk alır ve insan veya olayları detaylı algılamayı sürdürürseniz, hafızanız her zaman canlı kalmaya devam eder. Duyu organlarmızın ne kadar fazlasını kullanırsanız, unutmak istemedikleriniz o kadar sağlam kalır.

3. Harf Alıştırması

Elinize bir gazete ve bir fosforlu kalem alın. Sırasıyla paragrafları okuyun ve çift yazılmış harflerin üzerini çizin. Orneğin; her çift “t”nin, her çift “m”nin üzerini işaretleyin. Bir sonraki aşamada kelime içinde birden fazla geçen harflerin üzerini çizin. Alıştırmayı yaparken, kelimelerin üzerinde fazla düşünmeyin ve hemen işaretleyin. Böylelikle konsantrasyon gücünüzün ne kadar uyarıldığını hemen hissedeceksiniz. Başarılı olma isteğiniz ve aldığınız zevk zihnin canlanmasını artırır.

4. Polisiye Alıştırması

“Dün akşam şu saatte ne yaptım?”, “Neredeydim?”, “İki saat önce ne yaptım?” gibi, genellikle polisiye romanlarında veya filmlerinde sorulan sorulan kendinize yöneltin. Ve tabi cevaplamaya da çalışın. Bu alıştırma sonucunda yaptıklarınıza karşı dikkatinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca kısa hafızanızı da harekete geçirmiş olursunuz.

5. Yürüyüş Alıştırması

Asker yürüyüşü gibi olduğunuz yerde hareket edin. Sol bacağınızı her kaldırdıgınızda, önce sağ elinizle, sonra sol elinizle dizinize dokunun. Bu esnada o kadar esnek hareket edin ki, bacağınızı indirirken kolunuz başınızın üzerine gelecek kadar yükselmeli. Bu hareketleri birkaç kez tekrarlayın. Bunu yaparken sadece kan dolaşımınız hızlanmaz, aynı zamanda koordinasyon yeteneğiniz de artar. Böyle çaprazlama hareketlerle beyninizin her iki tarafını kullanmış olursunuz.

6. Ressam Alıştırması

Burnunuzun ucunda bir fırça oldugunu hayal edin. Bununla havaya en sevdiginiz renkte yatay bir sekiz çizin. Bu hareketi gevşek ve dengeli yapın. Kendinizi Leonardo da Vinci veya sevdiginiz bir başka ressamın yerine koyun. Bu çizim hareketleri yorgun zihninizi hemen canlandırır. Aynı zamanda beyni bloke eden stresi etkili bir biçimde yok eder.

7. Ajan Alıştırması

Bu alıştırmayı daha çok sokakta yapacaksınız. Çevrenizde bulunan arabaların plakalarına bakın ve plakada bulunan harflerden kelimeler, hatta cümleler türetmeye çalışın. Böylece sadece sıkışık trafiğin eğlenerek çabuk geçmesini sağlamaz, aynı zamanda kelime haznenizi geliştirir ve beyninizi canlandırırsınız. Bu alıştırma acil plaka ezberlemeniz gerektigi durumlarda çok işinize yarayabilir.

8. Resim alıştırması

Bu alıştırmayla alışveriş listelerini çok kolay ezberleyebilir, hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Bunun için kalem kağıt alın ve kağıdın üzerine bir tane mum, bir kuğu, üç kollu bir kaktüs, üç yapraklı bir yonca, beş parmaklı bir el, hortumunu yukarı kaldırmış bir fil, sola dalgalanan bir bayrak, saatli bir yumurta, sapının üzerinde duran bir pipo, davul yanında duran bir adam, iki deniz feneri ve bir saat çizin. Her resim bir sayıyı sembolize ediyor. Ardından sembolleri sayılara göre ezberleyin. Örnegin; mum biri, kuğu ikiyi, kaktüs üçü ifade ediyor. Bu sıralamaya hakim olduğunuzda, sembollere aklınızda tutmanız gereken bir listeyi koyabilirsiniz. Eğer bu bir alışveriş listesiyse, mumun süt şişesinin üzerinde durduğunu, kuğunun boynunda portakal filesinin asılı oldugunu hayal edebilirsiniz. Bu alıştırmayla zihninizde listeler oluşturmayı daha kolay başarırsınız.

9. Otobiyografi Alıştırması

Düşünün ki hayat hikayenizi tekrar yazmanız gerekiyor. Burada işe gittiginiz ilkokuldan başlayabilirsiniz. Bunun için en yakın arkadaşınızın kim, tipinin nasıl oldugunu hatırlamanız gerekiyor. Tabii sınıfınızın düzenini, görüntüsünü de… Ayrıca sınıfınızın penceresinden neler göründügünüzü de hayalinizde canlandır-maya çalışın. Bu alıştırmayla kişilerle ilgili hafızanızı harekete geçirirsiniz.

10. Hipnoz Alıştırması

Özellikle stresli anlarınızda veya kaygıya kapıldığımızda olumlu sözcüklerden destek almaya bakın. Bunlarla olumsuz düşüncelerinizi yok eder, hedeflerinize daha kolay ulaşmanızı sağlarsınız. Eğer önemli bir görüşmeden önce, hafızanızın sizi yarı yolda bırakacağından korkuyorsanız, her gün gözlerinizi kapatarak kendi kendinize tekrarlayacagınız bir cümle belirleyin. Örnegin; “Benim için gerekli olan her şeyi biliyorum ve çok sakinim” cümlesini tekrarlayabilirsiniz. Bu alıştırmada önemli olan, bunu her gün uygulamanız.

Kimimiz az kimimiz çok ama hepimiz biraz unutkanız. Peki niye unutuyoruz? Bilim adamları insan beyninde bulunan bir proteinin unutkanlığa neden olduğunu belirlediİsviçreli bilim adamları, bir proteinin unutkanlığa neden olduğunu tespit etti.

Nature dergisindeki habere göre, Zürich kentindeki İsviçre Konfederasyonuna ait Teknik Yüksek Okulda fareler üzerinde yapılan deneylerde, Phosphatase 1 (PP1) proteininin işlevi azaltıldığında, farelerin öğrendiklerini hatırlama yeteneğini kaybetmediği gözlemlendi.

Haberde, PP1 proteininin, insanlarda beyni gereksiz bilgilerden temizleyen karmaşık sistemin bir parçası olduğunun daha önceki araştırmalarda ortaya çıkarıldığı belirtildi.

Bilim adamları Isabelle Mansuy ve çalışma arkadaşları, PP1 proteininin işlevini tam olarak belirlemek için, deneyde kullanacakları farelerde bu proteini işlevsiz kıldılar.

PP1 proteini çalışan ve çalışmayan farelerle bir dizi deney yapan bilim adamları, PP1 proteini çalışmayan farelerin diğer farelere göre daha başarılı olduklarını ve öğrendiklerini haftalar sonra bile unutmadıklarını tespit ettiler. Mansuy, beynin kapasitesinin sınırlı olduğunu belirterek, beynin aktif bir koruma mekanizmasına ihtiyaç duyduğunu ve PP1 proteinin bu mekanizmanın bir parçası olduğunu kaydetti.

 Bu kişiler normalden fazla egzersiz yapar.• Kilo ve diyet konusunda takıntılı davranışlar gösterir.

• İşten, okuldan, arkadaşlarından ve ailesinden zaman çalarak egzersiz yapar.

• Egzersiz onun için eğlence değil bir hırs olmuştur.

• Performansı her şeyden önemlidir.

• Sportif başarılarını her zaman az bulur ve daha fazla çalışır.

• Etrafındaki insanlara kendisi gibi ince ve zayıf olmaları konusunda bilgi verir ve onları zorlar.

• Çevresinden alamadığı ilgiyi egzersizle sağlamaya çalışır.

• Genellikle yalnız ve az arkadaşı olan insanlardır.

• Egzersiz yapmasındaki amaç kilo vermenin dışında, kendi özgüvenini artırmak, egzersizi öne sürerek performansıyla kendini saygı gören bir kişi yapmaktır.

Unutkanlık herkesin en büyük düşmanlarından biri. Aklımızı daha iyi kullanmak ve unutkanlığı azaltmak aslında elimizde.

Belleği güçlü tutmanın pek çok püf noktası, uyulması gereken çok sayıda kuralı var. Harvard Tıp Okulu öğretim üyesi Dr. Aoron P. Nelson zinde bir beyne sahip olmanın temel kurallarını şöyle sıralıyor:

Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin. Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötüdür.

Alkolü azaltın. Alkol beyin hücrelerini tahrip etmektedir.

İyi ve kaliteli uyku uyuyun. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar.

Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor.

Stresinizi iyi yönetin. Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır. Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizol hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir.

YENİ ŞEYLER ÖĞRENİN

Yeni şeyler öğrenmeye devam edin. Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir.

Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir.

Tembelliği bırakın. Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın.

Her gün egzersiz yapın. Günde 30-45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye çalışın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var.

Kullandığınız ilaçları gözden geçirin. Beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın.

Vitaminlerden yararlanın. E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz.

Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaşlılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın.

HAYATA TUTUNUN

Hayata bağlı kalın. Hayatınıza önem katan bağları sıkılaştırın.

İyi sosyal ilişkileri olan yaşlılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor.

Eğer yeni doğan bebeğiniz kapalı bir anüsle dünyaya gelmişse, anal açıklık tıkanıktır. Sonuç olarak dışkının dışarı çıkması için hiçbir geçit yoktur.Anüs ve rektumun doğuştan gelen anormallikleri, 500 çocuktan birinde meydana gelen küçük anormallikler ve 5000 doğumdan 1 inde meydana gelen büyük anormallikler ile oldukça sık rastlamaktadır.

Anal ve rektal anormalliklerle doğan çocuklarda üreme organı anormallikleri gibi, diğer doğum kusurlarının da ortaya çıkma oranı oldukça yüksektir.

Kapalı anüs olgusundan, bebek mekonyum dışkısını çıkaramadığı zaman kuşkulanılır. Tıkanıklığın rektumun aşağısında ya da yukarısında olup olmadığını belirlemek için röntgel ve ultrason incelemeleri yapılır.

Tedavi tıkanıklığın bulunduğu yere bağlı olarak değişir. Eğer anal açıklık yalnızca daralmış ise, bu açıklığı bir aygıtla genişletmek mümkündür. Başka tür kapalı anüs vakalarında ameliyat gereklidir; tıkanıklık rektumdan ne kadar yukarıda ise o derece büyük cerrahi müdahale gerekir.

Bazı çocuklarda anüsün tamamıyla rekonstrüksiyonu gerekebilir; kimi çocuklarda ise bebek 6 ila 12 aylık oluncaya kadar geçici kolostomi gerekli olabilir. Rektumun alt kısmında anal tıkanıklığı olan çocuklar ameliyattan sonra iyileşme gösterir ve dışkılamayı kontrol edebilirler. Tıkanıklığın daha yukarıda olması durumunda ise kendini tutamama sorunları meydana gelebilir

İngiltere’de yapılan bir araştırma, 8 ila 26 aylık bebeklerin televizyon yardımıyla daha iyi öğrendiğini gösterdi.
Londra’daki Royal Free Hastanesi’nde gerçekleştirilen bir çalışmada, televizyonun, iki yaşına kadar olan bebeklerin bilgi gelişimini olumlu yönde etkilediği anlaşıldı. Ben Lloyd ve Kantini Brodie adlı iki pediatri uzmanının “Her anne-babanın kendi evlerinde gerçekleştirebileceği bir inceleme” olarak değerlendirdiği çalışması, British Medical Journal’da yayımlandı.

Lloyd ve Kantini, araştırmalarına, ekranın yaşamın ilk aylarından itibaren eğitimsel bir araç olarak katkısı bulunduğu fikrinden yola çıkarak başladı. Uzmanlar, televizyonun dilsel bozukluklara ve öğrenme güçlüğüne faydası olabileceğini düşünüyorlardı.

Çalışmaya, 8 ila 26 aylık toplam 797 bebeğin ebeveynleri katıldı. Yeni doğmuş bebeklerin yüzde 96’sının ekranda gördükleri köpek, kedi ve bebekleri tanıdığı, onları taklit ettikleri gözlendi. Down sendromlu bebeklerin yüzde 20’si, aynı imajları tanıyabildi.

Böylelikle, televizyonun aynı zamanda çocuğun zeka düzeyini belirleyici bir gösterge olma ihtimali de gündeme geldi. İki yaşına geldiği halde ekrandaki figürlere tepki vermeyen çocuklarda bir bozukluk olabileceğine işaret eden uzmanlar, 18-24 aylık olduğu halde konuşma zorluğu çekilmesinin anormallik belirtisi olmadığını da ekledi. Bebeklerin zihinsel durumlarını ölçme ve değerlendirmede etkin bir araç bulunmadığına dikkat çekilirken, televizyonun önemi vurgulandı.

Uzmanlar, görme bozukluğu olmadığı halde bu testte başarı sağlayamayan bebeklerde üç temel bozukluk olabileceğini açıklıyor. Bu durumun öğrenme zorluğu, dilsel bozukluk veya otizmden ileri gelebileceğini söyleyen pediatristler, ebeveynleri dikkatli olmaya çağırıyor.

Türkiye Sağlık Davranışları ve Yaşam Tarzları Araştırması 2006’ya göre, hastalanan her beş kişiden biri doktora gitmek yerine, bildiği ilaçları kullanıp kendi kendini iyileştirmeye çalışıyor.

100 kişiden 5’i ise yine tıptan yardım almak yerine, kendince pratik bulduğu başka yöntemleri kullanıyor. 10 Türk’ten biri ise sağlığını Allah’a havale ediyor. “Yatarsam bir şeyim kalmaz” diye düşünüyor.

HTP Exclusive Şirketi’nce, 6 bölge, 27 ilden, 15 yaşın üstündeki 11 bin 645 kişiyle yapılan anket Türklerin sağlıklarına gereğince önem vermediğini ortaya çıkardı.

Araştırmaya katılanların yüzde 68’i herhangi bir hastalıklarının bulunmadığını söyledi. Herhangi bir hastalığı bulunanların yüzde 18’i bir, yüzde 7’si iki, yüzde 7’si üç ve daha fazla hastalığa sahip olduğunu ifade etti.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayanların ise yüzde 71’i hiçbir kronik hastalıkları bulunmadığını söylediler. Oranın yüksekliğine dikkat çeken araştırmacılar, bu sonucu bölgede yaşayanların kronik hastalıklarının farkında olmamalarına bağlıyor.

Teşhis edilen hastalıklar, aslında bu bölgelerde en fazla bilinen ve şikayet edilen hastalık konusunda da fikir veriyor: Yüksek tansiyon, romatizmal hastalıklar ve kireçlenme, mide hastalıkları. Bunları migren-kronik başağrısı izliyor.

En sık rastlanan kronik hastalıklardan yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, şeker ve kalp hastalıklarına birlikte bakıldığında, kadınların daha büyük risk altında olduğu görülüyor. 100 kadından 16’sı bu hastalıkları bir arada yaşıyor. Erkeklerde ise oran 11 civarında. Araştırma bu hastalıkların yaşla ilişkisini de bir kez daha gözler önüne serdi. 46 yaşını geçen her üç kişiden birinde, dört hastalıktan birine mutlaka rastlandığı tespit edildi.

Hastalanan Türk kimin kapısını çalar?

Doktora, sağlık kuruluşuna başvururum: % 64

Bildiğim ilaçları kullanmaya başlarım: % 18

Bir şey yapmam, kendiliğinden geçmesini beklerim: % 10

Eczaneye gider ve tavsiyede bulunmasını isterim: % 5

Başkalarının tavsiyesini alırım: % 3.

İki cins arasındaki boy farkı 11 santimetre

Türk erkeği ve kadını arasında ortalama 11 santimetrelik boy farkı var.

TSE’ye göre Türk erkeğinin ideal boyu 176, kadınının ise 164 santimetre. Yani mevcut ortalamalar erkeklerde idealin 5, kadınlarda ise 3 santimetre altında kalıyor.

Kadınların bel çevresi ortalaması 76, erkeklerin 81 santimetre. Yine kadınların ortalama kilosu 64, erkeklerin ise 71.

Sağlık kuruluşlarının rolü değişmek zorunda

Türk halkı sağlık durumunu “iyi” olarak değerlendiriyor. Yüzde 68’inde teşhis edilmiş, kronik hastalık yok. Ancak nüfusun beşte ikisi aynı zamanda kendi kendisinin doktoru. Yüzde 36’sı hastalandığında veya hastalık hissettiğinde hekim ya da bir sağlık kurumuna başvurmuyor. Bu bulguyu destekleyen bir diğer sonuç ise Türklerin sağlığına yeterince özen göstermediğini ifade etmesi. Tek başına bu bulgu bile aslında gerek sağlık sistemi, gerekse ilaç firmaları açısından farklı fırsatlara işaret ediyor. Kendi kendisini tedavi eden hastaların ülkesi Türkiye’de, hatalı ilaç kullanımı aslında bir kısır döngüyü de yaratıyor. Türklerin sağlık bilincine kavuşması gerektiği çok açık. Sağlık kuruluşlarının rolü değişmeli ve ilaç pazarı yeniden şekillenmeli.

Balık etindeyiz

Araştırmaya göre kadın ve erkeklerin beden kütle endeksleri (boy-kilo oranları) birbirine çok yakın. Kadınlarda 25, erkeklerde 25.3. Dünya Sağlık Örgütü’nün standartlarına göre, beden kütle indeksi 25-29.9 kg/m2 arasında olanlar “hafif şişman-fazla kilolu”. Yani zayıflamalarında yarar var.

Kişinin ruhsal nedenlere dayalı olarak beslenmesini azaltması veya beslenmeyi reddetmesi nedeniyle ve/veya zorla kusarak (parmak atıp kusarak) aşırı kilo kaybetmesidir. Bunun yanı sıra, mide bulantısı ile birleşik mide şikayetleri, kabızlık (bazen fazla miktarda müshil kullanma) da bulunur. Anoreksia nevroza, çoğunlukla erken ergenlik ve ergenlik sonrası çağındaki genç kızlarda görülür.Bu tip insanların kişiliğinde istisnasız ya histerik ya da çocuksu genital gelişim basamağına yakın) bir yapı bulunup, her iki halde de belirgin oral takıntı vardır. Bu nevrotik özelliklerde, psikogenetik açıdan, yeterli sevgi göstermeyen veya cinsel düşman olarak görülen bir ana figürü rol oynamıştır. Bunun sonucu olarak büyümenin psikoseksüel yönleri karşısında yoğun korkularla birlik kuvvetli bir puberte çatışması meydana gelmiştir Özellikle kadın rolü ile kadınsı beden biçimini ve cinsel problemleri reddetme söz konusudur.

Anoreksia nevroza hastalarının tipik özelliği, hastalık bilincinin bulunmamasıdır. Kendilerindeki korkunç zayıflamayı ve acil tedavi gereksinimini kabul etmez, yadsırlar. Kendi kendilerine zorlamalı kusmaları da inatla yadsınır, bu yadsıma ya bilinçli bir yalan şeklinde, ya da yarı bilinçli bir kabul etmeme türündedir. Bu hastaların hepsinde aşırı bir ilişki bozukluğu vardır.

BELİRTİLERİ

- Kızlarda erkek bedenine benzer biçimde beden görünümü,

- Aşırı hareketlilik,

- Cinsel kimliğini reddetme,

- Normal beden ağırlığı, olması gerekenin çok altındadır.

- Cinsel ilgide eksiklik vardır.

Anorektal apseler, anüsün çevresindeki bölgeyi etkiler. Bunların bazıları fissürlerin neden olduğu enfeksiyonlardır.Belirtiler

- Cerahat çıkması,

- Ateş,

- Anal yolun içinde veya etrafında rahatsızlık hissi,

- Dışkının çıkışına aşırı duyarlı veya bu hareketten rahatsız olmak.

Bazıları da seks yoluyla alınmış hastalıklardır. Fakat çoğu apseler tıkanmış anal guddelerden kaynaklanır.

Anüse yakın bir apse doktorunuzun muayenehanesinde veya hastanede kolayca açılıp boşaltılabilir. Diğer yandan ateşiniz ve çok sancınız varsa ve anüsten kuyruk sokumuna doğru bir baskı hissi duyuyorsanız apse daha yukarda rektumda olabilir.

Bu derindeki apseler kolay ele gelmez, teşhis edilmeleri daha zor olur ve yaratabilecekleri komplikasyonlar daha ciddidir.

Derindeki apseler daha dikkatli yaklaşım gerektirir, çünkü bunlar Crohn hastalığı ülserleşmiş kolit veya divertikülit gibi bir bağırsak hastalığından kaynaklanmış olabilir.

Teşhis

Eğer derin bir anorektal apse şüphesi varsa doktorunuz rektumun tümünü kapsayan bir muayene yapar. Proktosigmoidskopi ve baryumlu bir maddeyle tarama da bu muayeneye dahildir.

Tedavi ve Ameliyat

Apse belirlendiği zaman hastaneye gideceksiniz. Apse açılıp temizlenecek. Ayrıca size sancı duymamanız için bir ağrı kesici ve bazı hallerde enfeksiyonu önlemek için bir antibiyotik verilebilir.

Havaların yavaş yavaş ısınmaya başlamasıyla birlikte durgun hava ve aşırı nem insan vücudunda termal stres adı verilen özel bir durum meydana getiriyor. Termal stresin, sıcak ortamlarda kalan insanların vücutta biriken ve dışarı atılamayan ısıdan rahatsız olmaları sonucunda ortaya çıktığını belirten uzmanlar, bu rahatsızlığın, nefes sıklaşması, baş ağrısı, baş dönmesi, zihinsel yorgunluk, çabuk sinirlenme veya geç algılama, bitkinlik, işe karşı ilgisizlik gibi belirtilerle kendini gösterdiğine dikkat çekiyor.DENGE KORUNMALI

İnsan vücudunun 36-37 santigrat derece arasında kalan bir sıcaklığa sahip olması gerektiğini söyleyen uzmanlar, dış ortam ne kadar sıcak olursa olsun hayatın devamı için vücut içi ısısının sabit kalması gerektiğini ifade ederek, çevre ısısının artmasıyla damarların genişleyeceğini, terlemeyle tuz kaybedildiğinden tansiyonun düşebileceğini belirtiyor. Vücut içindeki sıcaklık ayarlanmasında cilde de önemli görevler düşüyor.

AKLINIZDABULUNSUN

Kalp ve dolaşım sorunlarından uzak, rahat bir yaz geçirmek için bazı öneriler…

Vücut ter yoluyla su ve mineral kaybettiğinden bu kayıp soda, maden suyu gibi mineral içeren sıvılar, vücut direncini artıracak vitaminli meyve suları, tuzlu ayranlar ve bol su içerek kapatılmalıdır.

Yağı, şekeri azaltılmış, sebze ve meyveye ağırlık veren hafif bir beslenme rejimi uygulanmalıdır.

Aşırı sıcak günlerde alkollü içkilerden kaçınılmalıdır. Vücuttan ısının atılmasını önleyen kalın giysilerden kaçınmalı, ince, gözenekli, pamuklu ve ipekli giysiler tercih edilmelidir.

Sık sık duş alınarak vücut serinletilmelidir. Ağır bedensel hareketler yapmamalı, güneş altında top oynamamalı, sıcak saatlerde seks yapmamalıdır.

Sağlıklı yaşadığınız halde kendinizi yorgun hissediyorsanız ve bunun sebebi yoğun iş temposu değilse ciddi bir sağlık sorununuz olabilir. İşte yorgunluğun belli başlı 7 temel nedeni.

Kansızlık:

Üretkenlik çağınızda iseniz ve özellikle adet dönemleriniz uzun sürüyorsa, miyomlarınız varsa ya da yakın zaman önce doğum yaptıysanız, bunlara bağlı kan kaybı nedeniyle kadınlarda yorgunluğun birinci nedeni olan anemi gelişmiş olabilir. Kanamalar sonucunda kanda oksijeni taşıyan alyuvarlardaki demirden zengin bir protein olan hemoglobin miktarı azalır. Dokular ve organlar yeterince oksijen almayınca bunun sonucu yorgunluktur. Kansızlığın diğer nedenleri iç kanama veya demir, folik asit ya da vitamin B12 eksikliği olabilir. Böbrek hastalığı gibi kronik hastalıklar da kansızlığa neden olabilir. Baş dönmesi, solukluk, üşüme hissi, kalp atımında hızlanma kansızlığın diğer belirtileridir. Kansızlığın tanısı için doktorunuz bir kan testi isteyecektir. Eğer sebep demir eksikliği ise demir takviyesi gibi kansızlığın nedenine yönelik tedavi uygulanır. Etkili tedaviyle yorgunluk, en geç 30 günde geçecektir.

Hipotiroidi:

Genel olarak enerji düzeyiniz hep düşükse, kendinizi tükenmiş ve hattâ biraz depresyonda gibi hissediyorsanız bunların sebebi yavaş çalışan tiroid bezi olabilir. Tiroid bezi vücudun enerji metabolizmasını kontrol eder. Kadınlarda sanıldığından çok daha yaygın olan tiroid bozukluğu T3 ve T4 gibi tiroid hormonlarının düzeyinin saptanmasıyla teşhis edilebilir. Bu hormonlar düşükse dışarıdan hormon takviyesi yapıldığında yorgunluk şikâyetiniz kısa zamanda geçecektir.

İdrar yolu enfeksiyonu:

Kadınların çoğunda idrar yolu enfeksiyonu yanma veya sık idrara gitme ihtiyacı gibi belirtilerle birlikte ise de bazı hastalarda hiçbir belirti olmayabilir ya da belirtiler hafif olduğundan fark edilmeyebilir. Sürekli yorgunluk da bu gibi idrar yolu enfeksiyonlarının tek belirtisi olabilir. Cinsel birleşme bakterileri idrar yolunun ağzından vajinaya doğru ittiğinden bu riski artırabilir. Bir idrar tahliliyle teşhis konulabilir. Genellikle ağızdan alınan bir antibiyotikle tedavi hızlı ve kolay sonuç verir. Yorgunluk da birkaç gün içinde kaybolur. Bir süre sonra yorgunluk veya başka belirtiler tekrarlarsa tekrar idrar testi yaptırın çünkü bazı kadınlarda idrar yolu enfeksiyonları kroniktir.

Fazla kafein alımı:

Hızlı bir enerji desteği için çoğumuz kahve ya da kola içeriz ama bazı kadınlarda kafeinin fazlası ters bir etki yapabilir. Bir uyarıcı olan kafein, fazla miktarda alındığında yorgunluğa neden oluyor. Bu nedenle kafein alımının daha da artırılması sorunun kötüleşmesinden başka işe yaramıyor. Çözüm; yaşantınızdan kafeini mümkün olduğu kadar çıkarın. Bu, sadece kahvenin değil çikolata, çay, kola ve kafein içeren bazı ilaçların da kesilmesi anlamına geliyor.

Besin intoleransı:

Besinlerin bize enerji verdiği kabul edilir ama bazı doktorlar gizli besin intoleranslarının bunun tersine yol açtığına inanıyor. Hafif bir besin intoleransı bile uykunuzun gelmesine yol açabilir. Tolere edemediğiniz yani yendiğinde size, sizin bu besine bağlamadığınız ve ondan olduğunu düşünmediğiniz rahatsızlıklar verebilen bazı besinler olabilir. Bu besinlerin farkında olmadan sürekli yenilmesi kendinizi,sürekli yorgun ve tükenmiş hissetmenize neden olabilir. Eğer belirli besinleri yedikten sonra 10-30 dakika içinde uykunuz geliyor, kendinizi kötü hissediyorsanız şüphelendiğiniz besinleri beslenmenizden çıkarın. Böyle bir şüpheniz varsa doktorunuzla konuşun.

Uyku apnesi:

Yeterli uyku uyumuyorsanız bu bir yorgunluk sebebi olabilir. Ama ya yeterli uyku uyuyup ta aslında uykunuzu almadığınızı bilmiyorsanız? Uyku apnesi olarak bilinen durumda siz uykuda iken genellikle her gece birçok kez nefes almanız durmaktadır. Sonuç, gece kaç saat uyursanız uyuyun bütün gün yorgun olmanızdır. Uyku apnesi konusunda uzmanlaşmın bir doktorun yardımıyla uyku laboratuvarında bu hastalığa tanı konulması mümkündür. Uyku apneniz varsa doktorunuz kilo verme ve sigarayı bırakma gibi yaşam tarzı değişimleri önerecektir. Siz uyurken hava yollarını açık tutan cihazlar veya nefesle tetiklenen basınçlı hava cihazları kullanılabilir. Aşırı olgularda, yeterli hava akımının sağlanması için ameliyat gerekebilir.

Tanı konmamış kalp hastalığı:

Elektrikli süpürgeyle evi temizlemek, bahçe işleri veya olağan günlük işlerinizi yapmak gibi sıradan işler sizi yoruyorsa, kalbiniz SOS sinyali gönderiyor olabilir. Eğer bu basit hareketlerle gelen yorgunluk hissi hele birdenbire ve sebepsiz yere ortaya çıktıysa, ciddi durumların habercisi olabilir, beklemeden doktorunuza danışmalısınız.

Pruritus ani de denen anal (makat bölgesi) kaşınma sık rastlanan bir sorundur.İnatçı anal kaşınma, çocuklarda ve yaşlılarda daha sık görülen bir durumdur. Çocuklarda bu durum, sık rastlanan bir parazit olan kılkurdunun varlığına bağlı olabilir. Yaşlılarda ise neden, yaşlanan deri-nin kurumasıdır.

Doktorunuz anal kaşınmanızın nedenini araştırırken, sedef hastalığı gibi bir deri hastalığının, deri kanserinin ve bir mantar enfeksiyonunun işaretlerini de arayacaktır. Kaşınmaya ve tahrişe neden olan hemoroid, anal fissür ve anal fistül yönünden de muayene edilebilirsiniz; bu hastalıklar anal kaşınmanın nadir nedenleridir. Çoğu kez kaşınmanın kesin nedeni bulunamaz.

Aşırı Bakım

Bazı kişiler, anüs bölgesini sert bir sabun bezi ve sabunla iyice temizlemeye çalışırlar. Bu durum, bölgenin kaşınmasına, yanmasına ve tahriş olmasına yol açabilir.

İlaç Reaksiyonları

Bazı kişilerin kaşınmayı geçirmek için kendi başlarına kullandıkları ilaçlar, tahrişe yol açarak kaşımayı ve yanmayı artırabilir.

Stres

Bazı doktorlar, kanıtlanmamış olsa da, stresin kaşınmaya yol açabileceğine inanmaktadır.

Anal Kasların Gevşemesi

Normalde anal kanalı kapalı tutan kaslar gevşediğinde, dışkı dışarı sızarak bu bölgedeki deride tahrişe yol açabilir.

Kötü Bakım

Eğer dışkılamadan sonra uygun temizlik yapılmazsa, anüs bölgesindeki dışkı artıkları tahrişe ve kaşınmaya neden olabilir.

Eskiden kronik anal kaşınması olanlarda, anüs bölgesine ışın tedavisi, alkol enjeksiyonu ve hatta bu bölgedeki deri ve sinirleri çıkarmak için ameliyat yapılırdı. Artık bu tür uygulamalar ortadan kalkmıştır.

Eğer böyle bir sorununuz varsa, aşağıdakileri deneyin.

1-Kaşımayı kesin. Sürekli kaşıma tahrişe yol açar. Ne kadar çok kaşırsanız, o kadar çok kaşınırsınız. Bölgeye soğuk uygulamayı de-neyin.

2-Bölgeyi temiz tutun. Gece, gündüz ve her dışkılamadan sonra bölgeyi tahriş etmeden, nazikçe temizleyin.

3-Dışkı sızıntısının deride yaptığı tahrişi engellemek için, bu bölgeye bez koyun ve gerektikçe değiştirin.

4-Kaşınmayı azaltmak için yatarken antihistaminik bir ilaç da alınabilir.

Eğer kaşıntınız sürerse, tam bir muayene için doktorunuza baş-vurun.

Eski bir dövüş sanatıyken, şimdi hastanelerde tedaviyi desteklemek için kullanılan Tai Chi, kalp gibi birçok hastalığa iyi geliyor, hafıza ve dengeyi güçlendirip stresi azaltıyorÇinlilerin geleneksel sabah sporu Tai Chi, gerçek bir sağlık kaynağı çıktı. Amerikalı uzmanlar daha önce yapılmış 47 araştırmanın sonucunu inceleyerek, Uzakdoğu sporu Tai Chi nin kronik hastalıklara iyi geldiğini ortaya koydu. Eski bir Çin dövüş sanatı olan Tai Chi, denge kontrolü, esneklik ve kalp sağlığı kazandırarak, kalp ve multipl skleroz (MS) gibi hastalıklara iyi geliyor.

ABD nin Tufts New England Tıp Merkezi tarafından yapılan çalışmaya göre, bu sporun iyi geldiği alanlar hastalıklarla sınırlı değil. Çin de binlerce yıldır yapılan Tai Chi, doğru nefes alma teknikleri ve yavaş hareketlerle yapılan özel duruşların bir kombinasyonu. Tai Chi yapanlar bu sporun hafıza, konsantrasyon, sindirim, denge ve esneklik açısından olumlu etkileri olduğunu söylüyor.

Yaşlılarda düşme azalıyor

Uzmanların incelediği Çince ve İngilizce araştırmalar da, uygulayıcıların bu iddialarına tıbbi dayanaklar getiriyor. Uzmanlar Uzakdoğu dan çıkıp ABD ve Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşan Tai Chi nin özellikle yaşlılar açısından büyük fayda sağlayabileceğini, bu sporu yapan yaşlı kişilerde düşme oranının az olduğunu belirtti. Ayrıca bu dövüş sanatının sağlıklı insanlara da faydası olduğu, acı, stres ve endişeyi azalttığı vurgulandı.

Yine sağlıklı kişilerde kalp ve solunum fonksiyonları üzerinde olumlu etki yapan Tai Chi, baypas, kalp yetmezliği geçirmiş hastalarda ve yüksek tansiyon, romatizma, MS, akut miyokardiyal enfarktüs rahatsızlıkları olan kişilerde yarar sağlıyor. Çin deki hastanelerde tedavi destekleyici olarak yaygın şekilde kullanılan Tai Chi sporu, Britanya daki bazı hastanelerde de uygulanıyor.

Anal fissür; anüs çıkışındaki mukozanın; genellikle arka kenardan çatlaması veya yırtılmasıdır. İlk bir aylık dönemdeki yırtıklara AKUT ANAL FİSSÜR, daha uzun süreli ve meme yapmış yırtıklara da KRONİK ANAL FİSSÜR denir.Anal fissürün başlıca sebepleri kabızlık, doğum eylemi veya doğumdan sonraki ilk bir iki günde tuvalete çıkışın ertelenmesi veya ihmalidir . Diğer sebepler arasında; proktit, regional enterit veya ülseratif kolit gibi enflamatuar barsak hastalıkları da sayılabilir . Ağrıya karşı son derece duyarlı olan anal bölgedeki herhangi bir minicik çatlak az-çok ağrıya; o da anal kaslarda spazma, yorulma ağrısına, kan dolaşımında bozulmaya, yani iskemiye yol açar. İskemi halinde ağrı daha da artar ve yara beslenmesi bozulur, iyileşme gecikir hatta kötüleşir.

Medikal olarak iyileştirilmiş pek çok fissür nükseder . Bunun nedeni, anal kanalı saran ve destek veren eksternal kas demetlerinin, kuyruk sokumu tarafında sık olarak doğuştan zayıf yaratılmış olmasıdır.

Anal Fissürün Belirtileri Nelerdir?

Anal fissürün başlıca belirtileri, dışkılama anında ve özellikle sonrasında oluşan şiddetli anal ağrı ve ve özellikle akut fissürlerde tuvalet kağıdına bulaşan kan ve bazen de anal kaşıntı olur. Olay 20-30 gün devam ederse, yara önünde hemoroide benzer, hipertrofik papilla veya web denilen bekçi bir meme oluşur; yara daha da derinleşir, ağrı ve kaşıntı artar; yani artık KRONİK ANAL FİSSÜR GELİŞİR. Ağrılar özellikle dışkılamadan sonra artar ve saatlerce, hatta gün boyu sürer, dayanılmaz olur. Kanama nadirdir ve kağıda bulaşır tarzdadır; hemoroidlerdeki gibi püskürür tarzda değildir. İyice kronikleşmiş fissürlerde bazen iltihabi veya pis kokulu sarı akıntı da olabilir. Bunun sebebi, fissür yarasının derinleşmesi veya bekçi memeyi alttan delerek, bir perianal fistül oluşturmasıdır.

Anal Fissürün Medikal Tedavisi ve Tedbirleri Nelerdir?

En iyi tedbir kabızlıktan korunmaktır. Kadınlardaki anal fissür, genellikle doğum travması veya doğumdan sonraki ilk günlerde oluşan kabızlıkla ilgili olduğuna göre, bu kişilere doğum eylemi başlar başlamaz hijyenik lavman yapılmalı. Bebeğin çıkışında perine ve özellikle anüs korunmalı. Doğumdan sonraki ilk 3 gün yumuşatıcı krem ve Libalax veya Gliserin benzeri fitillerle fissür oluşumu önlenmeli. Anal fissür bir şekilde oluşmuşsa krem ve fitillere 7-10 gün devam edilmeli, ılık su oturma banyosu yapılmalı, ağrı varsa ağrı kesiciler verilmeli ve bol meyve, sebze tüketimi ile kabızlık önlenmeli.

Akut fissürlerde medikal tedavinin başarı şansı, sıkı bir uygulama ile % 80 dir. Ancak fissür kronikleşmiş ise, yani yara derin ve zemini çok sert ve bekçi meme gelişmiş ise ve fissür memenin altına ilerleyerek cilt yönünde delmiş ve fistül yapmışsa, bu tür tıbbi tedavi % 50 başarısız kalacaktır .

Tıbbi tedavilerde başarısızlığın bir başka sebebi de yanlış ilaçlar ve yanlış diyettir. Kronikleşmiş anal fissürde tedavi; tıbbi veya cerrahi yolla anal spazmın giderilmesi esasına dayanır. Tıbbi tedavi ile geçici rahatlama sağlansa da, kalıcı ve kesin tedavi cerrahi müdahale ile sağlanır. Ancak akut dönemde önce tıbbi tedavi denenmelidir.

Kronik Anal Fissürde Cerrahi Tedavi

Hekimlikte kişisel bilgi, beceri ve tecrübenin çok gerekli olduğu konulardan biri; anal fissür, fistül ve hemoroidlerdir. Çünkü anüs anatomisi ve anal fonksiyonlar son derece hassas mekanizmalar üzerine kurulur. Örneğin, cerrahi girişimlerde anal mukozadan ve mukozal örtünün damarsal yastık ve valv görevi yapan dokudan biraz fazla alındığı takdirde İnkontinens, yani kaçaklar ve iyileşme sorunları olabilir. Hastaların en çok korktuğu husus, operasyon yüzündan olabilecek gaita kaçağı ve ağrıdır.

İdealize edilmiş enstruman ve tecrübeli hekim eli ile, ağrısız veya minimal bir ağrı ile, hem de lokal anestezi ile, gayet etkili ve başarılı ” LİS yani Subkütan Lateral İnternal Sfinkterotomi” yapılabilir. Dış, yani eksternal sfinktere asla dokunulmaz. Gerekirse büyük bekçi memeler de alınır. Küçük memeleri almamalı, yoksa girişim sonrası ağrı olabilir. Bekçi memeler yerinde kalırsa zamanla küçük, yumuşak deri sarkıntılarına dönüşür, hiç bir sorun teşkil etmezler. Büyük bekçi memeler ise hijyenik sorunlara yol açacağı için alınmaları daha uygun olur.

Operasyon için herhangi bir ön hazırlık veya sonrası dönemde, 1 saatten daha fazla istirahati gerektirmez; yeme içmeye ara verilmez.

Poliklinik şartlarında, yani hastane yatışı ve narkoz gerekmeden yapılabilen bu küçük , fakat modern tedavi yöntemi ile; hasta hemen rahatlar ve fissür yarası da 1 hafta içinde sessizce kaybolur gider. Dikiş gerekmez, kanama olmaz, kaçak, nedbe veya çekinti olmaz. Ancak acemi ellerde nadir de olsa, eksternal sfinkterin de kesilmesine bağlı olarak gaz veya gaita kaçağı gelişebilir.

Kronik Anal Fissürlerin Cerrahi Tedavisinden Sonra Dikkat Etmeniz Gereken Kurallar:

1-Ağrı kesicilerinizi, melhemlerinizi ve ılık su oturma banyolarınızı ihmal etmeyiniz; ağrı artışı, iyileşmeyi geciktirir.

2-Müdahaleden 12-18 saat sonra tamponu çıkarıp, 15 dk süre ile ılık suya oturunuz ve ardından, varsa tuvalet ihtiyacınızı gideriniz; ardından melhemleri parmağınızla anüsün içine ve dışına, masaj yaparak sürünüz. Ilık suya oturma banyolarına ve kremlere sabah akşam, 1 hafta devam ediniz, pansuman veya gazlı bez uygulamanıza gerek yoktur. Bir hafta sonunda dilatasyon için, mümkünse kontrole gidiniz.

3-Baharat hariç , her tür ve özellikle posalı ve sulu gıda alınız. İyileşme tamamlandıktan sonra bol posalı gıdayı arttırarak ömür boyu kabızlıktan sakınınız ve hemoroidlerde olduğu gibi altın kurallara uyunuz.

4-Müshil almayınız ve ishal olmayınız, değilse iyileşme gecikir.

Bu pratik ama modern tedavi yöntemi ile ağrılarınız çok büyük olasılıkla aynı gün geçer; fissürünüz de bir haftada iyileşir. Kurallara uymazsanız iyileşme gecikebilir veya başarı biraz düşük olur.

Fissürlerde Kansere Dönüşüm Olabilir mi?

Anüs ve rektum kanserleri, baştan kanser olarak başlar; hemoroid veya fissürler kansere dönüşmez. Ancak kanser ve diğer hastalıklarla karıştırılabilir. Bazen asıl hastalık kanserdir; ancak kanser ve diğer hastalık belirtileri hemoroid veya fissüre benzediği için hasta veya doktor ihmalkar davranır; teşhiste gecikme ve yanılmalara neden olur. Bu arada, teorik olarak uzun yıllar boyu akan yaraların habisleşebileceğini de tamamen gözardı etmemek gerekir.

Bilgisayar basinda, ofis masasinda ya da evdeki calisma masasinda gün boyu oturarak çalışanların zamanla kemikleri zayıflıyor, kan damarları daralıyor ve kaslarının şekli bozuluyor. Çaresi saatte bir ayağa kalkıp dolaşmak… Her 10 kişiden yedi ile dokuzu bel, her 100 kişiden 30-60 ı boyun ağrısı çekiyor. Bu durumun sorumlularından birinin de sürekli oturarak ya da uzun süre ayakta durarak çalışmak olduğuna dikkat çekiliyor. Gazeteciler,ogrenciler,memurlar, doktorlar, muhasebeciler, operatörler ve tezgâhtarlar en çok risk altında olanlar.Yatarak dinlenin

Sürekli oturan insanın kemiklerinin zayıfladığını, bel, boyun ağrıları meydana geldiğini, damarların daraldığını, kasların boyunun kısaldığını, esnekliğin azaldığını, eklemlerin şeklinin bozulduğunu belirten doktorlar, ağrılara engel olmanın saat başı ayakta gezinmek olduğunu ifade ederek, yatarak dinlenmenin de ağrılara iyi geldiğini kaydettiler

İşte en ideal oturma biçimi!

Gün boyu oturmak söz konusu olduğunda en ideali rahat etmek . Gün boyu masa karşısında dirsek çürütürken yandaki gibi ideal şartlara sahip olamayanların dikkat etmesi gerekenlerse şunlar: Sırtınız dik olmalı. Masa, çalışırken eğilmenizi gerektirmeyecek yükseklikte ve uzaklıkta olmalı. Masayla vücut arasında kolları esnekçe kullanmayı sağlayacak bir oran bulunmalı. Doğru oturuş pozisyonunu koruyabilmek için bulunulan ortamın aydınlatması ve ısısının da kişinin rahat edebileceği durumda olması gerekiyor. Tüm bunlar sağlandığında bile, bir saatte bir kalkıp 5-10 dakika dolaşarak kasları hareket ettirmek gerekiyor.

Kişinin sebebini tam olarak ortaya koyamadığı iç sıkıntısı haline anksiyete (bunaltı) adı verilir. Anksiyete psikiyatri uzmanına müracaat eden hastalar arasında en sık ve yaygın olarak görülen bir belirtidir. Genelleşmiş veya yaygın aksiyete bozukluğu olarak adlandırılabilecek hastalıkta kişi yaşadığı aksiyeteyi korku, endişe, dehşet, kaygı gibi terimlerle ifade edebileceği gibi, sürekli olarak tetikte bekleyiş gerginliği, bilinmeyen ve ayırt edilemeyen bir tehlike veya kötülük duygusu olarak da ifade edebilir.
Kisinin yasami boyunca anksiyete bozuklugu geçirme orani % 25 dolayindadir. Saglikli kisilerde korku ve kayginin nedeni bellidir. Hastalik durumunda ise nedensiz korku ve kaygi duyulur. Bu duygulanımlara ilave olarak bazı hastalarda; başdönmesi, ağız kuruluğu, vücudu soğuk kaplaması, irkilme, huzursuzluk, titreme gibi belirtiler de olabilir. Bazen de tüm bunların bir karışımı olabilir. Fiziksel şikayetleri daha yoğun olan hastalar genelde kaygı, korku ve dehşet duygularını inkar ederler.

Hastalik yüksek bir oranda alkol ve uyusturucu madde kullanimi ile gitmektedir. Kisiler baslangiçta kaygilarini azaltmak için bu maddeleri kullanmakta, ancak sonra bunlar hastaligin gidisini daha kotu bir sekilde etkilemektedir.

Stresle baglantili baska hastaliklar (gastrit, irritabl kolon, gerilim tipi bas agrilari gibi) da buhastaliga eslik edebilmektedir.

Baska ruhsal hastaliklarla birlikte bulunma orani yüksektir (saplanti-zorlanti bozuklugu, depresyon,sosyal fobi,panik bozukluk gibi). Bu hastaliklara ilerleyen dönemlerde dönüsebilme olasiligi bulunmaktadir.

Kisinin endiseleri nedeniyle çevresindekileri kisitlamasi sonrasinda ailesel ve mesleki sorunlar olusabilmekte ,kisi sosyal ortamlardan uzaklasabilmekte ve ayriliklar,bosanmalar ,eriskin-çocuk uyusmazliklari olusabilmektedir.

Ansiyete bozukluklari çesitlidir:

- Panik bozuklugu

- Yaygin anksiyete bozuklugu

- Sosyal fobi ve diger fobiler

- Obsesif kompulsif bozukluk

- Travma sonrasi stres bozuklugu

Endişe duyan, yaşadığı anksiyete belirtilerini ifade eden ve belirgin olarak sıkıntı çektiğini hissettiren hastalar bile altta yatan nedeni tam olarak ortaya koyamayabilirler.

Tedavi hekimin oyacağı anksiyete bozukluğunun alt tiplerine göre değişiklik gösterir. Tedavide mutlaka gerekli değilse ilaç kullanılmamalıdır. Genelde psikoterapi uygulanması daha iyi sonuç verebilir.

Alternatif tıbbın yeni tanınmaya başlayan dalı “Su-Jok”a göre, eller ve ayaklar, bedenin gerçek bir aynası ve bu organlarda, tüm bedendeki rahatsızlıkları iyileştirecek “uzaktan kumanda” fonksiyonu bulunuyor.Kırımlı Psikolog Dilara Trubach, Su-Jok’un, baş ağrısı, sara nöbeti, kabızlık, ishal, bulantı, kramp, romatizma, lumbago, siyatik gibi rahatsızlıklarla, cinsel fonksiyon bozuklukları ve kulak-burun-boğaz hastalıklarına karşı etkili olduğunu söyledi.

Dilara Trubach, Kore dilinde “Su”nun el, “Jok”’un da ayak anlamına geldiğini, Güney Koreli Prof. Dr. Park Jea Woo tarafından geliştirilen alternatif tıbbın bu dalının, geleneksel akupunktur yöntemlerine katkıda bulunmayı amaçladığını söyledi. Moskova Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduğunu, daha sonra Taşkent’te 1 yıl akupunktur, Tibet’teki bir Su-Jok okulunda “Dalai Lama Bitkisel Bilgisi” ve Aşkabat’ta da hipnoz eğitimi aldığını anlatan Trubach, Türkiye’de çok yaygın olmayan Su-Jok’un, tüm dünyada çok iyi bilindiğini kaydetti.

Trubach, anatominin bütünü incelendiğinde, elerin ve ayakların, bedenin küçük, ancak gerçek bir aynası olduğunun görülebileceğini belirterek, “Bu bakışla, el ve ayaktaki baş parmak, kafamıza tekabül eder. Bunun ötesinde elde avuç, ayakta da taban ve 5 parmak vardır. Tıpkı gövdemizden uzanan kollar ve bacaklarımız gibi. Her parmakta boğumlar bulunmaktadır. Tıpkı kol ve bacaklarımızın üç bölümden, baş ve boynumuzun iki bölümden oluşması gibi” dedi.

Su-Jok’a göre, el ve ayakların insan vücudunun minyatürü olduğunu ve üzerinde vücudun çeşitli organlarına karşılık gelen noktalar bulunduğunu anlatan Trubach, tedavinin, rahatsızlık bulunan organların el ve ayaklarda karşılık geldiği noktaların masajla harekete geçirilmesinin yanı sıra tohum, diken ve küçük taşlar gibi doğal uyarıcılarla yapılabildiğini bildirdi. Trubach, Su-Jok’un, baş ağrısı, sara nöbeti, kabızlık, ishal, bulantı, kramp, romatizma, lumbago, siyatik gibi rahatsızlıklarla, cinsel fonksiyon bozuklukları ve kulak-burun-boğaz hastalıklarına karşı etkili olduğunu söyledi.

Su-Jok’un uygulamasının kolay olduğunu vurgulayan Trubach, şunları kaydetti: “Su-Jok’un, doğru uygulama karşısında etkisi çabuk ortaya çıkar. Birkaç dakika içinde ya da birkaç saniye sonra etkisi başlar. Elleriniz ve bilgilerin saklı olduğu başınız, daima sizinledir. Metodu uygularken, kullanacağınız aksesuvarı da her zaman kolaylıkla temin edebilirsiniz. Bu tedavi edici sistemi yaratan, doğanın kendisidir. Su-Jok’da yanlış uygulama asla kişiye zarar vermez, sadece yaptığı işlem etkisiz olur.”

Anal (anüse ait) fissür oldukça ufak ve sık rastlanmayan bir aşınmadır. Bu anal sfinkterden (kas) başlar ancak kanalın içine uzanır. Dışarı çıkma sırasında acı verebilir ve dışkıda kan izleri bırakabilir. Bu durum kadınlar arasında daha yaygındır. Ekseriyetle anal fissür lifli, posalı yiyecekler yendiğinde iyileşir. Dışkıyı yumuşatıcı bir ilaç da yardımcı olabilir. Eğer aşınma bir ülserse daha kuvvetli ağrı duyulur. Çünkü ülser anal sfinkter (kas) adalesinin spazm yapmasına neden olur. Burada da lifli veya hazım yaratıcılar (şişebilen maddeler) sancının giderilmesinde yardımcı olur. (Kronik Kabızlık) Sıcak bir banyo adaleyi yumuşatıp ağrıya neden olan spazmı ortadan kaldırır. Eğer sancı devam ederse doktorunuz ameliyata karar verebilir. Bu genelde ufak bir cerrahi müdahaledir. Hastanede gece kalınması gerekmez.Bir anal (anüse ait) fistül anal kanaldan anüse geçişin etrafındaki deride bulunan bir deliğe uzanan anormal tüp gibi bir geçittir. Ciltte apse oluşabilir (Anorektal Apseler).

Cilt bu delikten cerahat ve su aktığı için kaşınabilir ve tahriş olabilir. Bu fıstüller genelde rektumun iç cidarının altındaki apselerden kaynaklanır.

Bazı zamanlar bir anal fistül veya anorektal apse Crohn hastalığının bulunduğunu belirtir. Bu bölgede daha evvel yapılmış bir ameliyat neticesinde de çıkmış olabilir. Bir rektal muayene (proktoskopi ve bir baryumlu incelenme, Yemek Borusunun, Karnın ve bağırsakların Baryumlu Radyografık incelenmesi) yapılabilir. Tedavi fistülün ameliyatla alınması ve apsenin boşaltılmasıdır.

Spondilit kelimesi belkemiğinin (omurga) inflamasyonu anlamına gelir; ankiloz kelimesi ise iki kemiğin kaynaşarak tek bir kemik haline gelmesi anlamına gelir. Birlikte alındığında ankilozan spondilit ifadesi; kronik, sakroiliak eklemin (omurga ile leğen kemiği arasındaki eklem) romatizmal hastalığını ifade eder, ancak diğer omurga kemikleri de iltihaplı eklemlerle kaynaşma gösterebilir (özellikle alt omurga kemikleri). Ankilozan spondilit, spondiloartropatiler adı verilen hastalıklar grubuna dahildir. Oldukça nadir görülmesine rağmen ankilozan spondilit son derece önemli bir hastalıktır, çünkü genelde başka her hangi bir sağlık problemi olmayan genç erkeklerde gözlenir.Hastalık gövde, sırt, boyun, kalça, kaburga ve omuzlarda ağrı ve sertliklere (spazmlar) neden olur. Omurgalar ve omurgaları destekleyen yapılar kasıldığından dolayı (sertleşme), ankilozan spondilitli hastalarda öne eğik durma eğilimi meydana gelir. Zamanla tedavi edilmeyen hastaların omurgaları birbiri ile kaynaşır ve tek bir kemik gibi görünür; son derece sert ve katılaşmış bir omurga meydana gelir. Bu durum kolların ve göğüsün hareketlerini engelleyebilir.

Ankilozan spondilitiniz varsa özellikle sabahları ve bir süre hareketsizlik sonrası, genelde belinizde ağrı veya sertlik hissedebilirsiniz. Ağrılar genelde sakroiliak eklemde başlar ve gittikçe yukarı doğru ilerleyerek boyun omurlarını etkiler. Diz ve ayak bileği eklemleri de etkilenebilmekle birlikte genelde omurgalar dışında tutulan eklem sayısı 3 veya 4 ü geçmez. Egzersiz yapmak sertleşmeleri azaltır, bu nedenle düzenli egzersiz yapmayan ankilozan spondilitli hastalar gittikçe kötüleşir. Kaburgalarla, kaburga eklemleri de hastalıktan etkilenebileceğinden dolayı, hastalar derin nefes alırken veya öksürürken rahatsız olurlar-zorlanırlar.

Şikayetleriniz azalma ve artışlar gösterebilir, ancak hastalık kronik ve ilerleyicidir. Omurga civarındaki kemikler, eklemler ve diskler hasara uğrar ve kaynaşır, bu nedenle aralıklar daralır. Kemiklerde sindesmofit adı verilen çıkıntılar sıklıkla meydana gelir. Bu durumda hareketler sırasında aşırı bir ağrı meydana gelir. Bel bölgesindeki ağrı ve sertlikler yürüme problemlerine neden olabilir. Ancak çoğu durumda hastalık hafif seyreder ve genelde hastalık başladıktan yıllar sonra tanı konur. Çok nadiren kalp, akciğerler ve gözler hastalıktan etkilenebilir ve bu durumda ciddi bir tablo ortaya çıkar.

Ankilozan spondilitin nedeni bilinmiyor. Ancak genetik (kalıtımsal) faktörlerin etkili olduğunu gösteren bulgular bulunmaktadır. Hastalık en sık 20-40 yaşları arasında ortaya çıkıyor, bununla birlikte 10 yaşın altında bile görülebiliyor. Hastalık 10.000 de bir kişide ve genelde erkeklerde gözlenir. Erkeklerde kadınlardan 10 kat daha fazladır.

Belirtiler

- Sırt, baldır, kalça ve diğer sırt eklemlerinde ağrı ve hassasiyet
- sırt bölgesinde özellikle sabahları belirgin olan ve hareket etmekle azalan katılık ve hareket kısıtlılığı
- göğüs bölgesinde rahatsızlık hissi
- diz, ayak bileği ve diğer eklemlerde şişme ve ağrı
- halsizlik, ateş
- iştahsızlık, kilo kaybı
- gözde inflamasyon
- kambur veya düzleşmiş sırt görünümü

Tanı

Normal muayene ve radyolojik tetkiklerin yanı sıra hastalığın genetik özellikleri bulunduğundan genetik test tanıya yardımcı olabilir. Ancak genetik bulguların saptanması tanıyı kesinleştirmez.

Tedavi

Tedavinin amacı; eklem ağrılarını azaltmak ve omurgalarda meydana gelen veya gelebilecek hasarları geciktirmek / düzeltmektir.

Ağrıyı, sertleşmeleri ve inflamasyonu gidermek için nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçlar kullanılır (aspirin, naproksen gibi). Bu ilaçlar hastaların normal faaliyetlerine devam etmesine yardımcı olur ve ağrıları azaltır. Nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçların yetersiz kaldığı durumlarda sulfasalazin veya metotreksat gibi ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu ilaçların yan etkileri oldukça fazladır ve çok iyi kontrol edilmeleri gerekir.

Eğer hastada sinirlerinde bir hasar meydana gelmiş ise veya eklem hasarı çok ciddi ise ameliyat yapılır.

Sizin Yapabilecekleriniz

Eğer düzenli postür (duruş) ve solunum egzersizleri yapıyorsanız rahatlıkla normal bir hayat sürebilirsiniz. Fizik tedavi ve egzersiz tedavinin temelidir. Yapmanız gereken hareketler için bir fizyoterapistten bilgi almanız yerinde olur.

Yüzme, sizin için en iyi sporlardan birisidir. Sık sık yüzün.

Sırtınıza ve belinize yük getirecek hareketlerden ve yaralanmaya neden olabilecek sporlardan uzak durun.

Sıcak su banyoları (kaplıcalar) ve sıcak ortamda yapılacak masajlar ağrılarınızı azaltır. Uyuma pozisyonunuzu düzeltin. Düz bir zeminde sırt üstü ve yastıksız yatın (veya çok ince bir yastık kullanın).

Sigara içiyorsanız kesinlikle bırakın. Aksi halde akciğerlerinizin kapasitesi azalacağından son derece güç nefes alıp-verirsiniz.

İlerlemiş durumlarda sırt desteği sağlayan aletler kullanmanız gerekebilir.

Bu hastalık şu an için tedavi edilemiyor. Ankilozan spondilit hayat boyu sürecek bir problem olduğu için onunla yaşamayı öğrenmelisiniz. Şikayetleriniz hiç beklemediğiniz şekilde azalıp çoğalabilir, ancak hastalığınızın gittikçe ilerleyeceğini kabul etmelisiniz; bununla birlikte gerekli önlemleri alır ve bakım sağlarsanız hastalığınız ilerlediği halde şikayetleriniz fazla ilerlemeyebilir; daha doğrusu siz onlarla başa çıkmanın yollarını bildiğinizden hayatınızı aşırı etkilemez. Arada şiddetli dönemler olabilir, ancak bunların zamanla azalabileceğini unutmayın. Tedavi ve bakım sizin normal bir hayat sürmenizi sağlayacaktır.